Şair çokluk içinde yalnız ve anlaşılmazdır. Ömrünce ördüğü kozanın herhangi bir yerine gizlediği sırrı ifşa etmemek için, kelimelerle oyunlar kurar. Sırrın sahibi olmak, bilinmezlik zırhına bürünmektir bazen. Sır tutmak diri kalmaktır. Şair, sırlar peşinde koşan bir ceylandır. Uzun yolculuklarında yakaladıklarını bir anda harcamak istemez. O nedenle anlaşılmazlık gibi bir hakkı da vardır. İşin zor olanının peşinde olmak demek çileyle bir ömür geçirmek demektir. Çile ve zorluk ya da acı ve yoksulluk şiiri besler. Aynı zamanda sürgün, gurbet, sıla ve aşk şiirin boy veren filizleridir. Bir işin müphemliği ilgi çeker. Aşikâr olanda kıymet yoktur. Göz önünde üryan olan şey, insanda his, duygu ya da başka bir şey hissettirmez. Gizemlilik kaybolduğu için değerini yitirir. Gizemlilikte çekicilik vardır. İlgiyi üzerinde toplar. Değeri artar. Değer kaybını önlemek için belki de şair kendince okuyucuyu meşgul ederek alanını genişletir. Anlaşılmaz tabiriyle aslında kişi kendi sığlığını, yüzeyselliğini de itiraf etmektedir.
Biraz emek vermek gerekiyor. Emek verilen değerin kıymeti tartışılmaz. Emek işi kıymetlendirir. Şiir de öyledir. Biraz daha dikkatli okumak, biraz daha lügatlerin sayfalarına yönelmek, biraz daha dikkatli okuyucu olmayı gerektiriyor şiir. Her bir kelimesinde yeni bir dünya, yeni bir anlam, yeni bir his ve yeni bir söyleyiş deneyen şair, hafızaları beslemek niyetindedir. O nedenle seçtiği kelimelerden kurduğu düşler, kişiye özel düşlerdir. Her okuyucu kendi düşlerini arar şiirde. Okuyucunun kendisine ait bulduğu iç ses, yüreklerin şekillenmesini, harmanlanmasını sağlar. Bu durum, şiirin soylulaşmasına zemin hazırlar. Yani şiir ile okuyucu arasında kurulan bağ önemli bir bağdır.
Şiir, çılgın bir ata binmektir. Kimi zaman çok uysal, kimi zaman deli fişek ve kimi anlarda bir kurşun kadar öldürücü, belki de bir kılıç gibi keskindir. Öyle anlar vardır ki en zarif gül tomurcuğu, lale ve sümbül kokulu, bir kelebek kanadı hafifliğince latif, ince, çekici ve büyüleyicidir. İnsanın iç dünyasında değişimler yaşatan, aklını başından aldıran romantizmin tılsımlı sözcüsüdür şiir. Burada ki tılsım sözcüğüne büyüleyici söz anlamı pekâlâ yüklenebilir. Tılsım, büyü aynıyla sır kelimesini de peşinen yanında taşır. Sırrı, ruhun idraki olarak düşünebiliriz. Şiir idrake dokunmalıdır ki etkili ve kalıcı olabilsin. Bu yola giren şairin işi zordur. Zorlukları göze alabilen şair, sürekli olarak kelimelerle, mısralarla, rüyalarla ve hayallerle oyunlar kurar.
Sahi ilk şiire tutunduğumda ne hissetmiştim? Ya da ne yaptığının farkında mıdır insan, o ilk şiir atına bindiğinde? Şiir, aynı çekiciliğiyle yaklaşmış mıdır şair adayına? Eğer yaklaşmış ise o nedenle midir o gün bu gündür bırakamayışı bir daha şiiri? Bu durumda şiiri bırakmış olanların durumu nedir öyleyse?
Bu ve buna benzer soruları çoğaltmak mümkündür. Belki de şiirle temas kurmuş olmanın farkında olanla olmayanın ayrımını konuşmuş oluyoruz. Farkında olanla tılsım devam ediyor. Şiir kendisiyle ilgi kuranı bırakmıyor bir daha. Tıpkı aşk gibidir şiirin varlığı. Aşka tutulan bir ömür onu yüreğinde taşıyor. Konuşsa da konuşmasa da, yazsa da yazmasa da aşk hep bir tarafında var olmayı sürdürüyor. ‘Şiir, sözcüklerin dinidir’ dediğinde Mallarme çok özel bir ifadeyi kullandığının kuşkusuz farkındaydı. Bu cümleden sonra geriye çekilip vay be! Bunu söyleyen ben miyim gibilerinden bir şeyler söylemiş olmalı. Şiir, gerçekten de öyledir. Sözcüklerin en gizemli, çekici, besleyici olanlarıyla şiir kendisini var ediyor. Dolayısıyla kendisini önemsetiyor. ‘Şiir, büyük zekâların rüyalarıdır’ derken Lamartine bundan farklı bir şey söylemiş olmuyordu kanaatimce. Olsa olsa şiir büyük bir zekânın ürünüdür. İçerisinde hissin, duygunun barındığı zekâdır şiir. O nedenle şiirin varlığı kendiliğinden insanla eş değer haline geliyor. Şiirin içerisinde var olan çekicilik şairi de farklılaştırıyor. Ayrıcalıklı bir durumla karşı karşıya bırakıyor. Böylelikle hem şiir hem de şair ayrıcalıklı, seçkin bir tarza, duruşa, kavrayışa giderek ulaşıyor. Sıradanlıktan giderek sıyrılıyor. Bunu yaparken yalnızlık tercihiyle yapmıyor. Şirin ahengi, taşıyıcı unsuru, imgelerle kurduğu coşku ve çeşitlilik kendiliğinden bunu sağlamış oluyor. İlk şiirle kelimelerin tutsaklığını benimseyen yolcu farkında olmadan kendini şiirin kollarına teslim etmiş oluyor. Bundan sonraki ömrü şiirin peşinden koşmaya kalıyor. Samimiyeti, çabası, okumaları, gözlemleri bu koşuda kolaylaştırıcı rol oynuyor. Benim şiirle yolculuğum böylesi öyküleri içinde barındırıyor.
Şiir, güneşle birlikte toprağın uyanışıdır. Tanrı şairi desteklemeseydi şiir var olmazdı. İlhamın arka yüzü belki de Tanrıya ait olandır. Valery’nin ‘İlk dize Tanrı’dandır’ sözü burada haklı duruyor. İlahi gücün desteğini şair en başından beri almış gözüküyor. Bu bir ilhamdır başkaca bir şey de değildir. İlhamı yakalayışın gücüyle iyi şiir kendisini ortaya koyar. Aslında şair, kendi sesini duymak için şiir yazar. Kendi sesini eğitmek ve güzelleştirmek için vadilerde, dağlarda, okyanuslarda, akıl almaz yerlerde gezer. Şiirini beslerken yakalandığı yağmurlarda fırtınaları, şimşekleri göze alır. Bu durum şiirin demlenme sırasındaki aşka olan tutkusuyla elektriklenmesinden başka bir şey değildir. Bu elektrik çarpması kimi zaman yangınlara neden olur ki burada aşkın vazgeçilmez yakıcılığı şiirin kelimeleriyle hayat bulur. Böylelikle darası alınmış şiire ulaşır. Şair kendisinden başkasına yardım etmenin ötesinde aslında kendisiyle meşgul olmak için çırpınmaktadır. Şiirin toplumsal gücü, bireylere etkisinden daha çoktur. Kişileri tek başına uyandırırken toplumu ayağa kaldırabilir. Eyleme dönüşebilir şiir. Toplumsal hareketliliği ateşleyerek şiir eylemleşir. Farkında olunsun ya da olunmasın şiir, kimi zaman bir ordu gücündedir. Şiirin gücünü hafife almak savaşı kaybetmektir.
Şair ölse de yaşayan şiir, şairini de yaşatmayı becerir. O nedenle hafızaları süsleyen, salonlarda okunan şiirlerin birçokları duygusallıklarımızı ön plana çıkarmakla birlikte toplumsal kaynaşmanın da nedenidir. Salon şiirlerinin ötesinde varlığını sürdüren şiirler, hayatları boyunca meşhur olacakları bir anı ve zamanı bekler. Bu bekleyiş şiirin yaşama umududur. Şairlerin ölümleriyle şiirlerinin hayatın içine karışması oranında yaşama şanslarının olduğunu da söylemeliyiz. Bu pek az şairin yakaladığı unvandır. Ölüm sonrası varlık unvanıdır bu. Şiirleri o kadar güçlüdür ki, hayatın içinde varlılarını her zaman hissedersiniz. Her sohbette, her yazıda, her oturumda aranızdadır bu tür şairler.
Not: Recep Garip ağabeyimiz bu yazıyı Poetika konulu sayımız için kaleme almıştı. Tasarım yenilenmesi sürecindeki teknik bir hatadan ötürü bu sayıda yayınlamak zorunda kaldık. Her talebimizde öncü olan şair ağabeyimizden özür diliyor, siz değerli okurlarımızı gecikerek de olsa onun şiire bakışı, şiir hakkındaki görüşleriyle buluşturuyor, özellikle genç şairlerin istifadesine sunuyoruz. (Salih Uçak- Selami Şimşek)