(Ayşe Paşalı, Güldünya Tören ve daha nicelerinin buruk hatırasına)
Hayallere mahkûm; hayallerde tutsak; ilerlerken zamanda, kim bilir hangi romanda yaşıyorken sonsuz aşkı ya da bir şiirde bitmeyen hüznü, meçhul küllerde savrulan insan… Kendi külleri değil ki yeniden doğamaz, Anka olsa bile. Anka kuşu olsa bile tekrarlamak istemez başına gelecekleri, hikâyeleri kurgulayanların hayallerini bildiğinden; örseleyen hikâyelerde hep kırık kanatlarıyla yaşayan insan… İnsan ki kuş misali denilmişse de cıvıltısı işitilmeyen bir yaralı kuş ise gözünü diktiği gelecekte aynı avcıyı görür. Avcının hayalinde yaşamakla, ölür. Çünkü her zaman güzel değil hayaller. İnsanı masala çeviren, bir var iken birdenbire yok eden hayaller var. Överek, severek, tutkuyla öldüren hayaller. Kim bilir kimin hayalinde çizilmiş biçimiyle yaşamayı beceremediğinden, sadece yaratıldığı surette var olabildiğinden, istese bile hayata değil mecburiyetten ölüme gülümser, kimi insan. Bile isteye sırf kendisi olabilmek için saplantılı hayallerin zindanından kurtulmayı özleyerek, uçar gider kendi hapishanesine, gerçek hayattan kopuk, hayalhanesine; bezen de bedel olarak gerçek hayata kanatlanır yalancısından kurtulup, istemese bile. Geçmiş zamanın ve şimdiki anın hikâyesidir bu sonu gelmeyen öykülerde veya insanca düşünemeyen, insanı düşünemeyen zihinlerde kurgulanıp, süre giden.
Geçmişe yolculuklarda gazeller çıkar karşısına ve kasideler dolusu övgüler. Hikâyeler anlatılmış, şarkılar söylenmiştir. Güzelliği dillere destan insan… Efsanevî “şey” insan… Yakılan türkülerin sayısınca bilinen dertlerin sahibi olsa da bilinmez, sırları. Duyulmaz sesi. Yürek dayanmaz çünkü duyulacak olsa. Susturmaksa kolay. Duygularıysa… Hiç yok say. Onun yerine anlatacak birileri çıkar nasılsa. Öz varlığı, başlı başına “kişi” sayılmasına yetmeyen insan. Konuşmasının anlamı yok. Anlatabileceklerini bilenlerse pek çok… Hele de günümüzde irfanın ve hikmetin gönlüne nüfuz ettiği insanın azaldığı şimdiki zamanda, güçlü egoların zayıf esiri kılınıp, cılız sesine bile kulak tıkanır. Hikâyenin Leyla’sını kim dinler, aşk Mecnun’un olunca… Yarım yamalak anlatılarda yarı yarıya yaşanan hayatların, bedene mahkûm nesnesi. Dili dönmediğinden derdini dökmeye eli ermediğinden imdada yetişebileceklere naçar, kalakalır, kendi hayat hikâyesinde. Nefesi varsa da geride bekleyen insanı kahreden, insanın, eceli özlemesi. İtile kakıla yaşamak istemediğinden bu kez de hayatın dışına itilmeyi kabullenir, ümitsiz insan. Tek bir anı huzur ile soluması için gerekiyorsa ölüme atlaması, can dayanmaz, bu arzuya. Direnmez insan, direnmediği için insanlık. Keşke derler arkasından hikâyesini anlatanlar… Keşke… Her keşkenin sonu hayatından vazgeçene çıkar. Hayattan bezdirene değil. Allah’tan ümit kesilmeyeceğini söyler insanın yarısı ama söylemez Allah’ın verdiği iradeye set çekilemeyeceğini. İnsanı perperişan eden git gide uzaklaşması insanlığın bu dünyadan, haktan ve hukuktan. Kimi tam insan yüreklerin dağlanarak dökülen kelimelerinde yaşar insan. Kalemi kırılmasın kimsenin ne hâkimler ne bireyler tarafından ama cezası da indirilmesin nefesi kesenin, kabul gördüğü için insan hayatından mühim sebebi. İnsan hayatından mühim sayılmasın, insan hegemonyasının ürünü, gayri insani sebepler. İnsanı boş çuvala çeviren, hayatın içini boşaltan hükümler…
Sebepler ve sonuçlar arasında bir başka esarette başkasının hayalinde tutsak yaşayan insan. Tüylerinin rengi mi, yeşilbaş ördeği avcının tuzağına sürükleyen? Bir damla etinin körpeliği mi, canına mal olan. Ya insanı, insana av eden… Onlarca avcıyı, bir avın üzerine saldırtan avdaki keyfiyet mi? Avlanmanın hazzını, hayatın emeli sayarak yaşayanların seçiciliğine hükmetmenin farkı ne avcıyı alkışlamaktan? Övgüler ve sövgüler arasında sıkışmışlıkla soluklanamayan gene aynı insan. Oysa hayaller ne de farklı… Mükemmeliyeti arzulayarak acziyeti yargılıyorken nasıl da unutulmakta, insan. İnsan ki acizdir, zayıftır yaratılıştan. Av olduğunda insan hep zayıflıkla suçlandığında tam da insan olmakla suçlandığında, kendi köşesinde çoğalırken avcı, biteviye kanamakta insaniyetin vicdan yarası… Kalpleri körelten, görenleri görmez eden, gerçeği perdeleyen kanamaya tek tampon, sığınılan hayaller. Yaşıyormuş gibi yapılan bir çocuk oyununda imgeye dönüşür, insan. İmaj dünyasında artık soyut bir varlık olur, senin benim algımda hep değişen. Kimimiz din adına dinden uzak biçimlere hapsederiz. Kimimiz çağdaşlık adına insanlıktan çıkarırız. Hukuk adına hakkını yiyen de çok olur. Kanunların verdiği yetkiyle yok edilmesine göz yuman da… Kimi zaman da itibarın zedelenmesi endişesidir, insan haysiyetini çiğneyen tasallutu örtbas etmeye sebep. Hakikatten çok farklı, ayakları gerçeğin sağlam zemininden kaydıran, insanı yalancı dünyalara mahkûm eden hayallere sığınan insan, yabancılaşır, kendine ve başkalarına. Olanı olduğu gibi göstermez olur artık aynalar. Hayatın aynasında görünen, yabancıdır, herkese. Tanıyan çıkmaz aynaya aksedeni… Kadın insanı.