Nurettin Topçu ve Bugünkü Türkiye

Nurettin Topçu XX. yüzyılda milletimizin yetiştirdiği en önemli fi­kir adamlarındandır. Her türlü gösteriş ve nümayişin dışında, bü­yük kalabalıkların kabulüne yaslanmadan, her an büyük mahke­menin huzurundaymışçasına yaşadı. 1909’da İstanbul’da doğdu. Babası Topçuzâde Ahmed Efendi Erzurumlu, annesi Fatma Ha­nım ise Eğinli’dir. Bezmi Âlem Valide Sultan Mektebi’nde öğreni­me başladı. Sırası ile Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Vefa İdâdîsi, İstanbul Lisesi ve Strazburg’da felsefe tahsili ile öğreni­mini tamamladı. Sorbon’da felsefe doktorasını 1934’de yaptı. Yurda döndüğünde Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmenliği­ne tayin edildi (1935). Sırası ile İzmir Lisesi, Denizli Lisesi, Hay­darpaşa Lisesi, Vefa Lisesi ve İstanbul Erkek Lisesi’nde öğret­menlik yaptı. Bir süre Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde ey­lemsiz doçent olarak bulundu. Kendisine kadro verilmedi. Fikrî faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Derneği, Milli­yetçiler Derneği ve Anadolu Fikir Derneği’nde sürdürdü. 1939’da İzmir’de yayınına başladığı Hareket dergisi ile bir dünya görüşü mücadelesini vefatına (10 Temmuz 1975) kadar sürdürdü.

1939-42 Hareket dergilerindeki yazılarıyla, ruhçu ve mistik düşü­nüşün felsefî temellerini araştırdı. Teknik ve makina medeniyeti­ne duyulan şuursuz ihtirasın asrın insanını boğduğunu, bu yüz­den kendi benliğinden uzaklaşan insanın kurtuluşunu ancak öz-benliğine kavuşmasıyla mümkün olabileceğini vurguladı. İnsan ruhunu demir pençeleriyle felce uğratan materyalizm, poziti­vizm, sosyolojizm, pragmatizm akımlarına karşı çıkarken, akılcılı­ğın bile ancak kalbîlikle değer kazanacağını belirtti. Kalb ahlakı ve irade felsefesini ortaya koymaya yöneldi. Hüseyin Avni Ulaş ve Fransa’da tanıştığı Remzi Oğuz Arık’la Anadoluculuğun adeta ruhî, içtimaî programını çizdi. 1947-49 hareketlerinde bu çerçevedeki düşüncelerin İslâmî temellerini açıklığa kavuşturdu. Milliyetçiliğimizin İslâm davasından ayrılmayacağını, milletle dinin iç içe kavramlar olduğunu ortaya koydu. Ancak, İslâmiyet’in hami­si ve müdafii olarak görünen sahtekârlarla ve menfaatperestler­le mücadeleden de geri kalmadı.

1952-53 hareketlerinde Nurettin Topçu, değişen toplum yapımızı dinî-millî temellerde inşa etmenin gerekliliğini ortaya koydu. Batılılaşma karşısında inancımız ve onun uygulandığı tarihimizi savunurken, kapitalist ve komünist iki kamp arasında cemaatçi bir nizamın zaruretini
öngören “Yeni nizam”ın ana hatlarını çizdi.

1965-75 hareketlerinde ise, daha önceki dönemlerde ileri sürdüğü düşünceleri bütün fikir hamulesiyle yeniden kuvvetle ortaya koydu.

İslâmiyet’in, bu Allah’ın insanlar için seçtiği nizamın cemaatçi (yer yer sosyalizm kelimesini de kullandı) yönünü cesaretle belirtti.

Nurettin Topçu’nun çoğu Hareket dergisinde yayımlanan yazıları sağlığında çeşitli kitaplarda toplandı. Bunların dışında Fransa’da verdiği doktora tezi, doçentlik tezi olan Bergson, liseler için yazdığı psikoloji, felsefe, sosyoloji, mantık ve ahla kitapları yayımlandı. Mevcudu tükenmiş
fikir kitapları, aynı zamanda genel anlamda el kitapları olan ders kitapları, hiçbir kitabında yer almayan yazıları Fransa’da verdiği doktora tezi ve daha önce yayımlanmamış eserlerini yeni bir tertiple “Külliyat” hâlinde Dergâh Yayınları neşrediyor.

Nurettin Topçu ve Milliyetçilik

Milleti “Allah’a yönelen irademizin dinlendiği duraklardan biri olarak” kabul eder, Nurettin Topçu. Türkiye’de milliyetçi düşüncenin başlangıcını geçen asrın sonlarında aramak gelenek halin gelmiştir. Tanzimat döneminde Batıyla münasebetlerin gelişmesi ile Fransa’dan bütün Avrupa’ya yayılan milliyetçilik anlayışı Osmanlı aydınlarına da tesir etmiştir. Asrın başlarında diğer akımlar gibi Batıcılıkla iç içe bir Türkçülük akımının belirdiğini görüyoruz. Bu akımın fikrî önderi Ziya Gökalp’in geniş tesiriyle Türkçülük önce İttihat ve Terakkî Fırkası’nın, sonra da Cumhuriyet Halk Partisi’nin, dolayısıyla da Cumhuri­yet’in ideolojisi oldu. Batıcılık yönü Cumhuriyet’ten sonra iyice ağırlık kaza­nan bu milliyetçilik fikrine sahip olanlara göre, millet olarak varlığımız Cumhuri­yetle başladığından, gerçek milliyetçiliği­miz de bu tarihle başlar. Bu anlayış sa­hiplerine göre Türk milleti Avrupa me­deniyetini benimseyerek batılı, çağdaş, ileri bir toplum haline gelecektir. Bu noktadan hareket edip batının burjuva milliyetçiliğini model alan Cumhuriyet milliyetçiliğinin geniş halk kesimlerine teklif edebileceği içtimaî bir tebliği de yoktur. Bu yüzden Cumhuriyet döne­minde milliyetçiliğin iktisaden güçlü zümreler ve iktidarlar tarafından baskı aracı olarak kullanılması mümkün ol­muştur.

Türkiye’de çeşitli fraksiyonları (ırkçılıktan aşırı batıcılığa kadar) bulunan bu milli­yetçilik anlayışına karşı çıkarak tarihî-kültürel-içtimaî yapımıza uygun bir milliyet­çilik öngören Nurettin Topçu’dur. 1939’da Hareket dergisinin ilk yayımın­dan başlayarak 1975’de ölümüne kadar geliştirdiği fikirler, resmî milliyetçiliğin ta­mamen dışında bir fikrî oluşum olarak ele alınmalıdır. Hatta bir noktada yalın “Milli­yetçilik” teriminin Nurettin Topçu’nun or­taya koyduğu fikirleri tam manasıyla ifa­de edemeyeceği kanaatindeyiz.

Nurettin Topçu, anayasasında “Milliyet­çilik” ilkesinin yer aldığı bir ülkede, kendi düşüncesini resmî milliyetçilikten ayır­mak için tenkidî görüşü öne alır. Bu yüz­den resmî milliyetçilik anlayışını tenkit eder. Ona göre, “İslâm aleyhtarları milli­yetçiliğimizin doğuşunu kâh Tanzimat ile, kâh Meşrutiyetle başlatırlarsa da bu düşünüş tarihî bilgisizliğin ve felsefi gö­rüş eksikliğinin eseri olsa gerektir .” Mil­liyetçilik gibi ma’şeri şuur işi olan bir içtimaî oluşumun, bazı düşünürler tarafın­dan ortaya atılmış olabileceğini de kabul etmez: “Milliyetçiliğimizin, yani milletleşme hareketimizin geçen asrın so­nunda yaşayan bir zümre yazarın kafa­sında doğduğunu iddia edenlerin millet­ten ve tarihten habersiz gafiller olduğunu söylemek hakikatin ifadesidir As­lında bu görüş sahipleri kasti olarak milliyetçiliği yıpratmak için bazı yanlış yakıştırmalar yapmaktadırlar. Milliyetçilik, menfaatçi ellerde merhametsizce yıpratılmaktadır. Bozulmamış Türk’ün kahraman kılıcı ile İslâm’ın ebedî ruhunu bünyesinde birleştiren Osmanlıcılığın ruhçu milliyetçiliği Makedonya’dan gelen bir kılıç darbesiyle yere serildikten sonra asrın başından bu yana bizde milliyetçiliğin hazin bir tarihi başlamıştır.”

Milletin tarih içindeki oluşumu Nurettin Topçu’nun sık sık üzerinde durduğu bir konudur. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerini bir aile ve hanedan devleti olarak mütalaa etmez. Mazisiz millet, insanlık olmaz. “Eski dediğimiz mazi bizim karakterimizin sanatkârı, hatta şuurumuzun yaratıcısıdır. Mazinin bittiği yerde millet biter, insan biter, iz’an biter, nihayet bulur. Millet, tarihinden ibarettir. Onu tarihinden sıyırınız, insan sürüsü kalır, insan hem kendinin, hem milletinin, hatta bütün insanlığın tarihini taşımaktadır. Bu yüzden ilim ve hakikat gözüyle bakılınca milliyetçiliğimiz bu asrın başında hele hele Cumhuriyetle başlatılamaz.
Milliyetçiliğimizin başlangıcı için bir tarih gerekiyorsa bu 1071 Malazgirt Zaferi’dir. Selçukluların bu toprağa ektikleri milliyetçilik tohumları, Osmanlılarda olgun bir meyve olarak gelişir. Osmanlılar, Anadolu’nun coğrafyasında İslâmın ruhuna dayanan bir devlet kurmuşlardır. Osman Bey’den başlayarak Kayıoğulları, Anadolu’ da millî birlik meydana getirmenin idrak ve iradesine sahip olmuşlardır. Anadolu’da Müslüman Türk milletinin siyasî organizasyonu olan Osmanlı Devleti, merkeziyetçi, otoriteli ve hür totalitarizme dayanan bir teşkilatlanma idi. Merkeziyetçilikle eski Türk devletlerinin çabukça parçalanmalarına sebep olan zaaflar ortadan kalkıyor; otoriterlikle Allah’ın iradesine yönelen idare, halkın istediği ile Hakk’ın iradesini birleştirerek cihada yönelmekle anarşi ve şer kuvvetleri yaşatmıyor; hür totaliter karakteri ile de devlet, halkın bütün ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü oluyor: “Hukuk-i ibaddan şiddetle mesuldür”.


Nurettin Topçu ve İslâmiyet

Başta sözünü ettiğimiz milliyetçilik için ana unsur, asıl hareket noktası Batıcılık, batı kültür ve medeniyeti iken, Topçu’nun çıkış noktası İslâmiyet, İslâm düşüncesi ve medeniyetidir. Bu yüzden Batıcılık’a karşı bir tavır içindedir: “Garplılaşma denen hastalıktan kendimizi kurtarmalı ve İslâm güneşinin ışığı altında birleşmeli”dir.

Nurettin Topçu, milliyetçiliği medeniyet ve millî kültür meselesi olarak aldığından Batı medeniyetinin bizim milliyetçiliğimize temel olamayacağını, tarih içinde millet olarak varoluşumuzda hakim unsur
olan İslâmiyet’in asıl çıkış noktası olduğunu ortaya koymuştur: “Bizim milletimizin hayatı kuvvet kaynağı İslâm dinidir. İslâm az zamanda Türklüğün hayat damarlarını doldurarak bu milletin varlığının esaslı unsurlarını harekete geçirdi.”

Nurettin Topçu gerçek İslâm’ı müdafaa etti. Günümüzle de büyük paralellik arz eden “Din”, “İrtica” ve “İnkılapçılık” üzerine 1952, 1953, 1969 ve 1971’de yayınladığı yazılardan örnekler sunarken Hocamızı bir kere daha rahmetle anıyoruz. Bu yazılar içinde 1969’da İslâm adına hareket ettiğini iddia eden kişi ve kuruluşları da, “Kanlı pazar”ı tertip edenleri de tenkit etti ve kınadı.

Evrensel olan Türk-İslâm medeniyeti; Batı medeniyetinin Sokrat’tan işe başlamasına karşılık, Nurettin Topçu Kuran’dan işe başlanması görüşündedir. Üç ana dava; insanın kâinatta yeri, hayatın kıymeti ve akıbetimizi Allah’ın kitabında ve onun özü olarak gördüğü tasavvuf düşüncesinde buldu ve işledi. Tasavvuf “Kur’an’dan kalb ilmini çıkaran düşünce ve yaşayış” hâlidir. Ona göre; “İlâhî tecrübeyi kalb yolundan geçirerek yapmak, İslâm’ın gerçeğini yaşamaktır.” Eski medeniyetimiz, önceden pek mü­kemmel ve insanı her sahada idareye muktedir bir hukuk nizâ­mına sahipti. Yaşatılan ahlak ideali ile tarihimizde parlak örnek­ler verildi ve sentezler yapıldı. Tarihin içinde yaşayarak, bütün insanlığa hitap ederek örnekler veren eski kültürümüz, medeniye­timizi oluşturan, besleyen en büyük unsurdur. Devletlerimiz (bil­hassa Osmanlı) adalet, hizmet ehlilik ve mesuliyet ilkeleri ile merkeziyetçi ve otoriter bir düzen kurmuştu. Halkın hizmeti için ve halkın isteği ile Hakk’ın iradesinin yerleştiği yerde, hem cihad yapıcı, hem de hürriyetler getirici oldu.

Nurettin Topçu’nun esas fikirlerini 1934’de Paris Sorbonne Üniversitesinde yaptığı (ilk Türk felsefe) doktorasında (Paris’te 1934’de Conformisme et Revolte ismi ile basıldı, tercümesi 1995′ de İstanbul’ da İsyan Ahlakı ismi ile yayınlandı), ta o yıllarda buluruz: “Anadolu, bin yıllık tarihinden beri, ‘sadece sı­nırlarda değil, hem de devlet merkezinde, …ve ay m zamanda kendi kalblerinin derinliğinde, kutsal cihad ilan ederek’ cema­atın selameti için kendilerini feda eden kahramanlardan ve şe­hitlerden mahrum kalmadı. Kendi mistiklik (tasavvuf) geleneği­ne yeniden sarılacak olan Anadolu çocukları, hem kendi nefisle­rinin zorbalığına, hem de despotların zulmüne karşı her zaman kutsal cihad ilan edecekler ve kendi dar ağaçlarının önünde ce­saret ve gururla, cihatlarının tam anlamıyla şuurunda olarak: ‘Hem Hakikatin ‘En’el-Hakk’ diyebileceklerdir”

1934’de Nurettin Topçu yukarıdaki fikirleri terennüm ederken, vefatından sonra ona yakışıksız ve yalanlarla dil uzatan “Üstad- şair” banka ve devlet nimetlerinden (her zaman kuvvetliden ya­na olduğu gibi) yararlanıyordu.

Geçen Zaman Ve Bugünkü Türkiye’de Benzeyen Konular

1952 Kasım ayında gazeteci Ahmed Emin Yairnan’a bir suikast teşebbüsü olmuştu. Bunun üzerine harekete geçen çeşitli mih­raklar, olaylardan “Gericileri” yani Müslüman halkı sorumlu tuttu­lar. Bazı dernek, teşekkül ve dergiler kapatıldı. Bu tarihten sonra Başbakan Adnan Menderes’in konuşmalarında malum basın or­ganlarına yaklaşır bir tarzda “Gericiliğe” çatan ifadeler yer alma­ya başladı. “Gericilik” aleyhine hükümet tarafından bir kampan­ya başlatıldı. Bu kampanyanın ilk faaliyeti Türk Milliyetçiler Derneği’ni kapatmak oldu (22 Ocak 1953). Böylece, Müslüman hal­kın oylarıyla iktidar olan DP Hükümeti, basının ve malum çevrele­rin direktiflerini yerine getirmiş oluyor ve tabanına ihanet ediyordu. Derneğin kapatılma gerekçesi Cemiyetler Kanunu’nun 33. maddesine aykırı faaliyetlerdi. Yani; din ve ırk esasları üzerine kurulmuş bir cemiyet olmak iddiasıydı. Oysa derneğin Ana ni­zamnamesinde soy şöyle tarif ediliyordu: “Tarihî ve İçtimaî men­şe birliği.” Bu ifadeden nasıl ırkçılık çıka­rıldığını anlamak kolay değildi. Derneğin Ankara Şubesi kapatıldıktan sonra, di­ğer şubeler de telgraf emriyle kapattırıl­dı. Dernekle ilgisi olan DP milletvekilleri Tahsin Tola ve Sait Bilgiç partiden ihraç edildiler. Maarif Vekili Özel Kalem Mü­dürü Cahit Okurer görevden alındı. Mahkeme Derneğin Ankara Şubesi’ni 10 TL. cezaya çarptırdı. Böylece kapatıl­ma gerekçesinin ciddiyeti anlaşılmış olu­yordu. Türk Milliyetçiler Derneği’nin ka­patılması DP’nin bürokratik muhalefete verdiği tavizlerin ilki olarak 27 Mayıs 1960’a giden olayların da bir ön sözü sa­yılabilir. Rahmetli Adnan Menderes 1953’de yaptıklarının 1958’de yanlış ol­duğunu anladı ama zaman geçmiş ve mekânlar değişmişti.

Türkiye’ye döndükten sonra, 1939’dan 1975’e kadar bu memleketin meseleleri üzerine düşünen-yazan Nurettin Top­çu’nun yazdıkları bugün de güncelliğini muhafaza etmektedir. 1940-1950’ler- deki “İrtica”, “İnkılap”, “Laiklik”, “Muhafazakârlık”, “Milliyetçilik” kavram ve tartışmaları günümüzde de devam etmektedir. Makam, insan ve kümeler değişse de, değişen keyfiyet çok azdır. İslâm adına mücadele ettiğini söyleyenlere karşı 1969-1971’lerde yaz­dıkları, ileri görüş ve haklılığını 2000 yı­lında göstermektedir.

Nurettin Topçu ömrünü “Muallim”likle geçirdi. Gençlere mekteplerde, der­neklerde, dergilerde kırk yıl “Muallim”lik yaptı. İktidarlardan, güçlülerden, zengin sofralarından uzak yaşadı. Haklılardan ve doğrulardan yana oldu. İmam-hatip okulunda verdiği derslerin ücretini al­mayarak “Din adamı”nın nasıl olması ge­rektiğini gösterdi. İdealleriyle yaşadığı “Şatır Sokak”ta “İdealist” bir hayatın örneğini verdi. Üniversitenin karanlık zihniyetine taviz vereceğine, lise öğret­menliğini tercih etti.

Vefatının 30. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz.

Bu yazıyı paylaşın