| Nasreddin Hoca’nın Bereketi Zaman ve mekân kavramlarını çevreleyen sıcacık bir tebessüm deryasıdır “O”. Riyasız, hasbî ve çoğu yerde entelektüel damarıyla geneleği mihenkle sınayan, gerçeğin mizahî aynamıza yansıttığı vicdanî bir redçi olarak çok ötelerden değil, yaşadığımız günlerin içinden seslenir bizlere. Sadece çocukluk günlerimizin muzip şakalarına sinmiş olsaydı bir figan ile safdillik edip geçerdik, oysa büyüdükçe güzelleşen, güzelleştikçe çoğalan bir anlam zenginliği içinde zevkle dinlerken bıyık altından sinsi sinsi gülüp duruyoruz her bir cümlesine. Haramzadeler için çok da bir iştiyak değildir elbet, fakat Anadolu’dan Balkanlar’a, Orta Asya’ya, oradan da Afrika’ya kadar yayılan bir güzel efsaneye sahip çıkmak da bizim nasibimizmiş anlaşılan. Hikmetin, kelamın, ilmin tebessümle temayüz ettiği ikinci bir isim daha bulmak neredeyse imkansız saydığım bu coğrafyalarda. Hoca Nasreddin, bir güzel eylem klasiğidir ömrümüzün sert yüzünde. Hiçbir riyanın uğramadığı, hiçbir kelamın sendelemeden tavında dövüldüğü vakitlerden sıyrılarak gelir cümlemize, sohbet halkamıza. Güleriz elbet, güleriz ve fakat gülüşümüz bizleri geleneğin aynasına doğru iteleyen modern zamanların “geyik”leri karşısında gün gün pervasızlaştırır. Bakın unutuyordum ya, günümüzün “geyik” imalatçıları arasında esamesi bile okunmaz Hoca’nın. Oysa yüzyılların arasından muhabbet deryası içinde, bir elimize ilmi, bir elimize ise dünyanın pek de yuvarlak olmadığına dair reçeteleri tutuşturuverir. Öyle ya, durduğumuz yer ilmî olarak ölçülmeye pek müsait olmayan üç arşınlık bir yer midir dersiniz? Elbet Hoca’yı akıldane bir mizaç olarak keyfiyette anlamaya pek çok ihtiyacımız var. Dolayısıyla yukarıdaki sorumun cevap seçenekleri yüz kaslarımızın gerginliğine, sayısına ve çevreye verdiğimiz rahatsızlığın promil cinsinden ölçümüne göre değişecektir. Bununla birlikte, Hoca’nın akla ziyan çözümleri, cevapları karşısında günümüzün modern kılıklı soytarılarının üzerine bolca müstehcenlik boca edilen sözümona esprileri, şakaları karşısında kıyas kabul etmez ölçülerimizi de unutmamalı değil miyiz? Merak etmekteyim; Hoca’nın yaşadığı zaman dilimi ile günümüz “geyik”lerinin durdukları zemin arasında hangi açıdan farklılıklar vardır acaba? Yani, Laila’lara pek uğramayan ve Anadolu’nun çorak ve fakat pek mütebessim yüzünü bütün dünyaya güller arasından sıyrılarak duyuran Hoca ile mekan olarak hangi mesafededir bizim “geyik” familyası? Zor, zor ancak bu kıymetli soruları kendileri açısından önemli sayıp yıllar süren titiz çalışmalarıyla cevaplandırmaya hazır iki güzel dostun tertemiz bir Türkçe ile kaleme aldıkları eserleri büyük bir iştih ile okuduğumu bilmenizi isterim. Bilge bir sır taşıyan Hoca, yalın ve zorlamasız aforizmalar eşliğinde dünya halini, insanı, doğayı, iktidarı, sosyal gerçeği bu eserler eşliğinde duyuruyor; acınası durumları gülünesi sırlar, tılsımlar eşliğinde dile getiriyor. Ben pek severim Mustafa Özçelik Beyefendiyi… Pek severim ya durun, işini şıpınişi yapanlara mahsus silme övgülerin dizildiği bir yazı okuyacağınızı düşünüyorsanız elbette yanılıyorsunuz derim. Bu serin sonbahar akşamında, bunca konu arasında; o da kim, sırası mı şimdi Mustafa Özçelik’in demeyin. Sırası, hem de uzun zamandır ihmal edilmiş, yılların nisyanına uğramış ‘ağabey yürekli’ bir ismin tam sırası. Ömrünün tamamını eğitime, bilime, edebiyata vakfetmiş bir gönül adamını, uzun yıllardır ismine aşinalığın dışında tanımamış olsam bile, bereket ‘Nasrettin Hoca’ isimli çalışmasını şu fakire imzalayarak gönderme nezaketiyle yeniden hatırlamış olmaktan elbette haya ediyorum. Çünkü haya etmişliğim sadece bilinen isimler etrafında dönen edebiyat tüccarlarının, Anadolu’yu ve Anadolu’da yazan kalemleri gözden bile isteye kaçırmış olmalarından kaynaklanıyor. Oysa yüreğim hep Anadolu benim!.. Güzel, güzel olduğu kadar mananın nirengi noktasına denk gelecek biçimde hazırladığı eseriyle Mustafa Özçelik Beyefendi, Nasreddin Hoca ile ilgili şimdiye kadar bilinenlerin dışında, yeni ve bütün bilinenleri yenileyen güzide bir çalışma kaleme almış. Doğrusu Nasreddin Hoca ile ilgili bildiklerimiz sanırım üç aşağı beş yukarı aynı paralelde seyretmektedir. Yani onun yaşadığı (ki bir takım efsaneler, anlatılar dışında gerçekten yaşadığı yazılı ve yazısız kaynaklarca belgeler eşliğinde bugün günışığına çıkmıştır) tarih dilimini ve döneminin siyasal tutumunu, geleneksel yapıyı enine boyuna irdeleyerek esaslı bir portre çıkarıyor karşımıza. Ara satır olarak belirtmeliyim; güncel olanın peşi sıra ömür tüketen bir düşünce taşıyanlarca Nasreddin Hoca’nın varlığı elbette örtülü bir anlamın dışında bir farklılık ifade etmeyecektir. Ne var ki Mustafa Özçelik Beyefendi, bu tutumu da göz önünde bulundurarak, çizdiği portrenin yanına Hoca’nın güncele denk düşen fıkralarından bir demet sunarken böylesi bir handikaptan eserini koruduğunu da görüyoruz. Bildiğimiz Nasreddin Hoca’nın dışında; vaiz, imam, hakim, medrese hocası, tüccar olarak karşımıza çıkan bu efsane kimliği elbette hatırdan çıkarmayan ve esere gereken ihtimamı, özeni göstererek, nefis bir baskıyla okuyucuya sunan Odunpazarı Belediyesi’nin kıymetli başkanı Sayın Burhan Sakallı Beyefendi’yi de böylesi ciddi eserlere verdiği destekten ötürü tebrik ediyorum. Selami Şimşek… Selami Şimşek ismi etrafında bugüne kadar kısa değinilerin dışında müstakil bir yazı hatırlayamıyorum. Daha çok Ay Vakti ailesinin bir ferdi olarak şiirlerine rastladığımız Şimşek, şimdi çoğumuzun bilmediği, hatırlanmayan ve dar-ı bekaya intikal etmiş isimler etrafında yaptığı çalışmalarla daha çok akademik bir gönüllülük üstleniyor. İyi de ediyor tabii ki. Yoksa Nasreddin Hoca’nın daha çok fıkralarından derlenen çalışmasıyla, Hoca’nın aynı zamanda tasavvuf ehli bir kişilik olarak yaşadığı dönemi aydınlattığını elbette öğrenemeyecektik. “Nasreddin Hoca ve Tasavvuf” isimli eseriyle Selami Şimşek bambaşka bir ayrıntıya dikkatlerimizi çekerken, olağanüstü bir geleneğin devam ettiricisi olarak Hoca’nın ruhundan mağfiret diliyor adeta. Bu hacimli çalışmasıyla hakikaten hakikatin sürükleyicisi olarak evlerimizde, işimizde, sokağımızda, mihrabımızda, kıblemizde ve batınımızda gizlenen önemli gözlemlerle tasavvuf konusunu Hoca’nın yaşamı ve fıkraları dolayımında ifşa ediyor. Nasreddin Hoca’nın bir kimlik ve misyon taşıyıcısı olarak ele alınıp böylesine çaplı eserlerle tanıtılmış olması hatırı sayılır çalışmalar cümlesindendir. Umudumuz o ki Hoca’nın gelecek nesiller arasında “geyik” kabilinden ziyade, aforizmalarıyla bizleri dirilten, kuşatan ve yeniden ayaklarımız üzerinde durmamızı sağlayan bir kültür dinamiğimiz olarak anılmasıdır. Sanıyorum sözkonusu Mustafa Özçelik ve Selami Şimşek Beyefendilerin çalışmaları, artık karartı haline gelen böylesine önemli bir şahsiyetin gerçek düşünce ve kimlik aramada zorlanan günümüz aydınlarına bir referans sayılmalıdır. |