Ben sadece “ben”im.

Lügat bir isim ver bana halimden/ Herkesin bildiği dilden bir isim/ Eski esvaplarım tutun elimden/ Aynalar söyleyin bana BEN kimim…?!

Diye kendime çok sorduğum olmuştur. Bu sorunun içinde sanki ezelim ve ebedim saklı gibidir. Herhalde ben, “ben”den başka “ben”i olmayan, bazen de “ben’ini kaybetmiş biriyim.

“Ben”den başka beni olmayan ben ukalalığın, kendini beğen­mişliğin, başkalarını yok saymanın, kendimi olmuş saymanın zirvelerinde dolaştığımı sanırken yine “ben’ime toslarım. “Ben’lmle cebelleşirim?

Ben, bazen “ben’ime o kadar dalarım ki beni ilgilendirmeyen hiçbir şey ya güzel gözükmez, ya da hiç gözükemez. En kü­çük bir fırsatta tevafuken veya çok uzaklardan da olsa beni il­gilendirdiğini düşündüğüm bir şeye diğer insanların da dikka­tini çekerim. Bu durumda o insanlar konuştukları ortak konu­larını ya geri plana atar ya da unutur. Bu şekilde ben de ama­cıma ulaşmış olur, “ben’ime ilgi duyulmasından haz alırım. Bu insanların içlerinden bazıları benim manevramı fark ettiklerin­de onları sözlerin güzellerinden şiirimle ödüllendirir, yine mer­kezde ben kalırım.

İsterseniz sorunuza şöyle şairce coşarak cevap vermeye çalışa­yım. Bir de bunu deneyelim bakalım: Ben şehir olurum, dağ, ırmak, mevsim. Ben, benimi gösterme­yen resim. Sıla ben, gurbette benim. Sevgi ben, nefrette be­nim. Bende eğleşir güzellikler. Yine onları ben kirletirim. Anla­yacağınız “eşrefi mahlûkat” bende gizli, “belhüm edal” ben­den doğabilir. Hep tekliğe koşar ikiliklerde duraklarım.

Ben karlı dağların deli rüzgârı, tozlu yolların demirbaşı, susa­mışlara su veren pınar başı, akılları başa getiren mezar taşı­yım. Yıllarca kanayan çıban da ben, fikir sürüsünü yitiren ço­ban da benim. Ben, aşk denizinde çü­rük, su alan bir gemi, dostların izinde bir yağmur damlası, aşkın közünde ya­nıp kül olan, kara sevdaların dert yol­daşı, duyguların savaşıyım. Duygula­rımla, duygularla boğuşur, onlarla sa­vaşırım. Ben, gönlü aklına uymayan, kısır düşüncelerle doymayan, beni ben diye saymayan bir deli. Çöller fırtınası da ben, anaların yası da ben. Söğütle­rin dalı, renklerin alı, moru, dikenlerin gülü, dünlerin yarını, harlı yüreklerin fı­rınıyım ben. Küllensem de sönmeyen ocak da benim. “Ben’dedir bütün bunlar, bendendir bütün bunlar.

Vuslat benim, ayrılık ben. Dost benim, gayrilik ben. İniş ve çıkışlar ve kâinatta­ki bütün zıtlıklar “ben’lmde mevcut. Karanlık benim, aydınlık ben. Anlaya­biliyor musunuz “ben’lmi anlatmakta niçin zorlanıyorum ben? “Ben’lmi kaybettiğim, onu hiç mi hiç hatırlamadığım, varlığından haberdar olmadığım zamanlar da olur? Ben, öyle bir “ben”e sahibim ki övün­me meydanlarının yiğidi de, övme meydanlarının züğürdü de benim. Ke­limelerle iyi oynuyorum diye, “şiir” ya­zıyorum diye “ben”i aştığım çok olu­yor. Öyle ki bu durum “kibir abidesi” seviyesizliğine bile ulaşıyor. “Ben’den başka diyeceği olmayan bir kimliğe bü- ründüğüm de oluyor. Bu halimi seven­ler kadar sevmeyenlerin de olduğunu biliyorum. Ama hiç biri umurumda de­ğil. Ben kendimi seviyorum ya.. Fakat bazen bütün bu saydığım “benleri kaybedip; Beni bende demen bende değilim/ Bir ben vardır bende benden içeri diyerek, başka biri de olabiliyo­rum. Bu zıtlıklar benim şair kimliğim iş­te. Diyorsunuz ya Şair kimsin diye. Ben de bütün çıplaklığı ile, dürüstlüğü ile, yalan karışmamışlığı ile anlatıyorum kendimi. Bütün maskelerden, korku­lardan, şundan veya bundan gizlen­meden anlatabilme zevkini yaşıyorum. Ben, bu kadar benlerden bahsettikten

sonra sadece benini düşünen biri olarak görünebilirim. Oysa ben diyemeyenin bize ulaşamayacağını bildiğim için hep ben­deyim. Bu benle de insanlık çağlayanına koşarım. Sadece bu çağlayanda ben olurum.

Ne bedene, ne de tene sığmayan, sığmayacak olan “ben”im zamanı gelince şiirle buluşur. Şiir “şiir” olursa ancak o zaman “ben”im şiire sığabilir.

Her şiirde belki de her mısrada ayrı bir “ben”im. Anlayacağı­nız psikoloji ve psikiyatri biliminin tanımladığı “çoğul kişilik” arazına karşılık her mısrada çoğalarak yayılan bir “ben”im.

Siz soru soranlar! Asırlardır bu soruyu neden sormaya devam edip duruyorsunuz. Hâlâ anlamamakta ısrarınızı anlayama­dım. “Ben”den içeri “ben”leri kavrayabilmeniz için sizleri han­gi girdabın içinde yeniden yıkayayım? Onun için diyorum ki bı­rak “sen”le “benle uğraşmayı çünkü:

Sen, Sen

Ben, Ben

Ne Sen, Sen

Ne Ben, Ben

Sen, Ben

Ben, Sen

İşte size hem ayna hem de aynalık görevi yapan ben. Oynaya­lım mı isterseniz daha. Oysa ben artık vazgeçtim, sende ben, bende sen olmalara. Çünkü Ben aslında sadece “ben”im de­dim ya. Ben Mecnun, ben sen olunca var olan benim. Cümle âlem ben, cümle mevsim benim. Bağrımda açan çiçek, bende olan asıl gerçek. Hâlâ “ben”i çözemeden daha ne arıyor, ne soruşturuyorsun? Kapıyı açmadan içeriye girmenin normalliği- ni kabul ederek nereye varacaksınız? Şair olarak “ben”i tanı­madan, sadece “his” ya da sadece “akıl” ile ne yapmak istiyor­sunuz? Bir de hiç utanıp sıkılmadan köşelerinize oturup “ben”im hakkında teoriler üretiyor, ahkâmlar kesiyorsunuz.

Sahi sizler inanıyor musunuz bu kestiğiniz ahkâmlara?

Ben bazen etten kemikten de sıyrılan bir “ben”im ki henüz şif­remi çözme düşüncesi bile akıllardan geçmemiştir.

Bazen Lokman, bazen külhan, bazen han, bazen de sultanım ben. Bazen haddini bilmeyen “ben”imin bunları aştığı da olur. Bir kısrak gibi zapt edilmez, gem vurulamaz. Üç kıta, beş kıta, yedi kıta az gelir. Amma “benimin Anadolu olmakta karar kıldığını çok görmem. Çünkü Anadolu olan “ben” dağların zir­velerinin tacı, mis kokulu yamaçlarının meşesi, ağacı, yanmışa su götüren sucusuyum. Ben Anadoluyum, Anadolu ben. Sarp vadilerinden akan ırmakları, şelaleleri, düz ovalarda açan gül­leri, laleleri benim. Öyle olmasaydı iniş ve çıkışlarım, çöllerim ve göllerim kelimelerimi kâh süründürür, kâh uçurur muydu? Öyle olmasaydı bazen doğanın tabf kokulu çiçeklerini, bazen petrol artığından yapılmış kokusuz gül­leri sunar mıydı şiirim.

Maveradan mâveraya koştuğum da olur. Şiirlerde görünen “benim hece, uyak, imge maskeleri takıp salınır. Bu maskelerle birçok duygular avlanır.

Adaleti ben dağıtır, idam kararını “ben” verir. “Ben” öyle bir benlik ki “ben”de çürür. Çürüyüşlerin ardınca bir al şala bürünüp yürür. Yürüdükçe ve dürüldükçe akıl başa toplanır ve “biz” olursa “ben”de kurtulur. Bende kurtulurum “ben”den, “benin kölesi olmaktan.

“Benim bütün “benleri aştığında mevcudatta var olan acıları da, dertle­ri de, sıkıntıları da yüklenir sırtına. Onun için dilimin kamburu birçoğunun gözlerine batar. Komşudaki yaralara, yoksulluklara, ezilmişliklere, kahrol­muşluklara kapılarını açar. “Benimin daveti bütün dünyaya olur, bütün in­sanlığa. İnsanlıktan bütün adaletsizlik­leri, bütün kötülükleri hapsetme adına “benimi büyütüp, kimilerine göre ca- navarlaştırdığım da olur. ■

Bu yazıyı paylaşın