Biz cehennemi ölmeden gördük. Biz, Bosna’nın ölüm çiçekleri…
Bir önceki katliamdan kurtulan bir avuç insan, koca köyden kalan bir avuç acılı insan toplanmıştık bir eve. Birbirimizden ayrılmazsak sanki bitecekti her şey. Hepsi bir kâbustu ve birbirimize sarılırsak uyanacaktık. Genç erkekler yoktu aramızda. İlk önce onlar vurulmuştu. Yaşlılar, çocuklar, genç kızlar ve kadınlar… Bir avuç insan, bölüşüyorduk acıyı.
Evin önünden ayak sesleri gelince ya da yoldan geçen bir arabayı fark edince eğiyorduk başlarımızı, dikkat çekmemek için. Bir defa bakmıştım göz ucuyla, geçen arabaya. Köyün en güzel kızlarını görmüştüm. Onlar da kaldıramıyorlardı başlarını ama gözlerindeki mahcup hüzün ele veriyordu kendini. Sanırım bir utancı taşıyorlardı karınlarında.
Bir gün, yine sokulmuşken birbirimize ve ölenlerin yasını tutmuyorken (çünkü şehâdet en güzel ihtimaldi ), kapı açıldı aniden. Ellerinde kocaman silahlarla birkaç Sırp askeri girdi içeri. Gözleri biz genç kızlara takıldı. Bakışları midemizi bulandırdı. Eğdim başımı… Yer yarılsaydı da içine girseydim keşke… Yanımdaki iki kızı aldı götürdü feryatların arasında ve tabi kendisine engel olmaya çalışan birkaç yaşlıyı da vurarak. Bazen sadece ölmek için, ölüp de, kalanların taşıdığı utancı taşımamak için sinirlendirirdi kızlar Sırp askerlerini. Göğüslerini delen bir kurşun onların sonu olurdu, bu dünyanın cehenneminden çıkıp sonsuz bir Cennet’e yürürken, onlardan mutlusu yoktu… Ben ölmek de istemiyordum aslında. Sanki bir kâbustu hepsi ve uyanacaktık. Ya da birileri elini uzatıp çıkaracaktı bizi bu cehennemden.
Gece olunca, Sırp askerleri de inlerine çekilip uykuya dalınca, düşünürdüm ben.
Dağa kaçsak… Zaten dağda onlar vardı.
Köyün diğer yanındaki gür ormana kaçsak… Birileri cesaret edip kaçtığında, silah seslerini ve çığlıkları duyardık…
Evlerin sığınaklarına saklansak… Bize zulmeden Sırpların birçoğu eski komşularımızdı ve evlerimizi avuçlarının içi gibi biliyorlardı.
Tünel kazmayı düşünürdüm bazen. Ama ya kazma sesleri? Onu nasıl bastıracaktık gecenin sessizliğinde?
Peki, ne yapacaktık biz? Bazen düşünüyordum da, yeryüzünde en ağır imtihan edilen topluluk biz miydik?
Gidecek yer yoktu. Ebabillerini göndermesi için Yaradan’a dua etmekten başka yapacak bir şey yoktu. Sesimizi duyansa hiç yoktu. Bütün dünya uyurken sıcak yatağında, biz hiç uygulayamayacağımız kaçış planları yapıyorduk. En azından çocuklar kurtulabilseydi…
Biliyordum, bir gün bana da gelecekti sıra. Beni de bindirip bir arabaya, dağa götüreceklerdi. Ama hayır! O kadar yaşamaya hiç niyetim yoktu artık. Gelince o Sırp askeri, ben de diğer kızlar gibi sinirlendirecektim onu. O da vuracaktı tabi beni. Aslında ölüm en güzeliydi.
Nasıl başladı ve nereye gidiyor hikâyemiz, bilmiyorum. Neretva Nehri’ne düşen bir yaprak gibiyim. Sonum nedir, bilmiyorum. Ama korkmuyorum, ölüm oldukça sonum!
Gün gelecek, savaş bitecek. İnsanlar gelecek. Çiçekleri görecekler, sadece cansız bedenlerimiz üzerinde yeşeren çiçekleri. “Ölüm Çiçekleri” diyecekler adına ve şaşacaklar. Aslında susarak, katliamımıza seyirci kalırken o çiçekleri elleriyle diktiklerini unutarak şaşacaklar. Ve ağlayacaklar ölümümüze. Bilmiyorlar ki; aslında en şanslılarımızın üzerinde açıyor ölüm çiçekleri. Bilmiyorlar ki; ölüm meleği beklenen bir dost oluveriyor bazen…
* Bir sabah yaşadım hepsini. Bir kâbustu gördüğüm ve sürekli uyanınca yazmamı telkin etti kulağımda çınlayan o ses. Uyanır uyanmaz aldım elime kalemi ve kâğıdı. Sanki yazarken hâlâ o söylüyor ben yazıyordum. Yazmak ve o kâbusa geri dönmek zordu belki; ama kâbuslarımız yıllarca süren suskunluğumuzun bedeli değil miydi?