‘Roman başka bir dünyanın başka bir iklimin başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum. Bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki nisbetsizliğin çocuğu. İçtimai bir sıhhatsizlik, bir tedirginlik alameti… İnanan bir toplumda pürü­zleri yok edilmiş bir toplumda hayali çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var. Osmanlı Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı.’ CEMİL MERİÇ

Biz Kitabî ümmetiz. Bizim dinimizin düşüncemizin te­melinde Kelam vardır. Varlığın temelinde Kelam vardır. Varoluş tarzımızı düşüncelerimiz hayallerimizi umutlarımızı dil’le dile getiririz. Düşünmemizi mümkün kılan şeyin ta kendisi dil. Bu sebeple dili düzeltmek düşünceyi düzelt­mek. , dildeki her türlü bozulma varlığa bakışın bozulması demektir.

1900-1950

Batı’da roman, burjuva sınıfının doğuşu ve ferdiyetçiliğin gelişimi sırasında yavaş yavaş şekillendi. Bizde ise hiçbir tari­hi toplumsal şartın etkisi olmaksızın Batı ne güzel yazıyor, biz de yazalım ile taklid ile çeviri ile doğdu. ‘Şekspir, Mo- lyer, Rasin, Şiiler Göte’nin manzumelerini okuduktan sonra leyleklerin Mecnun’un başında yuva yapması Ferhad’ın dağları yarması kabilinden kaba ve çocukça hikâyeler yazmaya kim tenezzül eder’ diyordu Şemseddin Sami.

Namık Kemal ise, ‘Bizim hikâyeler roman değil, kocakarı masalı’ diye yakınıyordu. Yine de ilk romancılarımız, dönemin siyasi toplumsal dertleriyle uğraşan insanlardı; tabiatıyla roman, tarz ve işlev olarak toplumsal olaylardan etkilendi. Halk hikâyelerinin, meddah hikâyelerinin ana dokusundan da kopamadık kolay kolay. Namık Kemal’in intibah’ının bile 17.’da Tıfli’ye ait Hançerli Kadın adlı med­dah hikâyesinin izlerini taşıdığını gösterdi araştırmalar.

Halkı eğiteceğiz, bu böyle olmaz dediler; sokakta çarşıda herkes gazete okuyacak dergi karıştıracak dediler. Çünkü Batı’dan ithal edilen aydınlanma felsefesi gereği halka yönelmek, cehaletle savaşmak zorundaydılar. Tabi her birinin görüşleri, yoğurt yiyiş tarzları da farklıydı ama islam’ın manevi değerlerinin üstünlüğüne inanç noktasında birleşiyorlardı.

Bu doku birliğini Hüseyin Rahmi’nin romanlarına kadar ilerletebiliriz. Ah­met Mithat Efendi’nin kahramanları ‘halkı eğitmek’ amacıyla muvazzaf olsa da sevimlidir, cana yakındır, geleneklere bağlıdır ve daha bir ‘halk’tandır. Hüseyin Rahmi kara­kterleri ise Anadolu’ya uzanmamış olmakla birlikte Şıpsevdi, Hakk’a Sığındık, Üç Fakir Genç Haydut, Dünyanın Mihveri Kadın mı Para mı’ hepsinde, Türk köylüsünün sömürüldüğüne, emek ve sermaye meselesine, sosyal adaletsizliğe ilk işaretlerle dolu uzun cümleler ku­rarlar.

Sığı bir materyalizme dayalı sol görüşlülüğün romanda ilk temsil­cileri de onlardır. Kahramanların dil­iyle dile getirilen dünya görüşü çok farklılaşmıştır artık. Filozof Hikmet- ullah, siyasi toplumsal ekonomik bütün dertlerin halk yığınlarının bil­gisizlikten kurtulrmasıyla mümkün olacağına inanır ama ne yazık ki insanın/halkın mayası bozuktur ve doğru söze eyvallah etmezler.

Deli Filozofta, dinin ve Tanrı’nın insanları disiplin altında tutmak için icat edildiği ispatlanmaya çalışılır. Romanın vazifesinin sadece kötüyü göz önüne sermek olduğuna inanan bir zihniyetin mahsulü ol­makla birlikte çok az romanda ras­tlanan bir canlılık ve mahalle havası vardır Hüseyin Rahmi romanlarında.

Türk romanının ilk 25 yılına baktığımız zaman, olay örgül­erinin kadın kahramanlar üzerine kurulduğunu görüyo­ruz. Çünkü toplumda aşağılayıcı durumda bulunduğuna inandıkları, fikirleri sorulmadan evlendirilen, cariye olarak alınıp satılan onlardı. Fransız romanlarını çok beğeniyorlardı ama bu kadın tiplerini Batı’dan alamazlardı. Batı romanındaki gibi masum kızı baştan çıkaran çapkın erkek kahramanlar da kullanamazlardı. Bizde olsa olsa sevişen iki genci ayıran ana baba veya kıskanç sevgili tiple­meleri kullanılabilirdi. Taaşşukı Talat ve Fıtnat’ta Fıtnat, Sergüzeşt’te Dilber, Zehra’da Sırrıcemal, intibah’ta Dilaşup masum kurban kadın tiplemelerine renk verirken, intibah’ın Mehpeyker’i, bir yönüyle Zehra ve Rum kızı Urani aşk için rakibelerini öldürebilen karakter yapılarını örnekliyorlardı.

Dikkat edilirse, toplumsal dertlere temas etme, müm­künse çözüm arama gayesine hizmet etmesine rağmen, ne ilk romanlarımızda ne de roman tekniği açısından daha yerleşik sonraki örneklerde yaşayan hayatın içinden çıkmış karakterlere rastlarız. Düşünce kalıbına dökülen toplumsal dertlere yönelik bildiri-romanlarda da bu böyledir; kişiler arası ilişkileri dolayısıyla ferdin iç dünyasına dönük drama­tik romanlarda da bu böyledir.

Bizde, karakter imalinde tabir yerindeyse bir ‘köksüzlük’ bir yerini bulmamışlık vardır. Pek çok yönüyle türünün özel bir örneği olan Aşkı Memnu’yu alalım; toplumdan kopuk bir yalının içinde geçer. Bu köşk istanbul’da değil, Paris’te Londra’da olsa da romanın kurgusunda hiçbir aksama olmazdı. Çünkü karakterlerinin hiç birinin ayağı kendi ülkesinin toprağına değmemektedir zaten. Yazarı böyle olmasını istemiştir çünkü. Bu Türkiye’nin gerçeğinden bağımsız daha ‘genel’ daha ‘evrensel’ karakterler, yazarın ilişkilerine yoğunlaşmayı arzuladığı toplumdan soyutlanmış şahıs tiplemeleri için uygun bir zemin oluşturmaktadır.

Sinekli Bakkal’ı alalım, yine özel güzellikleri olan bir romanımız olarak; kadının üstün özelliklerini, gücünü, ahlak anlayışının getirdiği soylu davranışlarını kanıtlama amacı, yazarın biraz da kendi olan kadın kahramanlar; Geleneklerine bağlı hem de asrî olabilen kadın karakterler Türk okuruna taze bir ruh teklif ediyor, felsefi yaklaşımlarla toplumun dertlerine derman arıyor; hepsi güzel. Tanpınar, Rabia’yı Tevfik’i Selim’i ‘yerli’ olarak görüy­or; bu da kabul. Fakat yazar mu­hayyilesinde Doğu ile Batı’yı zo­raki şekilde evlendirir; ne Rabia ne Peregrini Türk toplumunda rastlayabileceğimiz kişilerdir. Yazar, bu pek az ortak noktası bulunan iki insanın/olgunun intibak etmeleri­ni sağlayıcı önermeler sunmakta da son derece pasif davranmıştır. Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘reelle ideal arasındaki nlsbetsizliğin çoçukları’nın bir örneği de Rabia ve Peregrini’dir.

Derde derman sunma konusunda da samimi bir yerlilik görmeyiz romanda. Bir yanda ‘Asırların kurduğu müesseselerin köklerini sarsan meşrutiyetin yıkıcılığını gös­termek’ istenirken, öte yandan ken­dimize en yakın bulduğumuz kara­kterler -mesela Tevfik- meşrutiyetin ilanı sayesinde özgürlüğüne kavuşur ve sürgünden döner. Dolayısıyla başıyla ve sonuyla ken­di romanımızda kendimizi tam manasıyla yansıtabileceğimiz ‘yerli’ karakterler bulmak kabil olmaz.

Türk romanında Anadolu İnsanının karakterini arıyoruz… Berna Mo- ran, 1950-1975 arasındaki eser­leri ‘Anadolu Romanı’ olarak ele alıyor. 50 yıl, doğru veya yanlış anlaşılmış bir Batılılığı konuşmuşuz. Budala ve zavallı Felatunlar, Bihru- zlar, ahlaksızlık dolandırıcılık vur­gunculuk aşamalarından geçerek İşi işbirlikçi vatan hainliğine kadar vardırmışlar.

Netice olarak şunu söyleyebili­riz: Anadolu romanında hâkim un­sur eylemdir. Ezen/ezilen çatışması üzerine kurulan bu romanlarda eylem, karakter yapılandırılması ve felsefi görüşlerin önüne geçer. Ezmek, hem sömürü hem şiddeti içerir. Bunun için başkaldırının da silah ile olması gerekir, çünkü ezilenin hakkını arayacağı yasal yollar tıkalıdır. Bu durum, hareketli olay örgülerine sahip romanların teşekkülüne zemin hazırlamıştır.

Ezilen ve sömürülen insanın en baskın derdi, yoksulluk ve açlıktır; doğal olarak’eylem’romanda bu sıkıntı ile birlikte var olur. Anadolu roman modeli, ‘ilk durum+eylem+birincinin zıddı olan son durum’ şeklinde denklemleştirilebilir. Bu kalıp geleneksel formların yapısına da uygundur. Açılımı ise, kıtlık, mücadele ve bolluğa erişmedir. Yukarıda zikre­dilen romanlar içerisinde sadece İflahsızın Yusufu’nun hikayesi ferdi düzeydedir; diğerlerinde ise toplumsal sevi­yede genişleme ve yükselme anlatılmaktadır.

Anadolu romanının ikinci kalıbı, kahramanın sevdiği insanı kurtarma motifi üzerine kuruludur.

Kadın üretkenliği doğurganlığı temsil ettiği için yine ‘bereket’ kavramıyla ilgilidir. Sadece münek­kitler değil, psikologlar sosyologlar antropologlar, romanlardakl bu kıtlıktan bolluğa geçiş ve yeniden doğuş kalıplarının kullanılma sebe­pleri üzerinde durmuşlardır.

Bunlar, insanların ortak bilinçaltında varlığını sürdüren sembollerdir, bu­nun için de ebedidirler. Fakat edebi­yat sahasına geçerken bu kalıpların çoğu okuyucunun zevkine hitap et­meyebilecek dini ve İlmi yönlerinden sıyrılarak yeniden yapılandırılırlar. Eylem ayağının ağır bastığı Anado­lu romanında, yüzyıllar boyu süzül­üp gelmiş ve tesirleri denenmiş bu kalıpların önemli bir rol oynadığını görüyoruz.

Birinci dönem romanımızda ana kadro Doğu ve Batı’yı temsil eden kişiler iken ikinci dönem Anadolu romanında yerlerini Ezen ve Ezilen sınıfa bırakır. Ezilen için iki seçenek vardır: Kurban veya asi olmak. Yaygın sınıf kurban ana karakter ise kurbanlar arasından çıkan bir asiye dönüşür.

Bunun için başkişinin romanlardaki ilk ve son konumu farklıdır. Zavallı bir köylüden isyan bayrağını çekmiş bir asi­ye, aynı zamanda bir eşkıyaya dönüşmüştür. Ve fakat bu ‘soylu vahşiler’ karanlık güçleri ortadan kaldırarak bolluk getiren birer ‘kurtarıcı’dırlar. Kurban statüsünden asi kon­umuna geçen karakterler ahlaki açıdan değişmedikleri gibi inançlarını ve görüşlerini de değiştirmezler. Birinci dönem romanda olay örgüsüne hâkim olan unsur ise karakterin ahlaki ve fikri dönüşümüdür.

Romanda karakterlerin iç dünyası önem kazandıkça dış çatışma iç çatışmaya dönüşür.

Bihter, Handan Mümtaz… Hep ruhi çatışmaya düşerler. Anadolu romanında ise kişilerin iç dünyası pek önemli değildir, çünkü yazar karakterden çok eylemin hakim olduğu bir olay örgüsüne bel bağlar. Çatışma, geleneksel edebiyatta olduğu gibi ezen/ezilen arasındaki dış çatışmaya döner yeniden.

Anadolu romanında birinci dönem romanındaki mekanlar da değişir tabiatıyla. Kahramanlar Fatih-Har- biye hattından köy kasaba ve yaba­ni doğanın kucağına inerler. Dünya edebiyatında köy, masumiyet er­dem ve yapmacıksız doğal hayatın yurdu kent ise, para hırs ikiyüzlülük yapaylık ve ahlaksızlık meydanı iken Anadolu romanında bu ide­alize edilmiş tablodan uzaklaşır; çünkü gerçekçi bir yaklaşımla canlandırılmıştır.

Yoksulluk, cehalet ilkel hayat şartları ve sömürünün hüküm sürdüğü bir yerleşim alanıdır. Kasaba ise ege­men sınıfın güç merkezidir. Köy, yabani doğa ile kasaba arasındadır. Özgürlük ve güven ise ancak yabani doğadadır.

Onun için Anadolu romanının esas oğlanları hep doğaya sığınarak kurtuluş aramışlardır. Kemal Tahir’e kadar ana karakterler, ‘Ferman padişahın dağlar bizimdir’ derken, Kemal Tahir ferman sahibinden yana tavrını belli etmiştir.

Netice olarak Anadolu romanında karakterler, çevre ve hayatşartlarının gerçekçi sahasında mitos kaynaklı olay örgülerinin gergefinde işlenip başkaldırı esaslı bir mücadele tarzı sergileyerek ölüm, kıtlık ve kötülük karşısında iyinin bolluğun ve hayatın zaferini dile getirmişlerdir.

Bu yazıyı paylaşın