Ruhun Dirilişi, inanmakla başlar. İnanmak sonsuz güç ve kudret sahibine teslim olmaktır. Allah’a inanıyorum diyen insanın içinde büyür iman. Bu halin bütün eylemlere sirayet etmesi gerekir ki cemiyet içerisinde mümince beslenme ortamı oluşsun. Bütün inananlar için gerekli ve geçerlidir bu durum. Böyle bir cemiyetin teşekkülüyle memuruz. Ancak böyle ortamlar ruhu diriltebilir. Köhnemeden, körelmeden, yıpranmadan, pejmürde olmadan, lekelenmeden, zedelenmeden kurtaracak olan İslam’dır. Bu aşk ile başlar hayat, bu aşk ile yaşanır hayat ve bu aşk ile kardeşlik güçlenir, birlenir ve derlenir. Bize bu duruşu, hali öğreten ustalardan biridir Sezai Karakoç.
“Ah, arı olsaydım. Çiçeklerden çiçeklere koşsaydım. Çiçeklerin özünden bir dünya kursaydım, gelecek kuşaklar için. Ah, karınca olsaydım. Harmanların usanmaz bekçisi olsaydım. Her buğday tanesinde bir şafak… Her buğday tanesi, bir kitap gibi, kutsal bir kitap gibi bana öğretseydi secdeyi, şükrü. Çalışmanın kutsallığını” diyen Sezai Karakoç, şiiriyle, düşünce ve edebi eserleriyle “Diriliş” neslini yetiştirme gayretiyle en özgün, en kutlu, en görkemli, en tevazu sahibi olmayı ve en bereketli Dicle, Nil, Fırat gibi akmayı öğretti bize. Karakoç, 1933 Ergani-Diyarbakır doğumludur. Diyarbakır’ın ailevi, manevi, tarihsel ve kültürel dokusuyla beslenerek yeryüzüne açılmak ister. Bu duygunun önündeki sürükleyici, etkileyici, büyüleyici güç, edebiyatın, inanç ve iman eksenindeki ilk muştucusu Necip Fazıl Kısakürek’le tanışmaktır. Bu süreçte Osman Yüksel Serdengeçti ile de tanışır. Üniversiteli yılların ve dönemin getirdiği şartlar bireyleri farklı şekilde etkiler. Ortamların bu anlamda katkısı küçümsenemez. Necip Fazıl’la beraberlik geleceğinde şekillenmesine zemin hazırlar. Bir bakıma Üstadın “Büyük Doğu”su ana rahmi gibi bir limandır. Çocukluğundan, ruhundaki vergiden, içindeki coğrafyadan, mektep ve medreselerden, okuduklarından fazlasıyla beslenen Sezai Karakoç “Büyük Doğu” limanında mukim kalır. Bir yanıyla Mevlana’nın Mesnevisi diğer yanıyla Yunus Emre’nin şiirleriyle ruhundaki sürgünü büyüterek, Şeyh Galip’le, Fuzuli’yle ünsiyet kurar. Çağdaş dünyanın algısını, tarzını yeni bir aşk ile söylemeyi deneyerek “ölmez ve pörsümez yeninin” ikliminde edebiyatta “Diriliş” dönemini başlatır. Şiiri, ne eskidir eskiden kopmadan ne yenidir yenilerle birlikte olmadan. O kendi şiirini salt şiir olsun diye yazmaz. Bir medeniyet ufku için, bir heybe azığı için yazar şiirlerini. Her şeyin hesabının sorulacağı kıyamet gününün aşısını yapmaktadır. Bu nedenle şiiri çağdaşlarının oturdukları yere denk düşmez. Aynı yerlere oturtamazsınız. O kendisinin diktiği kulede Çağdaş İslam Şairidir. Buradan yola çıkarak pek ala söyleyebiliriz ki; “Büyük Doğu” dergisi, ilk ana merkez üssü olmakla bir gerçeği yansıtırken ikinci ana merkez ve atardamar hüviyetiyle “Diriliş” dergisidir. Edebiyatın son yüzyıldaki “Gün Saati”, Diriliş dergisidir. Dergilerin ve dergi çıkaran ustaların bir dergâh anlayışı içerisinde edep ve edebiyat çizgisini oluşturdukları söylenebilir. Bu nedenle üstatların, ağabeylerin, ustaların yanına gidip gelenler tıpkı bir şeyhin yanına gidip geliyor gibi onların renkleriyle boyanırlar. Dergiler böyle bir geleneğe sahiptir. Bir medeniyete inanmak, o medeniyetin bütününde var olan birikimlerle yoğrulmayı gerektirir. Hayatın bütün alanında var olmalısınız. Sizin olmadığınız yer bir şekilde dolar. Ulaşmadığınız el ve gönülden sorumlu olacağımızın bilincini aşılar Karakoç. Ömrünce kurduğu, düşlediği büyük İslam Coğrafyasının “Diriliş Hocası Sezai Karakoç” toplumun hafızasında iki unsurla anılır. Birincisi Monna Roza şairi olarak. Monna Roza da çağdaş Leyla ile Mecnundur.
İkincisi ise “Diriliş” in mimarıdır. Diriliş= Sezai Karakoç demektir. Sezai Karakoç= Monna Roza demektir. Kendi deyişiyle; “Diriliş, aslında bir edebiyat akımından çok, bir hakikat akımıdır. Yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır.” Diriliş, ancak İslam’dan ayrılışın sona erişiyle, ona yeniden kavuşmayla gerçekleşir. Diriliş öldükten sonra tekrar dirilmeyi yani kıyameti, Vel basü badel mevti hatırlatır bize. Bu doğrudur. Öldükten sonra kıyamet saati başlamıştır. Vaktin sahibinin önünde tekrar diriliş için ölmeden evvel dirilmiş olmak gereklidir. Bunu öğretir Sezai Karakoç.
Buradan yola çıkarak Sezai Karakoç’u okumak isteyenler; biraz da kendi biriktirdiklerinden, algılarından, kültürel daralma-açılmalarından, deneyimlerinden yola çıkarak yapmalıdır. Sezai Karakoç farklı şeyler söyleyen, bellekleri yenileyen, depremler uyandıran bir düşünür, bir yazardır. Doğu ile batı ayrımını düşünce anlamında tanımlar. Evrensel insan haklarını, özgürlüklerin menşeinin inanç olduğunu söyleyerek bir diriliş ülküsü oluşturur. Özgürlükler, haklar insana verilen Tanrı bağışıdır. Onu kimsenin alma hakkı yoktur. Haklar birbirinin haklarıyla da orantılıdır. Hiçbir hak sahibi kendi hakkı için diğerini incitemez. Birbirinin sınırlarıyla sınırlı ama bir o kadar da evrensel haklardır, kulların, insanların, toplumların, devletlerin, milletlerin hakları.
Sezai Karakoç’u okumak için kendi durumumuzu bilmiş olmamız gerekir. Aslında düşünce ağırlıklı, edebi ve felsefi eser sahiplerini okurken de dikkat edilmesi gereken unsurlardan en önemlisi kendi durumunu, birikimini, hafızasına uygun eserleri seçerek okumalıdır. Okumanın zorlaştırılma yerine kolaylaştırıcı, ağırlık yapma yerine akıcı ve anlaşılır olmasına özen gösterilmelidir. Karakoç bu anlamda önemli bir mütefekkir, edebiyatçı ve şairdir. Onun dünyasına girmek için kendi uygarlığımızın dününü az çok bilmeye, mesneviden anlamaya, tefsir ve hadis ilimleriyle ünsiyet kurmaya ihtiyacımız vardır. Müminin akait bilgileri, fıkıh bilgileri, kuran ve sünnet ışığıyla aydınlatılmış bilgiler gönüllerde var olmalıdır. Kendine yabancı olmak demek kendini bilmemek demektir. Karakoç’un dünyası İslam medeniyetinin dünyasıdır. Şiirlerini okumak isteyenler Monna Rosa’dan başlayarak devam etmelidir. 1960 lı yıllardan itibaren süregelen eserlerin ilk baskıları bizlere okuma yolunu da öğretmektedir. Şiirleri en son haliyle “Gün Doğmadan” adıyla basılmıştır. Oradaki sıralama okunması gereken sırlamayı göstermekle birlikte Monna Roza son şiir kitabı olarak yayınlanmıştır. Denemeleri, hikâyeleri, fikri eserleri, günlükleri siyasi yazıları da bu minval üzeredir. Örneğin; “Farklar, Sütun, Sûr, Gündönümü, Gün Saati. Yitik Cennet, İslam, İslam´ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi, Ruhun Dirilişi” şeklinde devam etmelidir. Edebiyat Yazıları I, II ve III; Yunus Emre, Mevlânâ ve Mehmed Akif ve bütün şiir kitapları da edebiyatla ilgilenenlerin takip etmeleri gereken sıradır.
Siyasi eserler, günlükler, denemeler ve edebi eserler doğru okuyucular için birbirini diğerinden ayıracağımız eserler değildir. Okuyucu ihtiyacı olanı bulur ve alır. Hikmetin arayıcısı olmak, toplayıcısı olmak yıldızları fark etmeyi de gerektirir. O nedenle, “Ruhun Dirilişi, Yitik Cennet, İslam, İslamın Dirilişi, Kıyamet Aşısı” ve “İnsanlığın Dirilişi” şeklinde izlenecek yol doğru bir yoldur. Yazarımızın dehalığı çağın tanıklığından önce başlar. İlk insanla başlayan yeryüzü Âdem peygamberin ve onun çocuklarının serüvenleriyle “Yitik Cennet”i gözlerimizin önüne sererek İslam’la dirileceğimize ışık yakar. Gelecek adına sürgünler vermeyi sürdürerek Rasim Özdenören’in ifadesiyle “ancak birkaç yüzyılda bir yetişen” bir mütefekkirin, bir dehanın, bir bilgenin sofrasının oldukça geniş ve evrensel olduğunu yakalarız. Çünkü Karakoç, Kayıp tarihin, kayıp coğrafyanın, kayıp insanın bulunmasını, bilinmesini isteyerek Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Galip, Mehmet Akif ve Necip Fazıl çizgisinde bu kayıpların bulunabileceğinin altını çizmektedir. Klasikleşen geçmişin bütün insanlığı ihya edecek hazinelerle dolu olduğuna da böylece işaret eder.
19 yaşındayken yazdığı Monna Roza şiiriyle edebiyat dünyasının dikkatini çekerek göğün en güzel yerinde parlar. Bu yıldız o günden bu yana yol göstermeyi sürdürür. Kadim kültürün vaz geçilmezliği nice yıldızların varlığından da bizlere haberler uçuran Karakoç, “İslam milletinin ve İslam medeniyetinin dirilişi” için uğraşır. İnsanlığın kurtuluş reçetesinin kuranla mümkün olacağını işaret eder. “Diriliş”, Karakoç’ta, ölmeden önce gerçekleşmelidir ki ahirette anlamı olsun. O nedenle Doğunun deha çocuğu bütün bunları düşünmüş müdür bilemeyiz ama düşündüğü sanki mutlak kadar belirginleşerek “Diriliş Dergisi”ni Nisan 1960 yılında çıkarmıştır. Kıyamete iman etmiş bir coğrafyanın ülküsü bu diriliş içerisinde yer alır. Kendi coğrafyasının ötesinde bütün insanlığı kapsayacak bir merhametle tahliller yapar yazarımız. “Diriliş Dergisi”, zaman zaman aksasa da, 33 yıl yayınını sürdürmüştür. 60 ın üzerinde kitabın yazarıdır Karakoç. Türk edebiyatının bugüne gelmesinde, aydınların yetişmesinde, fikir, kültür ve siyaset alanında kendisinden çok şeylerin öğrenilmesine yataklık eder. Dergide yazan edebiyatçılar bugün Türkiye’nin önündeki yazarlardır. Mehmet Akif’ten, Necip Fazıl’dan aldığı el aslında Mevlana’dan, Yunus Emreden, Fuzuli’den, Şeyh Galip’ten aldığı eldir.
“Ruhun Dirilişinde” şöyle seslenir; “Ey İsa’nın masumluğu başlı başına bir vaaz olan dağ. İbrahim’ in erdiği mağara. Musa’nın Tanrı ateşini gördüğü yücelik. Ey Hira ülkesi. Peygamberi ürperten yücelikler görüntüsü.
Peygamber, ilkin toplumun ruhuna başvurur, onu çağıracaktır. Toplumun ruhu onu kabul edecektir. Toplumun ruhu, peşin olarak peygambere evet diyecektir. Kureyş’in Peygambere Emin ismini vermesi, bir nevi toplumun ruhunun peşin evetiydi. Ama bu evet çok genel bir evettir. Bu evetin islâm muhtevasını alması lâzımdır.
Hakikatten ayrılmış bir devlette, toplum, zindana devletten daha yakındır. Umut ve kurtuluş zindandadır.
Kültür, inanıştan doğar. Sonra inkâr, bir tepki halinde belirir. İnanış öz, inkâr tepkidir. Alıp götüren inanıştır. Tutan, alıkoyan, bağlayan inkârdır.” Burada sürgün veren ruhun yaratılışla, dünyadaki duruşun bozulmadan eleste uygun düşmesidir. Ferdin de, toplumun da, toplum öncülerinin de, devletin de sanatçının da, edebiyatçının da, şairin de ödevi budur.
“Hızır’la Kırk Saat” 2 de şöyle söyler;
“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana öğretmediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz.”
“O, ulu hocaların öğretmediklerini öğreten öğreti ustası, bir haberci bir muştucudur” der Arif AY Sezai Karakoç için.
“Sezai abiyle tanıştığımda yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmamın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüğüm için o dönem yazmamaya karar vermiştim. Fakat bu kararımı ne kendisine, ne başkasına söyledim” diyor Rasim Özdenören.
Erdem Bayazıt ise Sezai Karakoç için; “Romanını yazmak isterdim. Fakat yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım” diyor.
Ömer Öztürkmen, 1 Eylül 1975 yılında Ortadoğu Gazetesi’nde şöyle yazar; “Eğer bir gün (yeryüzünde) sahte ölçülerden, puta tapıcılıktan, madde perestlikten ve haksız yargılardan arınmış, kurtulmuş dürüst ve samimi bir dünya kurulursa, o dünyanın geçmiş ve gelecek zamanlar için gösterebileceği en büyük şair Diriliş Mesajı ile Sezai Karakoç olacaktır. Shakspeare için, Goethe için dahi derler, doğrudur. Fakat Sezai Karakoç dehadan da üstün bir yerdedir. Zaten o deha kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre “Deha, vahye karşı çıkarılmak istenen insan egosudur.” Evet, bu söz onundur ve dehaları böylesine suçüstü yakalayan başka bir söz de söylenmemiştir.”
“Mehmet Akif Ersoy biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizlerde yeni bir dönemin ilk savaşçısıyız” diyen Sezai Karakoç ilk göz ağrısı olan “Büyük Doğu” dergisinden ve Üstadı “Necip Fazıl”dan çok sık bahseder. Burada söylemek yerinde olacaktır. Necip Fazıl’ın “Sakarya” şairi, “Kaldırımlar” şairi anılmasıyla Sezai Karakoç’un Monna Roza şairi olarak anılması şairi incitir ve şöyle söyler; “Kelimenin Dirilişi, Edebiyat, s.2 Mart 1969” da “şiir bana hep ayak bağı oldu”. Yine, “Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır” diye yazar.
Sezai Karakoç için “idealsiz yaşamak bir ölümdür”. O zaman her insan yaşarken bir şekilde bir ideale, bir düşünceye, bir inanca, bir imana, bir fikre, bir medeniyete ait olarak yaşar. Bunun dışında bir kültür, bir uygarlık söz konusu değildir. “Ruhun Dirilişi”, ve “Gün Saati” işlemeyi sürdürüyor. Bu Kıyamete değin bir “Kıyamet Aşısı”yla sürecektir.