Rüyalarımda yinelenen tek kelime ile anımsıyordum annemin sesini. Bıraksaydı eğer az kalmıştı sabaha. Hızlıca toparlanıp gitmişti gece, sanki bir yere yetişecekti. Onun yüzünden hep yarıda kalıyordum. Bir türlü tamamlanmıyordu sözcüklerim. Ama artık uyanmalıydım. Kalktığımda güneş yoktu. Her şey her yerde yine aynı karanlığında ve aynı karamsarlığında yol alıyordu. Bir şeylerin düzeleceği ümidiyle kitabımı açtım. Düzeleceği mi, dedim? Tam tersine hayatımı isli gökyüzüne sürükleyen başka bir ben doğmuştu bedenimden. Artık okumak bile zevk vermiyordu. Kitabımı bırakarak annemin yanına gittim. İnce ve yumuşak bir ses tonuyla şarkı mırıldanıyordu. Yanına gittiğimi fark etmemişti bile. “Anneciğim dışarı çıkabilir miyim?” dediğimde şarkı söylemeyi bırakıp her zaman olduğu gibi kaygılı, merhametli bir şekilde yüzüme baktı ve çıkmam için izin verdi. Tabi “Dikkatli ol yavrum. Yollar çok kötü, buzlu yerlerden yürüme.” demeyi de ihmal etmedi. Belki anne olduğumda daha iyi anlardım hayatın tırnaklarıyla sızlattığı şefkati. Dışarı çıktım. Hava bulutluydu ve biraz da ayaz vardı. Benim deyişimle tam bir ölüm havasıydı. Biraz yürüdükten sonra gidip bir banka oturdum. Dünyaya dair tüm dertlerimi, mutluluklarımı, heyecanlarımı bir yana bırakıp sessizce üzülmeyi yeğliyordum. Etrafımda birden çok insan kalabalığı vardı. Kendime onların hayatları kıyısında küçük bir yuva kurmuş ve yuvanın içinde kaybolmuş bir serçe olarak görüyordum. İçimden bir ses boş ver insanları; hepsi çok kötü, bana inan! diyerek kalbimin izini genişletiyordu. Ama korkarım ben çok umursuyordum insanları. Oysaki hiçbir zaman anlamayacaktı insanlar benim neler düşündüğümü, hissettiğimi. Buna mecburlar mıydı, ya da bilseler ne olacaktı ki? Dünya denilen tuhaf bir yerdi burası. Bunu anlayacak kadar suçlu olduğumdan anlatamıyordum bildiklerimi. Bildirmek, rahatsız etmek suçu… Ölmek için yaşıyordum. Kimseyi anlamdan, kimseye anlatamadan ölmek… İnsanı cezbeden bu rüya acıtıyordu bedenimi. Tanıdığım her insan zihnimdeki soyut düşten başka bir şey değildi benim için. Sokakların çığlık çığlık titrettiği çocukları görmüyordu artık gözlerim. Geceyi bir kızın dilsiz rüyasında yakalamıştım. Her şey yitirmişti aydınlığını ve ben hâlâ olduğum yerdeydim. Bir bank köşesinde kaybolmuş düşüncelerle… Taa ki “Abla lütfen bir tane mendil al!” sesini duyana kadar. Düşüncelerimin ayrı bir yol izlediği bankta şaşkınlıkla çocuğa baktım. Mendillerin hepsini alıp eve dönerken tek anladığım şey; yaşamak, ölümün bizi uğrattığı bir istilaydı ve biz buna katlanmaya hiç değilse şahit olmaya mecburduk. Eğer olmasaydı çocuklar mendilleri satmak için değil gözyaşını silmek için kullanmalıydı.