-Hadi yavrum deh, taşıyıver bir zahmet şuncağızı Sislikır’a! Saman torbasına da bakma ters ters, tarlada yersin gayri…

Osman Emmi, keten yular ipinden tutarak Sislikır’a doğru yola düşeli neredeyse bir saat oluyordu. Bu bölgede buralara Sislikır derlerdi. Osman Emmi, babasından öğrenmişti buraların adını. Babası da belki babasından. Ne bileyim işte, nasıl ve niçin söylenmeye başlanmış, söylene söylene gelivermiş öylece. Osman Emmi’ye hem tarlasının adı, hem bu mıntıkanın adı oluvermiş. Ova başlangıcında, yarısı düz, yarısı on beş yirmi derece tatlı bayır, beş-altı dönüm bir tarla. Bayır başlangıcında bir koca ahlât, aşağısında bir koca meşe palamudu. Palamut ağacının buralarda işi ne demeyin, yetişmiş işte. Zaten meşe belli yükseltilerde yetişir, çok yükseklerde ya da alçaklarda yetişmez. Böyle bir yer demek ki Sislikır…

-Çüşşş, dedi Sislikır’ın ortalarına gelince Osman Emmi. Şu eşeğe de bir isim verseydik iyi olurdu da, kalıversin evrensel adıyla şimdilik. Zıngadak duruverdi hayvan, itaatkâr. Osman Emmi, yanlara sarkık buğday çuvallarını semerden çözüverdi. Aynı anda tırs diye düştü çuvallar iki yanına, eşeğin.

-Hadi bakalım, rahatladın, dedi içine azıcık arpa taneleri serpilmiş saman torbasını eşeğin önüne uzatırken. Teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. (Bizim köyde ineği sağdıktan sonra gözünü kaşını okşayıp “Sağol, Allah razı olsun!” derdi yüz bir yaşında ötelere göçmüş ninem. Bu ne ince bir nezakettir kardeşim. Şimdi bunu sütü marketteki kutuda tanıyan kent çocuklarına nasıl anlatayım yahu!)

Artık dağ ardına seğirtmiş ikindi güneşine baktı. Birkaç kuş telaşla uçarak geçti önünden. Derin sessizlikte kanat sesleri rahatça duyuluyordu. Sessizliğin çığlık attığı yer diyebiliriz pekâlâ Sislikır’a. Kulak kesilseydi eşeğin saman şapırtılarını bile duyabilirdi Osman Emmi…

Sislikır’da buğday ekenler, tohumluğunu hep böyle getirir, saçana kadar da toprağa gömerlerdi. Kurttan kuştan muhafazalı, emin yerdi toprak. Getirdiği çapayla iki çuvalın sığacağı bir boşluk yaptı önce. Sonra çuvalları ağızları sıkıca bağlı, özenle, yan yana yerleştiriverdi. Sincaplar mincaplar eşeler belki diye de kalınca tuttu örteceği toprağı. Ola ki bakanlar orada bir nesne gömülü diyemezlerdi.

Sislikır’dan eşeğin sırtında döndü köye. Bu dönüşler tam on gün sürdü. On günde evirildi toprak sarıdan siyaha yakın kahverengiye. Alın teri çizgisi kalınlaştı biraz daha, örtü gibi serildi umutlar Sislikır’a ve her yere. Nice kuşlar inip kalktı, nice yeller esti. Gökyüzü, nice tablolar çizdi hayran olunacak. Osman Emmi bu tabloları görmedi. Sadece bilmem kaç kez başını kaldırıp baktı yağmur var mı havada diye…

Onuncu günün ikindisinde, sırtını meşe ağacına vermiş, Sislikır’a bakarken birden düşüverdi aklına tohumluk buğday çuvallarını neresine gömdüğü. Eşit parçalarla evirilmiş kahverengi toprak çizgi çizgi serilmiş, Sislikır’ın her yeri aynı oluvermişti. “Bir işaret koysaydım, bir dal batırsaydım keşke!” dedi kendi kendine. Keşkeler sonucu değiştiremezdi. Keşkesiz hayat rahat hayattı da, her durumun sonucunu kestirememezlik gibi bir özelliği de vardı insanoğlunun. Sislikır’a geç gelmiş kuşlar, evirilmiş toprak dizilerinin arasında görünüp kayboluyorlar, kısa uçuşlar yaparak kondukları yerlerin dört yanını kolaçan ediyorlardı.

Yatsı namazından sonra doksan üç yaşındaki Bekir Dede, titrek löküs ışığının altında oturanlara, önünde durup gölge yapmasınlar diye şöyle bir elini kaldırıp indirdikten sonra konuştu:

-Kolayı var be Osman! Eşeğin aklını kullanacan. Allah eşeği insanın işini kolaylaştırsın diye yaratmış. Dilinden anlayıp söylemen lazım. Arpasını samanla karışık yükle. Götürdüğün buğday çuvalları gibi bağla. Deh de var Sislikır’a. Eşeğin durduğu yerin sağ tarafını kaz, çuvallarını çıkar, ek!

-Bulur mu ki Bekir Dayı?

-Bulur bulur, dedi Bekir Dede. Hele bak gör yarın!

Sislikır’ın kuzey köşesinden çıkardığı çuvallardan heybesine buğday koyarken “Eşek kadar aklım yokmuş!” diye geçiriyordu içinden Osman Emmi. “Bismillah” dedi, “Rabbi yesir”i okudu, sığındı, avuç avuç saçmaya başladı.