Bir Türk “Sinema Ruhu” üzerine düşünceler geliştirmeye koyulduğumuzda, tereddütlerin; kendinde özyaratı kapasitesini hissedenenelerin, bir ürlü “esas çocuk”u çıkaramamanın, bu toprağın asıl konularının içimizde gecikip durmasının vb. dibinde, kinema aygıtını “ilk biz icad edemedik” ukdesi yatıyor olabilir mi sorusu, sorgusu, hatta bir biçimde –türlü çeşit biçimde- yarası, her dem taze duruyor olabilir mi? Sanki teknik bir aşama karşısında bir nevî kendözünü rencide olmuş hissetmek, nasıl desem gelişmeler karşısında küsü yaşamak, belki de soyut bir küsülü kalmak özdurumu, yani tercüme-i hal’deki “hal” karşılığı; o anlama yakın bir duyarlılık alt çizgisi.

Bizde sinema bir türlü “mavi hattın üstündeki sebep”e yükselemiyorsa, o zaman bu yaratma cesareti eksikliğinin yeraltında dolambaçları olsa gerektir. Tam da bu noktada Fellini’nin Roma eksenli yaratma cesareti, özyaratıda romancıyla içgüdüsel, ama hiç kuşku yok tarih ve edebiyat terbiyesinden mahrum kalmamış –kendözünü ırak tutmamış; hani nerdeyse delikanlı ilk aşkın yerine göz dikmiş sinema tutkusu beni dürtmekte. İyi ama bizden kimi ona ve onun gibilere karşılık göstereceğiz? Fellini belki de şiir övünçlü bir deli sinema adamıydı. Onun sinema dili yanı şairlerdeki şiir dili soyundan bir şey oluyor.

Daha 20. yüzyılın ilk yirmi yılında bir Charlie Chaplin örneği var. Geliştirdiği Şarlo karakteri ultra modern bir yeni sanat çığırında, sinemayı edebiyatın paraleline yerleştiren bir iç dünya çilingiri işlevindedir bence. Şarlo tiplemesinde pedagojideki temel bulgulardan bir tanesini sinemadaki bu erken irtifaya uygulayabiliriz. O da şu: Soğuk Sempati. Çocuk psikolojisinde varlığı ortaya konulmuştur ki: çocuklar bir şey ile ilgilendiklerinde onu gözlemeye başlarlar. Gözlem altına alırlar. Aynı kediciklerde olduğu gibi. Mesafeli ilgi. Bilim diyor ki: bu mesafe iledir ki sempati, sürecin ileri bir yerinde. Emphaty’e evrilir. Ben kendi payıma bunu son derece şiirsel bulmuşumdur. Çocuk nesne veya olguyla bir aşk iletişimi kurmaya başlar. Şimdi aşırı bir şey söyleyeceğim. İlk dönemlerin –mecburen- sessiz sineması tam da şu soğuk sempati – empati ve sonuç: Dil aşamalarını içermektedir. Çocuk da ağzından ilk sözcük çıkana kadar gün 25 saat gözler, içinden sorar, arıyordur, çocuk metafizik bir ciddiyete sahiptir. Belki fıtratındaki yetenek c-veya yeteneklerin ne’liğini, nereye’liğini arıyordur. Ünsal Oskay ne güzel demiş: “yıkanmasını sevmeyen çocuklar olalım.” Yani çocukların işi başından aşkındır. Onların deliceliklerine kalkıp da yaramazlık demeye hakkımız yok. Oysa ne hoş ve dolu sözcüktür: afacan!..

Görüntüleri ân’ın elinden çekip alan aygıt yani ‘fotografi’ makinası icad olmasaydı geçicilik hissimiz hızlı akışına devam edecekti. Bellek ve ağız, saltanatına devam edecekti.

Derken zamanda bir durak geldi, insanlar olayları yazmaya başladılar. Ondan evveli bugün değerini bilmez hale düştüğümüz Ezber geriye düştü. Bölünmüş hatta Parçalanmış Benlik dediğimiz, makina egemen çağımızda bölüntüsüz, sanatkâr modelinin yerini, algısı bütünü kapsayamayan sanatçı tutukluğu alır oldu.

Bağlamımız sinema, bir soru daha. Sinema, özbenlikte biri biriyle iletişim halinde yaşayan yetileri birbirinden men mi eder? Yani bir darbe de sinema mı indirir insanoğluna. O insan ki mercek, dürbün, uzayın derinliklerini gözleten teleskopsuz makrokosmos karşısında aciz kalmamıştı. Kendisi estetiğe yakın tutan bir hayranlıkta, geceleri ay ve yıldızlarla yaşıyordu. Saniyede 24 kare ile insan fizyolojisinde bir yasayı keşfeden mucitler aygıtı sundular, geçen zamanın kılığı elimizdeydi artık.

Türkiye’de sinemanın tarihi yüz yılı bulmuştur. Osmanlı ordusunda subay olan Fuat (Uzkınay)ın Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı bir belgeseldi. Yıl 1914. ABD ve Fransa’daki ilklerden yaklaşık yirmi yıl sonra. O kadar da gecikme sayılmamalı, çünkü kinema aygıtını icad edenler elbette ön almış olacaklardı. Teknik icatlar bizde başlangıçta şok diyebileceğimiz bir etki uyandıragelmiştir. Günümüzde ve hala yerli otomobil konusu devam etmektedir. 1970’lerde bir firma Anadol markasıyla ticarî ortamda ilk defa görünmüş, ancak modelin arkası gelmemişti. Dış endüstriyel üreticilerin oyunları yer alır arkasında ve bunu herkes bilmektedir. 1960’da 27 Mayıs hükümet darbesiyle birlikte ilk yerli otomobilin imaline –simge olarak- soyunulmuş, ilk dörttekerliye Devrim ismi verilmiştir. Bu aşırı-psikolojik bir edim idi. Dünyanın hiç bir yerinde “Revolurion” markası görülmemiştir ve görüleceğini de sanmıyorum.

Fransız şirketi Pathé Fréres’in Türkiye temsilcisi olan Romanyalı Sigmund Weinberg 1916’da, 1915’te Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından kurulan Ordu Film Merkezi (OFM) için Himmet Ağa’nın İzdivacı’nı çekmeye başladıysa da bu ‘ilk’ uzun metrajlı Türk filmi Birinci Dünya Savaşı sona erinceye dek bitirilemedi. Savaş ortamının doğal etkisi tabiî. Bir çıkma: Tuhaf bir biçimde tiyatro alanında ilk kabul edilen eser de yine izdivaç izleği çevresinde döner: Şinasi’nin Şair Evlenmesi. Seferberlik’ten sonra bu defa Millî Müdafaa Cemiyeti tarafından yapılmış iki film olmuş: Genç gazeteci Sedat Simavî’nin yönettiği Pençe (1917) ve Casus (1917). İlk yerli yönetmen de böylelikle Sedat Simavî görünmekte. 1922’de bu kez genç tiyatrocu Muhsin Ertuğrul, Kemal Film (2 yıl yaşamış olduğu yazılıdır.) adına dört film çekti. Kendisi Almanya’da ünlü bir yönetmenin asistanlığında bulunacaktı. Bu filmler: İstanbul’da Bir Faci-i Aşk (1922), Boğaziçi Esrarı (1922), Ateşten Gömlek (1923) –senaryosu Halide Edib Adıvar’ın aynı adlı romanından ve 1923’te ikinci ve son filmi Kızkulesi’nde Facia (1923).

Geoffrey Nowell-Smith’in Dünya Sinema Tarihi 1 ‘nin Türk Sineması ekine bir yazı veren Yusuf Kaplan’ın bakışı bir yargı getiriyor:

“Ertuğrul, sonraki yirmi yıl boyun­ca film yapımına egemen olacak ve Türk sinemasını daha sonra yanlış olduğu anlaşılan bir yöne sokacaktı. Bu ilk dönemde yapılan altı uzun metrajlı filmden beşi sahne eserlerin­den uyarlanmıştı ve dört yönetmen­den üçü tiyatro yönetmeniydi. Ve bu olgu, Türk sinemasının geleceğini belirliyordu. ”

Bu hükme katılıyoruz. Evet, Türk sinemasının başlangıcında adetâ bir imalât hatası vardır. Neyin eksikliği ve/ya yokluğu… Sorunsalı getiren ne gibi şeyler söze konu…

Yeni bir devlet kuranlar -hele bir İstiklâl Savaşı olduğunda- işleri kolaydı diyemeyiz. Esas meseleler ve onlar yerli yerine oturduktan sonra, sanat ve estetik alanına yüzlerini dönebil­irler. 1776’da bağımsızlık savaşını kazanan Avrupa kaynaklı Amerikan halkları eğitim ve kültür alanında daha geliştirici bir devlet politikasına muhatap oluyorlardı. 1815’lerde Boston’da başlatılmış bir dergi bugün halâ çıkmaya devam ediyorsa, bu bir farktır. Bir kere, alfabelerinin değişmesi gibi bir garip olayı yaşamadılar. Bizimkine benzer şeyler başına gelen İran’da bir alfabe krizi çıkmadı meselâ.

Evet, Cumhuriyet’in sanat yelpazesinde sinema varla-yok- arası. Önce bunu görmek gerek. Devrimler için onca bütçeler sarfolunurken, opera çağdaşlığın bir üstün simgesi, tiyatro (İstanbul’un devamı olma görünümü yok değildir.) devle­tin eni konu ağırlık verdiği görsel bir sanat iken, sinemaya devletin önem vermediği apaçık ortadadır. Ankara’da bir sinema okulu açılmamışlığı üstünde neden durulmamıştır ve durulmamaktadır. Sinema çok yavaş ilerleme içinde kalmıştır. Yani sinema gelişmemişti.

Çünkü itiraf edilse de edilmese de bir gerçek vardır. Cumhuriyet sinemayı göze alamamıştır. Olabilir ya, belki de korkuluyordu. Herhalde Türk sinemacıları da Fransız, Alman, Amerikan vb. meslektaşları gibi toplumlarının tarihine de eğileceklerdi. Kâh Rus yönetmenlerini örnek alarak kâh kendi öz bakışlarından hareket ederek. Ama Osmanlı’ya Selçuklu’ya ilgi duymayı nasıl göze alsınları… Cevat Şakir (Kabaağaçlı) bir karikatür yüzünden İstiklâl Mahkemesini boylamışken…

Bu yazıyı paylaşın