Pencereyi yalnızca içeriye açmak… Hollandalı ressam Vermeer’in resimlerinde olduğu gibi. Yalnızca odayı görürsünüz o resimlerde. Odanın içini. Pencerenin önünde dursanız da hatta pencere açık da olsa pencereden dışarıyı görmez, belki pencereden süzülen ışıkla elinizdeki mektubu okursunuz (Açık Pencere Önünde Mektup Okuyan Genç Kız). Ya da pencerenin birkaç adım ötesinde durup pencereye uzaktan bakarsınız dışarıyı görmeden (Hizmetçisiyle Mektup Yazan Hanımefendi). Ya da pencereyi aralarsınız yine dışarıyı görmeden (Sürahili Genç Kız). Ya da pencerenin yakınında durur pencerenin bile farkında olmazsınız (Sütçü Kız).
Onun resimlerinde pencere önünde dursanız da sokağı göremezsiniz, gökyüzünü göremezsiniz, bir ağaç (böyle bir ağaç var mı yok mu, bilmiyoruz) pencerenize kadar uzamışta olsa göremezsiniz. Vermeer’in pencerelerinden yalnızca ışık sızar, ışık süzülür içeriye. Hem de gerektiği kadar. Neyi, ne kadar göstermesi gerekiyorsa o kadar. Işığa yer ayırdığı kadar karanlığa, gölgeye de yer ayırmıştır. Gölge, ton ve ışığın doğal etkilerini görürsünüz onda.
Vermeer’in pencere önü resimlerine bakarken bu odaların bir kapısı olduğunu neredeyse tamamen unutmuştum. Sonra başka bir resimde aralık bir kapıdan odanın içine baktırınca odanın kapısını hatırladım. Kapıyı öylesine unutturmuştu bana. Evet, gösterdiği yine odanın içiydi.
Odalarının çoğu kez bir köşesini, sol tarafta pencerenin ve karşıda duvarın bulunduğu bölümü resmetmişti. Pencere, betimlemede önemli bir yer tutuyordu. Pencereye yakın bir yerde ya da pencerenin karşısında özellikle de bir kadın, bir iş yapar vaziyette gösteriliyordu. Zaten resimlerinin çoğunda kadın figür vardı. Mekânsa bir-iki istisnayı saymazsak hep ev içiydi. Ve burada bir faaliyet içinde bulunan genellikle bir ya da iki kişiydi.
Zaman ve Vermeer… Zaman ne kadar vardı resimlerinde? Zamana gerekte yoktu. Çünkü o, gerçekte yaşamadığı ama düşüncesinin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri toplayıp resmetmişti. Yani ideal bir yaşamı… Zamansızlık… Asıl resimlerindeki güzelliği ve mükemmelliği bu doğuruyordu. Zamansızlık… İnsanı zamandan koparması… Şiirsel bir iç mekân ayrıntıların unutmamasıyla doğuyordu. Ve gerçeklik payını da yine buna borçluydu.
Vermeer’in resimlerinde beni büyüleyen de bu muydu? Belki bu başkaları için bir ideal gibi görünse de, ben böyle de yaşanabileceğine inanıyordum. Odanın içi ve odanın içindekiler güzel, sevgili, mükemmel olursa pekâlâ hiç dışarı aranmadan da yaşanabilirdi. Ve zamanı unutmak en çok istediğim şeydi. Bu resimlerde ki gibi…
Johannes Vermeer’i değil. Onun resimlerini de değil. İçeriye açılan pencereleri anlatacaktım oysa. İçeride daha parlak, canlı, güzel renklerin bulunabileceğinin altını çizecektim. En kıymetli boyaların kendimizde hep mevcut olduğunu, asıl zamansızlığın içeride ve içimizde yaşanabileceğinin altını çizecektim.
Pencerenizin yakınında durup ya da önünde durup kendi renklerinizi aradınız mı? Bir renginizin kaç tonu olduğunu ayırt edebildiniz mi? Gölgenizi, ışığınızı fark ettiniz mi? Sevginizin kaç tonu vardı? Sevincinizin-hüznünüzün, gülmenizin-ağlamanızın, inancınızın kaç tonu vardı? Öfkenizi demeyeceğim. Onun resimlerinde de öfke yoktu. Sevgi ve yumuşaklık vardı. Aşk vardı. Karmaşa ve kargaşa yoktu. Küçük ayrıntılar sanki de bu yüzden gözden kaçırılmamıştı. Kaçırılmıyordu. Kaçırılmamalıydı. Evet, sükûnet vardı. Mesela, hanımefendi yazısına ara verip hizmetçisine soran gözlerle sükûnetle bakıyordu.  Bardağı yeniden doldurmayı bekleyen adam, kadının başında sükûnetle onun içmesini izleyerek bekliyordu. Belki de içinden bardağı daha geç bitirmesini diliyordu. Belki de asıl güzellik hemen olup bitmesi değildi bir şeylerin. O yolda verilen uğraş ve o yoldu güzel olan. Çünkü akıp giden yoldu. Yolu bitirdiğinde bazen yapacak bir şeyi kalmazdı insanın. O zaman içinizi daraltmayın ve kendi içinizdeki yolları kapamayın. Ki o zaman başka insanlara da yolları kaparsınız.
Zaten pencereyi içeriye açmıştık. İçimize açmıştık. Ne inişi yokuşu vardı içimizdeki yolların. Ne güzellikleri.
Bırakın pencereden yalnızca ışık süzülsün içeriye. Ama siz kendi tonlarınıza bakın. Kendi gölgenize, kendi ışığınıza bakın. Tanıyabildiniz mi onu? Sahi, ne kadar karartıyor, ne kadar aydınlatıyorsunuz? Lütfen, ruhunuzun resmini çekin.

Bu yazıyı paylaşın