Nesiller Yetiştiren Bir Şehir Efendisi: Fethi Gemuhluoğlu

İnsan kalbindeki manevi yaraları tamire her asırda büyük onarım ustaları gelmiştir. Hep bir amaca doğru yürüyen, hep bir amaca doğru büyüyen çağ yürüyüşçüleri geçince önümüze bizim de gayri ihtiyari değişir duruşumuz yürüyüşümüz bakışımız söyleyişimiz. Ruhumuzun ihtiyaçlarından bahsetmenin ayıp olmadığını söyleyen bu sesi duyduğumuzda titreriz; titreriz ve döneriz bütün bedenimizle bizi biz yapan ne varsa hepsine. Artarız onlarla, çoğalırız. Kendimize insanımıza çağımıza Mabudumuza yaklaşırız; yakınlaştırılırız aslımıza.
Son yüzyılda bizi bize çağıran özümüzü hatırlatan yaşadığımız coğrafyanın farkına  vardıran  şehirlerin de ruhu olduğunu hatırlatan öncülerden birisi de hiç şüphesiz Fethi Gemuhluoğlu’dur. Vakıf insan olmanın bütün hususiyetlerini üzerinde hakkıyla taşıyan bu güzel insan Anadolu’nun bağrından çıkıp büyükşehire gelen vatan evlatlarına gönlünü açmış naif bir şehir beyefendisidir. O, yanına gelen gençleri musikiye sanata edebiyata mimariye karşı heveslendirdi yönlendirdi. Onlara şehirli Müslüman olmanın inceliklerini anlattı.  Sadık Yalsızuçanlar’ın ifadesiyle ”Şehirli insan tipinin yeniden ortaya çıkması için büyük çaba gösterdi. Bir ülkeyi çekip çevirenlerin kültürel ve siyasal seçkinler olduğunu biliyordu. Bu seçkinlerin yetişmesi için aşk ve şevkle çalıştı”
Çocuk yaşlarındayken bile bütün hayali, gençliğin faaliyetlerini düzenleyen müesseseler vücuda getirmekti. Bunu o kadar yürekten istedi ki şartlar önüne serildi ve 57 yaşında hayat sahnesinden perdeleninceye kadar bu hedefine doğru dev adımlarla yürüdü. Allah vergisi bir teşkilatçılık ruhuyla Anadolu gençlerinin bir araya geldiği bütün sosyal alanları çok kısa sürede fikir ve sanat üretilen birer mektep havasına büründürmekte gecikmedi.
Necip Fazıl üstadın ifadesiyle “meydan yerinin tanımadığı adam’dı. “Harp meydanında görünmeyen, fakat ateş hattındakilere sakalık eden, nakliye ve levazım kollarına yön veren, hususi çevrelerde mayası halis bir gençlik yoğuran, gönlü tasavvuf kokusuyla ıtırlı ve dili en murassa Osmanlıca zarfı içinde İslamî zevk mazrufuyla nakışlı, son turfanda bir tipti.”
Cezb edilmemiş, cezb edemezdi de. Ondaki aşk başka bir aşktı. “Ver saçlarını şimallim ver/ bayrak olsun ellerime/ Ger saçlarını şimallim ger/ önüne koy kalbimi/ Siper doğacak yavrularına/ Siper dağ çocuklarına/ Siper toprağımıza!..” dedirten cinsten muazzam coğrafi genişlikte bir aşk… Bu bitimsiz millet aşkı ona, müdafaa edemediğin bir mıntıkanın türküsünü söyleme hakkını bile kendisinde bulmayacak kadar bir şahsiyet asaleti ve dirayet vermişti.
Nesillere dostluk aşıladı ömrü boyunca.  Eğer milletinin mukaddesatını bayraklaştırarak büyük davaların hamalı olamıyorsan, büyük rüyalar göremiyorsan, senin ayakların yokuş tırmanmaya dayanıklı değil demekti. Para mideyi değil kalbi ve ruhu doyurmak için harcanan bir şeydi onun için. Parayı sol eliyle tutanların rahlesinden geçmişti. Gençlere öğütleri sevgisi gibi hep destansıydı. “Cebinde tek liran var; ne yaparsın?” sorusunun cevabı, mutlaka, bir kitap almak veya sinemaya tiyatroya giderek yatırımını sanata yapmak olmalıydı. Hakk’a hukuka saygısızlığı olmayan herkese evliya muamelesi yapmaktan ve bunu tavsiye etmekten yılmamıştı. Belki bu tarzıyla nice kömürü de elmasa çevirmişti. Bir vakıf-adamdı; ömür cevherini vakfetti ve nicelerini bu sermaye ile büyüttü ve Hakk’a yürüttü.
Mesleği insan yetiştirmekti. İstanbul’un çeşitli liselerinde öğretmenlik yaparken de İstanbul Spor ve Sergi Sarayı Müdürlüğü görevlerinde bulunurken de Küllük’te, Türk Kültür Ocağı’nda, işyerinde, evinde bütün ömrünce sade insan yetiştirmekle ilgilendi. Onun vazifesi tırtılı kelebeğe döndürmekti.
O tevekkülü, munis derviş yanıyla nasıl susarak konuşuyorsa, cezbeli dava adamı yanıyla da unutulmaz belagatte sohbetlerin hatibiydi. Meclislerin tadıydı tuzuydu. Dostluğu da düşmanlığı da Allah için olan adamdı. Gönlüyle konuşur gönlüyle susardı. Bunun için sözü de sükûtu da paha biçilmez olmuştu.
Yedi Güzel Adam’dan Cahit Zarifoğlu, ‘Fethi ağabey’ini şöyle anlatıyordu:
“İki üç saat süren sohbetlerinden sonra, gafletimizin derinliklerinden çıkarıp, kalbimizin ve omuzlarımızın üzerine koyduğu sorumluluğumuzun tahammül edilmez ağırlığı ve hüznü içerisinde evlerimize dağılırdık. Bir mahalleye imam olmuşsak, kısa süre sona o mahallenin bakkalı, manavı terazi hakkını korumaya başlıyor muydu, başlamıyor muydu? Bir yere memur olmuşsak o memuriyetin ehli miydik, değil miydik, mesai arkadaşlarımız bir süre sonra dillerinden küfürleri bırakıyor, kadın, içki, kumar kelimelerini yanımızda ağızlarına almaya korkuyorlar mıydı, korkmuyorlar mıydı?.. Bunlardı mesele. Girdikleri her yerde, ahlâksızlığı, çürümeyi, yabancılaşmayı, kalp katılığını zapt altına alabilecek insanları bu şahsiyet noktasına getirebilecek yegane unsur olan İslâm’ın, bizden uzak, yaşamadığımız, kabuğun altındaki o büyüleyici parıltılarını birbiri ardına önümüze boşaltıyor, içimizin bilmediğimiz o kederli açlığını ayaklandırıyor, bir kaç gün çöllere düşmüş gibi yalnızlık çekiyorduk.”
Yedi Güzel Adam’dan bir diğeri Mehmet Akif İnan ise:
”Yarım asrı biraz aşan bu müddeti içinde, hep cihat eylemiştir. Binlerce mü’min gencin önünde o durdu dağlar gibi; yol gösterdi, erzak taşıdı, savaş öğretti. Hepimizin kursağında ekmeği vardır, hepimizin içinde kök saldırdığı bir ışık ağacı var.  Kelâmın en zarifini, edebin en kâmilini siyasetin en ferasetlisini, edebiyatın en muhtevalısını, onun aziz varlığında erimiş bulurduk.” diyordu çok ekmeğini yediği ustasının ardından.                Fethi Gemuhluoğlu, ufku da gönlü gibi kâinat coğrafyası büyüklüğündeki bir modern çağ çağrıcıydı. Her şeyin gönülde cereyan ettiğini bilen insanların ortak dilini tarifsiz bir güzellikte kullandı. Tavrındaki tarzındaki edasındaki o Allah vergisi içtenlik, genç yürekleri bir ordu gibi ardına takmasına kâfi geldi. Bir insanın bir ordu, bin insanın bir hiç olduğu dar bir zamanda hafızası tarih kadar güçlü, coğrafyası yeryüzü kadar geniş, dost olunması emredilen her şeye dost olan, “bu ulu ağaç kurumaz, bu defter kapanmaz” diye gürleyen, el veren el tutan, tuttuğu eli hiç bırakmayan, âşık olan âşık olduran adı aşk ile anılan bir dost zenginiydi.
İnsan şerefini mayalama vazifesi verilmiş, sırrı, gönlündeki peygamber sevdasında saklı bir ‘gönül’ eriydi. Aynı sevda masalından yaratılan insanın ortak noktalarını bulmanın, birleştirmenin tek çözüm olduğunu söyleyen bir ‘klas duruş’un sahibiydi. Hiç ayırmadan birleştiren kesreti vahdete yakıştıran bir ‘insan’ evladıydı. Vatanına milletine mukaddesatına ihanet etmemiş, kendi aziz ruhunu eliyle zelilleştirmemiş herkes için kaynaştırıcı, ‘dölleyici’ bir cümleyi bağrında saklamış dost-insandı.
Nesillerin yetişmesinde büyük emeği oldu. Bugün edebiyat akademi ve eğitim sahasında ülkenin istikametine yön veren binlerce isimde onun inkar edilemez bir hakkı vardır.

Bu yazıyı paylaşın