Mirza adında da hiç sevgilim olmadı benim. Bu ismi de Bekir Yıldız’dan öğrendim ben. Sonra Mîzan tefsirinde birçok Mirza’lar çıktı karşıma. Bir anlam vermeye başladım. Ve niçin Mirza adında bir sevgilim olmadığını da anladım.
Benim Mirza adında hiç sevgilim olmadı. Bana, “seni seviyorum” dediğini de hiç duymadım. Oysa bu iki sözcük hiç de yabancı değil bana. Ben o ikisini iyi tanırım. O ikisi de beni iyi tanır. Yabancı gibi davransak da birbirimize, biz üç yabancı değiliz. Yine de Mirza beni sevdiğini hiç söylemedi.
Seni seviyorum, tanrım!
Sevgimi senden sakınmıyorum.
Mirza gizlenme, gizleme hiçbir şeyi. Gizlilikte fesat gezinir.
MirzaaaaaaaaaaaaaaA!
Ama Mirza ve ben…  Hiç bilmedik birbirimizi. Bu da kırmadı elbette. Kıramazdı ki… Neredesin Mirza? O topraklarda ne işin var? Mirza, sen burada mı olmalıydın? Yoksa bana mı öyle geliyor? Mirza, sesimi boşlukta bırakan sen misin? Mirzaaa! Ne-re-de-siiiin? Hani geliyordun Mirza? Neden fikir değiştirdin? Mirza, çık ortaya seni bekleyenler var bilmiyor musun? Biliyor musun?
Böyle sormaya hakkım yok. Sırf Mirza’yı tanımadığım için. Oysa ben, tanımadıklarım üzerinde de hak iddia etmek istiyorum. Tanımadıklarımı da sevmek istiyorum ben. Hata mı ediyorum? Size ne bundan! Hatalarımla yaşıyorsam size ne bundan! Bırakın biraz daha hata yapayım. Henüz hata yapma özgürlüğüm varken bırakın -hayır hayır, bu “bırakın” kelimesinde bir yanlışlık var, isterseniz bırakmayın, sanki herkes müsadeli hata yapıyor-. Kaderimi bana bırakın -dilerseniz bunu da bırakmayabilirsiniz tabiî!,gücünüzün ne olduğunu ben çok iyi biliyorum-. Seni tanımıyorum Mirza. Ama ben o kadar az kişiyi tanıyorum ki… Tüm insanlığı, gelmiş-geçmiş tüm insanlığı düşünürsen -sen bunu yapabilirsin, yani bu kadar çok insanı birarada düşünebilirsin demek istiyorum- o kadar az insan tanıyorum ki ben. Tanımadığım halde de o kadar çok insanı seviyorum ki…
Sevgili Edison, bugün senin cennette mi cehennemde mi olduğun tartışılıyor. Beni aydınlattığın için seni seviyorum Edison. Nerede olduğun da beni ilgilendirmiyor dersem bana kırılma, buna hakkın yok.
Sevgili Newton, o elmanın, günah meyvesi olup olmadığını düşündün mü hiç? Sen düşünmediysen bile kocaman Hristiyan alemi mutlaka konuları arasına almıştır. Beni yere saplayan şeyin ne olduğunu bulduğun için sağol, ama hâlâ bunun ne demek olduğunu bilmiyorum. Tıpkı -tabiî sen onunla tanışamadın, yani oturup karşısında milyonlarca dakikanı heba edemedin, çok yazık!- televizyonun içine onca insanı nasıl sığdırabildiklerini anlamadığım gibi… Bazı konuları düşünmemek daha iyi sevgili Newton. Ben, göklerle uğraşıyorum. Yere saplanmak bana göre değil.

Evet, eğer inanıyorsan Mirza ve öldürülmüşsen, “ben neredeydim?” sorusuna cevap vermek zorundayım. Tanımıyorum Mirza seni -bunu sık sık söylememden rahatsız olmamışsındır sanırım-. Seni tanımadığım için belki de kendime kızıyorum. Tanımalı, varsa yanlışım bana anlatmalıydın -hani senin görevin buydu-. Mirza, şurada düşersin, eğer böyle gidersen ayağın takılır şu taşa. Ama sen görmüyorsun Mirza. Allah’ın kaderine yürüyor ve düşüyorsun. O geride kalanlar neden önemli Mirza? Onlarla uğraşmak yerine beni tanıyabilirdin -ben bugünde yaşıyorum-. Ben de sana gelebilirdim. Senin ülkene girmek hiç de zor değil. “İnanan gelir” diyor mollan. Doğru değil mi? Ama ben inanmıyorum Mirza. O yolun doğruluğuna inanmıyorum. Kızdın mı? Niçin? -niçin herkes en doğrunun kendi yolu olduğunu düşünür?- Benim de cennete gitme özgürlüğüm var, cehenneme gitme özgürlüğümün olduğu gibi. Seni seçmedim.
Ey Mirza, cennet gibi cehennem de benim için.

Eğer, öldürülmediysen “neden öldürülmedin?” diye sormak doğal olmuyor tabii.Onun için soruyorum: Mirza, o kadar insanı öldürürlerken sen neredeydin? Seni neden öldürmediler de yatağında uyurken ansızın sevgili Azrail ile tanıştın? Söyler misin sen bir korkak mıydın Mirza? Eğer öyleysen seni sevemem -ve Bekir Yıldız ile aramız bu yüzden bozulabilir-. Ben mert insanlar arıyorum sevebilecek, sevilebilecek. Mirza, ben kandırılmaktan hoşlanmıyorum. İçin aynıymış, ama gözüm değişikliklerine bir türlü alışamıyor. Ve döndürüldüğünde çok geç olabilir.
Elim silah tutmuyor. Bu yüzden askere almıyorlar beni. Mirza, beni duyuyor musun? Memleketimi değiştirmeye karar verdim -bu da öyle kolay olmadı, ne çok resmî işlem gerekiyor bir bilsen, her ülke senin ülken gibi değil, her gelene geç-. Bu sefer de işçi sıfatıyla bir aylığına ülkeme geri gönderiyorlar beni. Ama benim ülkemde elim silah tutmuyor Mirza, anlamıyorlar. Yine gidiyorum. Büyük Sahra’da vuruşmak için… Çöl Aslanı’nın ordusuna katılmak istiyorum. Diyorlar ki, “yüz yıl geri gitmelisin”. Ben de bilim-kurguya ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Neredesin doktor? 1955’te kayda değer bir şey yok. Buraya gel, yüz yıl öncede beni bekliyorlar. Hadi,acelem var! Bir yerlerde olmalıyım. “Eli silah tutmuyor” denmeyen bir yerlerde olmalıyım, hemen şimdinin yüz yıl öncesinde. Aman Allah’ım! Neredesin? Zaman geçiyor. Sen gelene kadar yüz yıl olacak iki yüz yıl… Çabuk ol doktooooor!

Gördüğün gibi meşgulüm Mirza. Önemli projelerim var. Sana vakit ayıramayacağımı anlayarak, senin ismini de terkediyorum. Anladım sen benim sevgilim olamazsın. Yollarımız o iki yabancı olmadığım, ama yabancı gibi davrandığım kelimeleri kullanamadan ayrılıyor. Terkedildiğini sana ihbar eden birileri nasıl olsa çıkar. Noterden tasdikli. Biliyor musun, bilmiyorum -daha ne çok şey bilmediğimi bir bilsen, sırf bu yüzden belki de Sokrates’e değer veriyorum-. Şimdi de ikinci nüshayı noter postalıyor. Eline nasıl ulaştıracaklar, bu onların problemi. Beni ilgilendirmiyor Mirza. Senin hakkında bu kadar konuşmuşken, haberdâr olman gerektiğini düşünerek bu işe kalkıştım. Üzüldüysen yapabileceğim bir şey yok -hani tanımadığın biri tarafından terkedildiğin için-. Çünkü sen de beni üzdün, adını ilk duyduğum zaman: Neden Mirza adında -tüm zamanlarda- bir sevgilim olmadı? Bu insana çok koyabiliyor. Benim yaşadıklarımı yaşamaman için sana adımı vermeyeceğim. Sapkınca geliyor, ama değil. Senin yaptıkların kadar değil.
Her neyse hakkını helal et. Adından yola çıkarak bir müslüman olduğuna karar verdim. İçimden bir ses, bir cihad ordusunda, bir nefer olduğunu söylüyor bana. Ve senin de meşgul olduğunu düşünerek -hani insanlığı kurtarmak öyle kolay olmasa gerek- yazılıp çizilenler üzerinde durmayacağın aklıma geldi. İşte bu da beni üzdü Mirza. Şimdi farkettim. Rica ediyorum ne kadar meşgul olursan ol, bu yazılıp çizilenler üzerinde birkaç dakika durakla -en azından ben, adınla ilgilenme inceliğinde bulundum -.

Ah unutuyordum, bir şekilde bana haberin ulaşsın.Yıldızlara aç yüreğini, yeter! Sen masumsun.
Aklımı yitirmişim bir süre
toprakta yığılıkalmışım
kimin umrunda
ölüm geliyor ve
geçiyor
kimse görmüyor

bu süre sanki doğum-ölüm arası
o gün uyandırıldığımda farkediyorum
her yer ‘keşke toprak olsaydım’ diyenlerle dolu
işte o zaman uyanılıyor
önce sırat sonra ateş ya da yeşil kapı  çünkü

herkes kendisini düşünüyor
defterler bir bir açılıyor
Kıyamet