Rüyanızda, dedeniz sizi öpmemeli, uyanınca yanağınız çok acır sonra, benden söylemesi.
“Ama nasıl olur?” İnanamadı; annem yaşlarındaydı. “Şimdi, sizin yerinize torununuz mu?” Kadının haykırmasıyla tren titredi, dedem uyandı, âh etti; böyle uyanmamalıydı. Ananem, becerikli kadındır vesselâm; benim boyum tezgâhtaki bardaklara ulaşmazken daha; o, mutfakta oturmuş, şalını söküyordu. “Eskimiş!” dedi, “Ben şimdi bununla dedene bir yelek, iki çift de çorap çıkarırım, yeni gibi olur o zaman.” Dedemin sırtındaki yelek, ananemin şalıydı besbelli; benden başka kimse bilmiyordu bunu. Kadın, sanki az önce haykıran kendisi değilmiş gibi, sessizce camdan dışarıyı seyrediyordu. Ağaçlar gidiyordu, ona göre ters, dedeme göre düz. Kompartıman hâli işte. Dedem, bu sırada not defterine, az önce gördüğü rüyasını kaydediyordu unutmadan, uydurmadan! Onun nazarında rüyalar, kutsaldır; rüya uydurmaksa büyük günahlardan biridir. Sayfalarına börek yağı damlamış, cildi sararmış, ucundan da yırtılmış defterini, şaldan bozma yeleğinin cebine koydu. Annem yaşındaki kadın gözlerini dikmiş, dedeme soruyordu:
“Torununuz nerede?”
E buradayım işte ben, hikâyeyi yazıyorum. Âh, beni duymuyor ki! Dede, sen izah eder misin lütfen nerede olduğumu?
Yavaşça açtı cüzdanını. Orada, dedemin kucağında altı yaşındaydım ben. “Bakın lütfen, işte burada!”
“Hikâye böyle mi başladı?” dedi kadın meraklı meraklı. “Hayır! ‘Rüyanızda, dedeniz sizi öpmemeli, uyanınca yanağınız çok acır sonra, benden söylemesi.’ diye başlıyor.”
“Âh be babacım, bu hikâyeyi sormuyorum ki, sizinkini soruyorum.”
“Sabrın var mı, anlatayım.”
Bu gördüğün fotoğraftan, bir bakayım, ee evet -parmak hesabı yapıyor bu sırada- tastamam iki yıl sonra bugün, torunumla seyahat ediyorduk. Hem de bu trenle! O, şu an sizin oturduğunuz yerdeydi, ben yine bu koltuktaydım. Nereye gittiğimizi biliyordu, bu sebepten konuşmuyordu, konuşursa ağlardı yoksa. Varacağımız yerde, etekleri kırmızı, yukarıları beyaz, uzunca bir perde var. Sırası gelenin gölgesi görünür bu perdede. Dün. Benim. E. Nasıl söylemeli? Perdede gölgemi gördük. “Yarın yeniden gelin.” dedi sır kâtibi, perde bekçisi. “Size bir gün daha Bey Amca, torununuzun hatırına.” Biz de bugün trene bindik, beni uğurlamaya gidiyorduk ikimiz. Ananesine bir şey söyleyemedik, dayanamaz, o da gölgesini görür diye korkumuzdan. Aslında. Ben giderim; ama bu sırrı taşımak, bir ömür, bizim torun, âh nasıl olur bilemem. “Ee?” dedi annem gibi kadın, “Sonra?” Sabırsız işte!
Sonrası; trende hiç konuşmadık. “Çuf çuuf!” İstasyonda indik, perdeye yürürken de hiç konuşmadık. “Ee? Sonra sonra? Siz öldünüz mü?” Dedem, bu kez gerçekten kızmıştı, ne patavatsız kadındı bu böyle. “Uyudunuz mu, gittiniz mi, göçtünüz mü?” gibi kelimeleri kullanabilirdi ama. Bir şey söylemedi yine de dedem, yutkundu yalnızca.
“Anlatıyorum kızcağızım, azıcık sabır!” Utandı kadın, “Buyurun lütfen.”
Perdenin önüne geldik, vaktin girmesini bekliyoruz. Bu, nasıldır, bilir misiniz? “Ben gidiyorum.” demenize imkân yoktur. Bırakın “Gidiyorum.” demeyi, “Ben.” diyebilecek vaktiniz yoktur, gölgeniz perdeye çıkar, görürsünüz sonra, sonrası hep gurbet. Elimi öptü, giderayak bile imrendim bizim torunun terbiyesine.
“Ya sonra?”
“Ağlama.” dedim. “Vakit dolunca sen de yanıma geleceksin hem, ben önden gideyim de bir bakayım, ne varmış ne yokmuş. Senin için hazır edeyim oraları.” İkimizin de gözü perdede, sarıldık birbirimize, ayrıldık; bir kez daha sarıldık. Şimdi hazırdım gitmeye. Gözümüz perdede bekledik. Bekledik. Bekledik. Sabırsızlanmaya başlamıştım. Torun, mırın mırın dua ediyordu:
“Şimdi alma dedemi, şimdi olmaz, alma.”
“Peki.” dedi sır kâtibi. “Öyleyse…”
Vücudu kucağıma, gölgesi perdeye düştü bizim torunun. “Ben gidiyorum dede.” demeye vaktiniz olmaz o anda, gidersiniz yalnızca.
“Ama nasıl olur?” İnanamadı; annem yaşlarındaydı. “Şimdi, sizin yerinize torununuz mu?” Kadının haykırmasıyla tren titredi, dedem uyandı, âh etti; böyle uyanmamalıydı. Kadına baktı! Kızı yaşındaydı daha, az önce haykıran kendisi değilmiş gibi sessizce yolu seyrediyordu.
Ağaçlar ters gidiyordu ve dedem not defterine, rüyasını kaydediyordu:
“Rüyâ, yazgıdır!”