Mahalleli, çocuklarını evlerine toplarken durakta Hüsnü Beyi görmüşlerdi. Biraz gergin, biraz telaşlıydı duruşu. Bir komşusu yanından geçerken “Hayırdır Hüsnü Amca” deyince: “Ne olsun her zamanki işler işte!” demişti. Anlamsız bir kafa sallayışıyla geçti komşusu yanından. Durağın karşısındaki apartmanda oturan delikanlı da yanından geçerken şöyle bir bakış atmıştı Hüsnü Beye. “Hayırlı sabahlar!..” dedi Hüsnü Bey. “Size de iyi geceler Hüsnü Bey Amca!” dedi genç. Biraz garip, biraz alaycı ifadeyle.
İşte böyleydi bu gençler, hal hatır sorma yok. Üstüne bir de ters ters konuşmalar. Kendi zamanlarında böyle miydi ya? Nasıl da saygılı davranırlardı büyüklerine. Bir “Sağ ol evladım, berhudar ol yavrum!” sözlerini hiçbir gençlik heveslerine değişmezlerdi hem.
Şimdi yaşlanmış, emekli olmuştu Hüsnü Bey. Babası, karşı komşusu emekli Hasan Amcaya özenirdi de “Oğlum, sen bari aklını kullan, bizim yaşımıza gelince emekli ol!” derdi. Şimdi yaşasaydı diye geçirdi içinden. Dünya işte, kendi gelmiş altmışına bir ayağı çukurdaydı. Hanımını da geçen yıl vermişti toprağa. Oğlan şehirde yaşıyordu. Kızı da komşu kasabada kocadaydı. Arada bir uğrarlar ya yeterdi ona. Torunlarının sesini duyar gibi oldu birden Hüsnü Bey. O da ne? Komşunun torunu dedesinin elinden tutmuş, eve doğru gidiyor. Yanından geçerlerken “Hayırdır, hasta mı kızımız?” diye sordu Hüsnü Bey. “Yok” dedi Mehmet Efendi “Gayet iyi şükür, sen neyi bekliyorsun?” “Bekliyorum işte, şehirde işim var. Nerde kaldı şu otobüs? Bu tuhaf bir gün, hava da pek bulutlu içim sıkıldı ya hu!” dedi Hüsnü Bey. Komşusu kafasını sallayarak geçti yanından.
Gittikçe bir tuhaflık beliriyordu etrafta. Hava bir aydınlansa, beklediği otobüs gelse. Şu köpek sesleri artık sussa. Herkes evinden çıkıp şu durakta bir toplansa rahatlayacaktı Hüsnü Bey. “Hava gittikçe soğuyor, bir tuhaflık var bu işte. Otobüs saatleri mi değişti ne?” diye söylenerek yürüdü kahvehaneye. “Hayırdır inşallah” deyip gözlerini ovdu. Bu saatte nasıl açık olmaz çaycı Hasan’ın ekmek kapısı aklı almıyordu.
Dışarıda unutulmuş ve üşümüş sandalyeyi çekti kendine ve oturdu biraz mahcup, biraz buruk tebessümle. Rüyada mıyım, diye düşünürken koluna değip yere düşen yaprak “hayır” cevabını vermişti bile. “Allah Allah, rüya değilse bu ne” diye yüksek sesle söylenmeye başlamıştı ki oradan geçen yabancı bir adam: “Hayırdır bey amca, neyi bekliyorsun bu saatte?” deyince Hüsnü Bey “bilmiyorum” dedi kendinin bile zor duyduğu bir sesle. Adam ısrarla “Neyi bekliyorsun?” diye sorunca: “Otobüs!” çıkıverdi ağzından. “Ne! Otobüs mü? Burada, hem de bu saatte!!!” diyerek kahkahayı bastı adam “Çok beklersin bey amca!” diyerek uzaklaştı Hüsnü Bey’in yanından.
Saatine baktı Hüsnü Bey, gördüğü saatsiz bileğiydi. Saati de evde kalmıştı işte. Hayıflandı kendi kendine. Bir tuhaflık vardı bu işte. Gittikçe üşüyordu, üstündeki yeleğin cebine elleri de sığmıyordu. Hava karardıkça içinin de karardığını hissetti, soğudukça hayattan soğuduğunu…
Şimdi rahmetli hanımı olsaydı yanında. Bir tas çorba içirseydi ona sıcacık. “Üşüdüm!” deyince üstün yorgan örtüverseydi. Karısının hastalığının son ve şiddetli günlerinde kendisi de öksürüğe tutulmuştu da karısı o halinde ona bitki kaynatmış zor da olsa önüne koymuştu beyinin. Sonraki gün o mübarek elleri toprakla kınalanmıştı işte. Hüsnü Bey, yanaklarının sıcaklaştığını hissetti, gözyaşları ısıtıyordu içini. Sanki eşinin son kez hazırladığı şifalı ot çayını yudumluyordu ağlarken. Eşinin, acı içinde kıvranırken “Seni orada bekleyeceğim bey…” dediğini hatırladı. Şimdi o neyi bekliyordu : “Otobüs”
Kahvehanenin karşısında, yolun öbür tarafında duran evin camı açıldı ve camdan bakan gencin sesi karanlığın sesi oldu “Hüsnü Bey Amca neyi bekliyorsun?” diye soruyordu. Neyi bekliyordu “OTOBÜS” demeye utandı. “Bu saatte, bu yerde mi?” sorusunu duymak da istemiyordu ve kimsenin ona gülmesini de. “Hüsnü Bey Amca! Neyi bekliyorsun?” diye yine sordu camdan bakan meraklı genç.
Bütün bir hayatı gözlerinin önünden geçiyordu şimdi. Küçükken büyümeyi beklemişti, gençken evlenmeyi, evlenince baba olmayı, çocuklarını büyütmeyi, sonra onları evlendirmeyi, sevgili torunlarını beklemişti hep. En acısı eşinin kendi ölümünü sabırla bekleyişi… Of! Çekti Hüsnü Bey, “Neyi bekleyeceğim evlat, neyi?” Ve haykırdı karanlığa “Ölümü bekliyorum.” Karşı evin camı hızla kapandı. Sonra kapısı açıldı. Koşarak gelmişti delikanlı yanına. Hüsnü Beyi dürtükledi, yanaklarını okşarcasına tokatladı. “Hüsnü Bey Amca iyi misin?” dedi. Gözleri hayretle baktı delikanlıya “Bekliyorum!” diyebildi yutkunarak. “Neyi bekliyorsun?” dedi genç. “Ölümü!” dedi, kendinden emin ve ışıltılı gözlerle.
Şimdi evinin yolundaydı Hüsnü Bey. Genç hürmetle koluna girmiş, yavaşça yürütüyordu onu. Ne çok zaman geçmişti öyle. Geçmişteki yılları yeniden yaşamıştı. Az sonra bahçe kapısından içeri girmişlerdi: “Sağ ol evladım, selametle git” dedi. Genç biraz çekingen uzaklaştı avludan.
Evinin avlusunda zamanın hangi diliminde olduğunu düşünürken okunan ezanla irkildi Hüsnü Bey. Karanlık ve ezan! Bahçe kapısının önünden camiye yürüyen ayakların sahibine seslendi: “Bu ne ezanı?” “Yatsı ezanı” diye ses verdi adam. Demek saatleri karıştırmıştı. İkindiden sonra uyuyakalmış, uyanırken duyduğu ezanı sabah ezanı sanmış, namazını kılıp yola çıkmıştı. Akşam alacasını sabahın şafağı sanmıştı. Böylelikle, akşamla yatsı arasında kahvehanede “otobüs beklerken” asıl beklediği gerçeği anlamıştı. Bundan sonra kendisine “Neyi bekliyorsun?” diye soranlara vereceği cevap “ölümü bekliyorum!” olacaktı.
Hüsnü Bey, sabahleyin çaycı Hasan’ın etrafına toplanan, çayını yudumlarken ve biraz merak biraz da alaycı ifadeyle: “Neyi bekliyorsun?” diye soranlara büyük bir rahatlıkla “Ölümü bekliyorum”dedi ve ekledi: “Ölümün bizi nerede beklediği belli değil iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.”
Dinleyenler alaydan uzak ve samimi bir tonda hep bir ağızdan şöyle söylediler: “Çok yaşa Hüsnü Bey Amca, çok yaşa!..”