Bu gün beş temmuz cumartesi. İki bin sekiz. Erdem Bayazıt’ı kaybettik. Mehmet Kamil Ber- se haber verdi. Dün Ay Vakti’nde gün boyu Şair Şeref Akbaba’yla birlikteydik. Geriye doğru otuz yılın değerlendirmesini yaptık. Bir ara Şair Nurettin Durman’ı da telefonla arayıp dergiye müsaitse gelmesini istedik. Müsait değildi gelemedi. Biraz rahatsız olduğunu söyledi. Bu tür durumlarda evdekiler rahatsız oluyor dedi. Şifa dileklerimizle dergiye gelen gençlerle sanatı-edebi- yatı, dergiyi konuştuk. Şiirle yazıyla devam ediyorlardı. Okudukları kitaplar üzerinde de yarenlikler ettik. Birisine Peyamı Safa’yı, diğerine Ahmet Hamdi Tampınar’ı, bir diğerine Kamus namustur dan yola çıkarak Cemil Meric’i çalışmalarını istedik. Uzun süredir Erdem Bayazıt’ı konuştuk bir araya gelişlerimizde. Ne zaman ziyaret edecek olsak uygun olmadığı haberlerini aldık. Telefon görüşmelerimizle kimi zaman hastanede, kim zaman Kahraman Maraş’ta, kimi zaman Ankara da olduğu haberlerini aldik. Zaman zaman Ankara da, zaman zaman Anadolu da ve çoğunlukla da İstanbul da konuştuk Erdem Bayazıt’ı. ‘Sana Bana Vatanıma dair’ den şiirler okuduk. Kimi zaman “Aşk Risalesi”nden;
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar
Çocuklar kalkmış dünyadan gibi
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki…’
“Sebeb ey” den yola çıktık sürekli. İçimizde milyarlarca Akıncının atları bütün coğrafyada yeniden ve yeniden koşmalıydılar. Onu öğrendik. Bin dört yüz yıl önceden gelen haberciler gibi taze umutları olan Akıncılardı bunlar. Umutları vardı kendilerinden ziyade kendilerinden fazla umutları olan Anadolu Akıncıları. Yeryüzünün bütün insanlarına yepyeni sesler üflüyorlardı durmaksızın;
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir.
Sen ki bulut gibisin Ay gibisin güneş gibi bazen” Böylece umutlarımızı büyütür ve tazelerdik. Onunla birlikteyken sanki büyük bir dünya salonunda direnen bütün insanlığın toplantısında olduğumuzu farz ederdik. Kapı aralığından davudi bir sesle seslenirdi hepimize;
‘Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye Yükselmek varken ölümsüzlüğe…’ kırbaç gibi ruhumuza dokunan bu mısralar yeni bir mevsimi, yeni bir zamanı, yeni bir hareketi haber vermekle kalmaz, Büyük Doğu mensubiyetiyle, Diriliş neslinin tavır ve duruşunu harelete geçirirdi.
16 Temmuz 1987 yılında Adana da almışım “Risaleler”i okumuş ve çizmişim. Notlar düşmüşüm o zamanlar. Yeniden bir kez daha okudum. Gençlerle birlikte ara okumaların sayısı kayıtsız. Ölüm haberi almak insanı donduruyor. Sanki hayatın bir damarı hızlıca kopuyor. Telefonlar ve mesajlar gelmeye başladı. Bende ilgili dostları aradım. Eşimle çocuklarım ve yeğenlerimle birlikte Beylerbeyinde aldım haberi. Gözlerim kendiliğinden boğazın sularında kaybolup gitti. Küplüce de Cahit Zarifoğ- lu’na dönüp baktım. Aslında kimi ölümlere imreniyor insan. On üç haziranda Kasım Arvasi hocamla birlikte sanki beni bekliyorlar gibi bir hisse kapılmış, bir öğle sonu ziyaret edip uzun uzun sohbet etmiştim. Elimde olmadan dönüp baktığımı fark ettim Zarrfoğlu’na. Şimdi Erdem Bayazıt, Yedi Güzel Adamdan biri daha bizleri bırakarak ebedi hayata yöneldi. Bir kez daha boynumuz büküldü. “Kendi Ölümüne Ait Bir Deneme” şiirinde;
“Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.” diye yazdı.
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.” Diye notlar düşerken hayata şunları eklemeyi de ihmal etmedi;
“Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın.” Hani insan burada Efendimizin bir hadisini hatırlıyor; ‘Ölmeden önce ölünüz’. Ölmeden önce ölmek ölüm ötesine hazır olmakmış Ve sonra şöyle bitiriyor hayatı Erdem Bayazıt;
“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum.” dedi ve Rabbimize kavuştu. Ruhu şad olsun Makamı cennet olsun. Efendimizle birlikte olsun. Amin Ya muiyn. Üç ihlas bir fatihayla o bir mü’mindi. Ta nıklığımız kutlu olsun. Başımız sağ olsun. Inna lillahi ve inna ileyhi raciun.
05.07.2008-Ümraniye.