Nerede olursan ol iyi bak atlamadan karıncayı, çekirgeyi, kum ve çeşmeyi. Her ne olursa ona ne kadar kıymetli olduğunu bakışlarınla hissettirki o da şu mekânda varlığının farkına varsın. Sana kıymet verenin kim olduğunu bilerek bak mekâna. Dur, dinle, düşün ve…

Müküs Çayı üzerinde kaç zamandır duran Kırmızı Köprü’nün saat bir yönündesin. Dalgalanarak akan, renk oyunları yapıp yeşil mi mavi mi bilemediğin suyun anlattığı öykülerde köprüde adımlayanların solukları var. Mekâna damlayan terkedilmişlik, yalnızlık, yitirilmişlik. Kırmızı Köprü’nün gözyaşlarına karışırken sen tarihin metinlerine imza atanların sözlerini duymak istiyorsun. Ancak “Hiçbir şey bırakıldığı yerde durmuyor” (Rasim Özdenören) gerçeğine takılıp içinde cızlayan acı uyanıveriyor. Kırmızı Köprü durur üzerinden geçenler durmaz. Altından akan durmaz, kuşlar, bulutlar, sözler durmaz, zaman zaten önü alınamaz bir şebdir. Mektuplar yazılır mekândan mekâna. O mektupların kaçında bu tarihi köprünün adı geçer bilinmez. Lakin mektuplar da hep bir mekânda yazılmıştır. Hüseyin Rahmi Gürpınar adını “Mutallaka” koyar; Leylâ Erbil, “Mektup Aşkları” der, Samuel Richardson da “Pamela”…

Mekândır asi olan. Tüm anlatılanlar bir mekân üzerinde yaşanmışlardır. Kimi eski yapıların sanat dolu salonlarında, kimi eşiklerde, kimi çınar gölgesinde, kimi de şeffaf köşklerde durur hayata. Durak durak mekân gezer insanlar âlemde. Tarihi okumaya bu çaba, tarihten bir ders çıkarma amacı mıdır, bir zaman geçirmekten öte gidemeyen dünyalık bir hareket midir, tarihin tekerrürüne şahit olma gayreti midir, yoksa yeni oluşumlara tutunma arayışı mı? Belki de “Nerede yanlış yapıyoruz?”un cevabının hangi kalıntı gerisinde unutulduğunu bulma azmidir, insan inandığı gerçeğin gerçeklik derecesini mekânlarda sorgular. Her görüş “İnandım”ın sağlamlaştırılmasında bir adımdır çünkü. Ya mekândan, zamandan uzak olana imanda, insan ne yapar?

Sen Müküs’ten seslenirsin birgün, birgün Ufa’dan, Tavrida’dan, Taman’dan, Jambul’da saksavulların arasından… Ben Dukas’ın adına ağıt yazıp “Şehir, ey şehir” dediği İstanbul’dan seslenirim. Kanadı kesilmiş bir kuş kadar çaresiz dönerim yüzümü uçamadığım, uçup da konamadığım her mekâna. “Amu Derya! Duy beni.” Harezm sarsılır, mekân ters yüz edilir, sular çekilir; Amu Derya ile Siri Derya, Kızılkum ile Karakum arasında sıkışmış vaha Hiva açılır önümde.

Yine de…

Yine de mekânların en güzelinden seslenmeyi seçtim ben. Boğaz’da boğulan gemilerin son haykırışları korkuturken martıları, Çınaraltı’nda nefes bıraktım havaya.

“Mekân” dediğim olduğun yerdir.
Bu yazıyı paylaşın