Karanlık ağır ağır dağılıyordu. Şehir uyanmak üzereydi. Hafiften esen rüzgar sessizliği yanında götürüyordu. Şehir gürültüyle uyanmak üzereydi. Penceremden şehri izliyordum. 80’li yıllardan kalma ağaç çerçeveli bir pencereydi. Üzerindeki tozlarda birikmiş birçok anı vardı. Geçen yılların yorgunluğuna rağmen deniz yüzeyindeki martı yansımalarıyla hayatta kalabilmişlerdi, buna emindim. Deniz bu sabah dalgakıranlara daha şiddetli saldırıyordu. (Dün de böyle değil miydi?) Hapsedildiği şehrin duvarlarını yıkmak istiyordu. Yüzeyinde yıllarca büyük yapıların yansımalarını biriktirmişti. Şimdi ona zorla giydirilen bu yansımalardan kurtulmak için çırpınıyordu.
Güneş yavaşça yükselmeye başlamıştı. Başlayacak yoğun bir günün ilk mermisi birazdan atılacak ve ilk otobüs sokağın başında görünecekti. Penceremin ağaç kokusu odama dolmuştu. Kırlangıçlar bu kokudan yükselmişlerdi ve odamda ötüşüyorlardı. Nedendir bilemiyorum, bu ağaç kokusunda eski zaman suretleri görüyordum yine. Bir karı koca kahvaltı masasında dertleşiyorlardı. Birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Seviyorlardı işte, gözleriyle birbirlerini okşayarak seviyorlardı. Biraz yorgunlardı, gözleri uykusuzluktan şişmişti. Ama yorgun gözleriyle dünyaya dostane bakabiliyorlardı. Torba torba gözlerinde neşeli hatıralar görüyordum. (Saçmalama onlar zaten birer hatıra, onların hatıralarını nasıl göreceksin?) Ben en son ne zaman bakmıştım birinin gözlerine? Ben aynada bile kendi gözlerime bakmam ki. Evin küçük kızı geliyor, yine aynı saatte uyanmış. Bir çocuk güneş doğmadan niye kalkar ki. Ben çocukken güneş doğmadan önce hiç kalkmamıştım. Ben babamı hiçbir zaman işe uğurlayamamıştım bu yüzden. Benim babam saat kaçta işe giderdi ki? Bilmiyorum. Yine öptü babasını. Her sabah bunu yapmak için mi erken kalkıyor? Penceremden işe giden babasını izliyor. Dudaklarını yaklaştırdı; sımsıcak nefesi ile buharlaştırdığı yüzeyine şekiller çizdi. Yine anlam veremedim bu şekillere. Bana baktı, güzel  mi? Bilemiyorum.
Güneş epeyce yükselmişti. Ağaç kokusu odamı terk ediyordu. Ne kırlangıç sesleri kalmıştı geriye ne de eski zaman suretleri. Koca bir günün gürültüsü dolmuştu odama.
***   ***   ***   ***   ***
         Penceredeydim, şehri izliyordum. Mavi gökyüzü, karanlığa damlayan kızıllığı besliyordu. 89 numaralı otobüs, yolları sigara izmariti gibi ezerek durağa yaklaştı. Otobüste yankılanan akbil sesleri insanların ruh çeperlerini yine delemedi. Sesler, gözlerin karanlık koridorlarından imgesiz bir yıldız gibi kaydı. Orta kapıdan binen son yolcunun akbili de elden ele uzatıldı. Penceremin karşısındaki iş hanının kapısı açıldı. Bahara can veren kız dışarıya çıktı. Saçları yitip giden günün kızıllığıyla dans ediyordu. Saçlarından yayılan koku şehirdeki bahara yine can veriyordu. Ne yazık ki bahara can veren kız 89 numaralı otobüsü bugünde kaçırmıştı. Boynunu bükerek sokağın sonuna doğru yürüdü. Alışveriş merkezinin önünden geçti. Her zamanki gibi güvenlik görevlisi kadını fark etmedi. Bugün de birbirlerini fark etmeden yürüdüler kaderlerine. Denizi izleyen ağaca bakmadan sokağın sonuna vardı. Ağaç ellerini iki yana açmış kız gibi denizi izliyordu. İlgisizce sokağın sonunu döndü. Bahara can veren kız yine soğuk kış rüzgarlarına karıştı. İnsanlar her biri bir şarkı ritmi adımlarla bahara can veren kızın ardından sokağı doldurdular ve boşalttılar. Otobüs durakları yeniden doldu ve boşaldı. Bahara can veren kız yine şoförün yüzüne bakmadan otobüse bindi. Bir gün daha mart baharına kanan erik çiçekleri gibi soldu. Penceremden odama vuran solmuş erik çiçeklerinin gölgesi kahve kokmaya başlamıştı. Penceremdeki tozlu anılar malum hikayenin ilk satırını okuyorlardı: “Çoktan beri şehre inmemiştim.”*
*Sait Faik Abasıyanık, Şehri Unutan Adam.

Bu yazıyı paylaşın