Ey her şeyi yoktan varedenim
Aşkı ve ırmağı sarmalayıp bulduran bize…
Bağrından söküp attığından beri toprak
Aşk ile sınadı uzun zaman damardaki kanı
Coşkun akan ırmaklarda tarazlandı arzular
Kapı eşiklerinde kırmızı imgeler…

Çakının ve tarağın kışkırtmasıyla
Çıkardım her sabah
Beni arzulayan ve gizleyen aynaların önüne
Gergin pazularımı ve sıkılı yumruklarımı
Diri göğsümün düzüne indirdiğim çok oldu
Ki ölümle dalga geçmek
Hoyrat bir ilkbahardı o zamanlar
Ve ben her gün kırmızı bir gülle kanatılmaya giderdim
Parkların serinliğine doğru içinde…
Kimse yanaşmak istemezdi bu yüzden
Ateş soluyan bakışlarımın gölgesine
Cesaret ise yaşamayı göze almaktı
Ve ben her gün tafra atmaya giderdim
Oraya, çocukların göğüne…

Yüreğim bir yılkı yüklenirdi bazen
Ayaklanırdı damarlarım
Ve kuşanırdım göğü yağmurlarım doldursun diye vadileri
Taşmadı oysa vadiler kursağımda kaldı gençlik hevesim
Su aktı dağdan
Değirmen döndü
Demir dövüldü tavında
Kör bıçağa inat / taş yarıldı
Kan ve tohum saçıldı toprağın rahmine
Irmaklar aktı sabahın pınarından
Yaşamak oysa hızlı bir atlıydı
Gölgeyi kılıcıyla yarıp geçen
Bilmedim…

Bilmedim çünkü
Bazı günler yağmur denize yağardı
Ay ışığını görmezdi dağ yamaçları
Kapanırdı o düğmeleri çözük gökyüzü
Kadim bozkırın üzerine
Suyunu vermezdi çeşmeler savaşçıya
Ses teni yaralardı ve acıyı bal eylemezdi
Su yine dağdan akardı her şeye rağmen
Dolanarak ağaç köklerini
Vadileri
Kayalıkları
Toprağın rahmine doğru…
/ durmaksızın / eksilerek ve artarak… nefes!

Verdiğin nefes olmasaydı
Geleceğini görür müydü gençliğim
Göğe kuş sesleri bırakır mıydı hiç
Damarlarım ayaklanmasaydı
Tüter miydi ocağım
Yağmur dökülmeseydi saçaklardan
Karanlıklar aydınlığa çıkar mıydı
GÜNEŞ doğmasaydı üzerimize…