Kalbin ve güzelliğin aynasında seyir
“Hoşça bak zâtına” der Gâlib. Bu bakış, âlemin gözbebeğine yönelmiş bir nazardır. Niyâzî-i Mısrî de bu seyrin özünü bir başka açıdan gösterir: “Belki vech-i Hakk’a mir’âttır özün bir hoş gözet.” Tasavvufî düşüncede insan, benliğindeki iç aynaya yönelerek âlemin özünü seyreder. Çünkü insan, evrenin küçük bir nüshasıdır. Varlığın bütün mertebeleri onda dürülmüştür. İbn Arabi’nin de vurgusuyla âlemin hülasasıdır. “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim” diyen Hak, cemâlini temaşa etmek üzere âlemleri ve insanı yaratır. Öyleyse insan, Zât-ı İlâhî’nin kendini seyrettiği bir ayna; sayısız güzel isminin âyînedarı değil midir? Bu yüzden “İlâhî, sen bana ayna oldun, ben de sana” diye seslenir Bâyezid-i Bistâmî.
Rivâyete göre, âlemi gösteren “âyîne-i âlem- nümâ”, uzakları gözetlemek için Büyük İskender tarafından İskenderiye’de yaptırıldığı söylenir. Nef’î’nin öfkeli üslubuyla ‘felek alıp başına çalsın’ dediği bu ayna, âlem ile
Aynalar sonsuz boşluğa
Çoktan salıverdi çehremizi (Ahmet Hamdi Tanpınar)
insanın akislerinin birbirine karıştığı bir metafora dönüşür.
Oysa Lâle Devri’nin ince zevkini ele veren o süslü dünyadan Nedîm’in sesi, bambaşka bir yankı ile yükselir:
“Niçin sık sık bakarsın öyle mirât-ı mücellâya Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayrân mısın kâfir”
“Niçin bu kadar cilalanmış aynalara bakıyorsun öyle? Yoksa sen de mi kendi güzelliğine hayransın?” Nedîm’in bakışı, varlığın tecellî mahallîne mi yöneliktir; süslenmenin, görünmenin parlak yüzeyine mi? Onun aynası, sevgilinin kendi yansımasını gösteren pürüzsüz ve estetik bir nesnedir. Bu akis karşısında güzellik, kendi farkına varır ve narsistik bir beğeniyi çoğaltır. Şeyh Gâlib’de bakış, döne döne içe yönelir, hakikati arar; Nedim’de ise dışa çevrilir, güzelliği seyreder. Kendi derûnundaki aynaya bakmak, varlığın sırlarını temaşa etmektir. İnsanın içindeki ayna kalptir; gönül cilalandıkça hakikati yansıtan bir mir’ât-ı mücellâya dönüşür. Pas tutmuş bir aynada yakîn görünür mü? Bunun için nefsin buğusunu silmek; gafletten, dünyevilikten ve benlikten arınmak elzemdir.
Saflaşan gönül, Hak cemâlinin tecellî ettiği bir aynaya inkılâp eder. Sûfînin ifadesiyle “Arifin bir aynası vardır ki, ona bakınca Hakk’ı görür.” İşte Gâlib’e göre kâmil insan, bu aynada hem kâinatı hem de Hakk’ı seyreder. Böylece bakış, dış dünyadan içe doğru kat edilen bir seyr ü sülûk hâline gelir. Nedim’in aynası ise metafizik bir sembolden ziyade, boy posun ve cazibenin sergilendiği bir yüzeydir. Biri Hakk’a yöneliktir; diğeri nefse.
Yansımanın boşluğunda silinen benlik
Ayna, Nedim’de endamın seyri, tasavvufta yakînin tecellîsi iken, Hilmi Yavuz’un Aynalar ve Zaman’ında insanın kendine bile ya- bancılaştığı bir boşluktur: “Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde biz bakınca görünen aynalardı”
Hilmi Yavuz’un Kayboluş ve İntihâfında ise ayna, ne içe ne dışa açılır; bakışı yutar, kendi derinliğine çeker ve belirsizliğe doğru uzanır. Öylesine sırlı bir zemindir ki bakanı öz mülkünden uzaklaştırır. Çünkü insan, en çok kendine baktığında kaybolur. Silinir, görünmez olur; görünen yalnız aynalardır. Kendi iç aynalarında çoğaldıkça dış dünyayla bağı çözülür. Bu yüzden der ki şâir; “aynalara bata bata yaşadım ve hiç âşinâ olmadım hayata…”
Akisler arttıkça benlik parçalanır; bir kırı- lıma başlar, bir yabancılaşma… Geriye bir hiçlik kalır. İşte Behçet Necatigil, Nilüfefde, kendini bulamamanın hüznünü yaşar; varlığının aynalardan bile silinişinin.
“Çıkarır bakardım kimseler yokken; Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.”
Bu yitiklik hâli, Tanpınar’ın Zaman Kırıntıları’nda da tezahür eder. Sevdiğinin saçlarını rüzgâra bırakışını izlediği, o durmadan çukurlaşan aynada tefekküre teslim olur. İşte, Eşik’te de ayna, bir uzletin, bir yüzleşmenin ve bir tecrit anının ifadesi olarak belirir:
“Her aynada yalnız kendi görünen.” Bu tenhalık, insanın kendi dehlizlerinde yitip gitmesiyle de ilişkili değil midir? Attila İlhan’ın “aynanın su yeşili derinliğinde” tanıdıklarını görmesi gibi. Bu bağlamda, Kemal Sayar’ın vurguladığı üzere, benlik, ayna tutan bir öteki olmaksızın tam olarak Bu tenhalık, insanın kendi dehlizlerinde yitip gitmesiyle de ilişkili değil midir? Attila İlhan’ın “aynanın su yeşili derinliğinde”
tanıdıklarını görmesi gibi. Bu bağlamda, Kemal Sayar’ın vurguladığı üzere, benlik, ayna tutan bir öteki olmaksızın tam olarak oluşamaz. Ona göre, birinin kalbinde yer bulmak, yalnızca sevilmek değil hayata yeniden çağrılmaktır. Bu nedenle, yalnızlık ve yüzleşme ne kadar kesifse, ötekinin bakışı ve onaylayıcı varlığı da benliğin bütünleşmesinde eşsiz bir rol oynar. İşte bu nefis muhasebesi ve hesaplaşma, başka aynalarda daha da keskin bir renge bürünür.
aynalarda daha da keskin bir renge bürünür.
Aynalarda derinleşen iç muhasebe
Necip Fazıl’ın Aynalar’ı, sıradan bir yansıtıcı olmanın çok ötesindedir; yüzüne dik dik bakan, insanı en derin iç muhasebeye çeken bir mekândır. Serkeşliğin zirveye vardığı, nefsin kendi ağırlığı altında ezildiği Paris’te, bir otel odasında aynaya bakıp “Allah’ım, beni kendimden kurtar” diye haykıran şâirin aynalarından kaçabilir mi insan? Kaçamaz! Kaçtıkça daha çok yakalanır; yakalanır ve vicdanın ulvî mahkemesine sürülür. Bir çöküş müdür bu? Yoksa metafizik bir kıstırıl- mışlık hâli mi?
“Suratımda her suç bir ayrı imza, Benmişim kendime en büyük ceza! Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!”
Ummadığı anlarda karşısına çıkan Necip Fazıl’ın aynası, münakaşa eder, çekişir, hükmünü verir, kuşatır dört bir yandan: “Gelemem, aynalar yolumu kesti.” Şâirin bu yol kesen aynası, kâh yargıçtır kâh tanık kâh delil; gösterdikçe kelepçeleyip hapseden:
“Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan”
Aynalardan firar yoktur; yüzleşme mecburidir. Lakin bazı aynalar vardır ki, insan onların karşına kendi rızasıyla geçer. İşte, İsmet Özel böyle bir iradî hesaplaşma kavşağında bulur kendini, apansız. Ruhunun peşine düşmüş zaptiyelerden kaçamayan şâir, varoluşunu ilân edişle başlar söze. ‘Celladına gülümserken şâirin çektirdiği son fotoğrafın arkasına karaladığı satırlar’, bir manifesto havası taşır:
“Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar” İsmet Özel’in bu meydan okuyan tavrı, bir kavrayışı özetler; yaşayışı, tecrübeyi ardına alan bir duruşu… Sonra tüm kimliklerinden soyunup gerçeğin aynasında asıl çehresiyle yüz yüze gelir. Ve sorar, o lahza kendine: “söyleyin aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç kaç kişi var şunun şurasında?”
Sanat, biraz da aynada gördüğümüz yansımanın peşinden gitmek değil midir? Sanatçının aynaya bakışı, sanatın fildişi kulesinden seslenişi değilse, başka ne olabilir ki?
Zamanın aynasında kırılan izler
Sırı dökülmüş kimi aynalar vardır ki, salt bir çehreyi göstermez; zamanın yarım kalmış hâtıralarının titreşen izini sürer. Bu, Andrei Tarkovsky’nin otobiyografik aynası için de böyledir. Bilinç akışı tekniğiyle hem bakılanı hem de hatırlananı gösterir. 1975 yapımı Ayna (Zerkalo), anıların, rüyâların ve parçalanmış zamanın kırılmış aynasında şekillenen, Rus yönetmenin en kapalı, en karmaşık ve en kişisel filmlerinden biridir.
Tarkovsky’nin kırılmış zaman aynalarında olduğu gibi, Cahit Sıtkı’nın “yıllar yılı dost bildiği” aynaları da zamanın acımasız izleriyle düşman kesilmiştir. Şâir Otuz Beş Yaş ‘ında, ömrün tam ortasında, kendini tanıyamamanın şaşkınlığı ve dehşeti içindedir. Zaman, şakaklarına kar yağdırmış, yüzüne kırışıklıklar ve gözlerine mor halkalar armağan etmiştir:
“Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var? Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? Ya gözler önündeki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz?”
Öldükten sonra da kendisini düşünen ve hayâlini saklayan tek varlığın aynalar olacağını terennüm eden Tarancı’nın Aynalar’ı, hazin yalnızlığının ve anlaşılma özleminin lirik hâli değil midir:
“Aynalar, aynalar, sevgili aynalar, Yok beni anlayan, seven sizin kadar…”
Zamanın ve benliğin aynasında kendini arayan tek ü tenha şâirler zinciri, Ahmet Muhip Dıranas’ta da yankı bulur. Yitirdiklerinin hasretiyle baş başa kalan Dıranas da tıpkı Tarancı gibi Aynalar’da kayıp giden gençliğini arar:
“Kaybolan gençliğimi aradığım aynalarda Ölüler dolaşıyor böğürlerinde elleri, Aynı şeyi arayan akraba hayalleri, Yalnız taze bir kadın yaşlılığı arıyor”
Bir büyünün ve yansımanın esrarına kapılan Âsaf Hâlet Çelebi, Ayna’yı hem kayboluşun hem de yok oluşun mekânı olarak görür:
“Ancak bir gün hayalin gibi seni de bu aynanın içine alıp kaybolacağım.”
Çelebi’nin Rüyalar’ında gerçek ile hayâl, görünen ile gizli arasındaki sınır bulanıklaşır. Masallardaki gibi tabiat bütün sevimliliği ve bütün güzelliğiyle belirir. Derken evren yavaşça silinir; kuşlar bile rüyânın sedef aynasında elden kayıverir. Meğer her şey bir ya- nılsamaymış! Bu oluş ve bozuluş âleminde her şey, bir anda fenâya erip kaybolabilirmiş meğer! “Aynalar görürüm aynalarda rüyalar bütün bahçeleri kuşlarıyla silinir.”