“Sözün Büyüsü” adlı eserinde Sırrı Er, konuşmanın değişik tanımlarını verir. “Konuşma bir kimsenin başka bir kimseye veya bir dinleyici topluluğu karşısında söylediği sözlerdir” ‘Konuşma, bir insanın başka bir insana ya da topluluğa duygu ve düşüncelerini sözle anlatmasıdır.’ ‘Duygu ve düşüncelerimizi, görüp yaşadıklarımızı karşımızdakilere sözle nakletme işidir.”(1) şeklindeki karşılıklar yüzlerce tanım ve tarifin sadece birkaçıdır. Diğer onlarca tarif bu çerçeveyi aşmaz. Bu kadar mı? Konuşmak farklı maksat ve kapsamları gerçekleştirmek için kişiler arası söz alışverişi midir sadece? Konuşmak anlayanın vakıf olabileceği birbirimize seslenme, sesle iletişim kurma veya paylaşma biçimi midir yalnızca? Konuşulanın daha da önemlisi konuşlanmamızı gerektiren içeriğin, düşündüklerimizin veya düşünemediklerimizin, karşılıklı psikolojik durumumuzun, aktif veya pasif konumumuzun, kaygılarımızın, korku veya sevgilerimizin, kullandığımız dilin ifade imkânının, bunlar gibi daha birçok unsurun belirleyici etkisi, konuşma eylem veya faaliyetinden ayrı düşünülemez. Bu mahiyetiyle konuşmanın etkisini artıran veya azaltan çeşitli unsurlar vardır.
Konuşma sadece sözle, kelimelerle olmaz. Hatta sadece onları telaffuz etme becerileri, kelimelerin sıcaklığı, soğukluğu, sertliği, güçlü yardımcı unsurlar olarak jest ve mimikler, lisandan ayrı kullandığımız vücut dili, öfke, sevgi, şiddet gibi duyguların, ait olduğumuz veya olmadığımız kültürün, geleneğin, inancın dili, her şey her şey konuşmanın yapısını doğrudan etkileyen unsur ve etkenlerdir. Neredeyse hayat ve varlıkla ilgili içimizde ve dışımızda var olan bütün şeyler konuşmaya dâhil olur. Konuşmanın kültür boyutuna, hemen herkesin kabul ettiği fonetik ve semantik açımlamadan sonra değinelim. Davutoğlu, çoğu zaman konuşmanın yönünü ve işleyişini doğrudan etkileyen önemli bir konuya farklı bir bakış getirir. “Düşünmeden farklı olarak, biri biraz daha etken (konuşan) diğeri biraz daha edilgen (dinleyen) en az iki taraf gerektiren bir faaliyet” olduğu esprisine dikkat çektikten sonra adeta retorik üzerine analizler yapıyor gibi şunları yazar: “Ancak bir tarafın edilgen görünmesi, bu tarafın belirleyici bir etkide bulunmaması anlamına gelmez. Aksine muhatap konuşan öznenin yansıması gibidir. Muhatap sadece pasif bir dinleyici değil, aynı zamanda aktif bir konuşturandır. Cicero’nun kendine muhatap aldığı söylenen deniz dalgaları dahi konuşan özneyi etkileme kabiliyetine sahipti.”(2)
Maviş, konuşmanın bir sanat olduğunu söylerken bize antik ve orta zamanları düşündürür.(3) Berger ise ne söylediğimizin, konuştuğumuz kişi ya da kişiler ve onlardan beklediğimiz cevaplarla yakından bağlantılı olduğunu söyler.(4) Bir anlamda karşılıklı söz alış verişi anlamlarına gelen bütün bu tanım, tarif ve yaklaşımların hepsi doğrudur. Ancak konuşmanın hayat formu içinde var olduğu durumlarda ‘anlaşma’ asıl amaç olarak öne çıkmaz. Hatta varlık ve hayat formu içinde konuşma, fonetik değerlerin ötesinde anlama ve amaca yönelir. Bütün bu varoluş hareketlerimiz konuşmakla mümkündür evet ama konuşmak asıl anlamıyla karşılıklı söz alışverişiyle ilgili değildir. Daha doğrusu öncelikli anlamıyla bu değildir. Konuşmak karşılıklı söz atıp tutmak hiç değildir. Bu mahiyetiyle konuşmak asıl olan konuşmanın bir yansıması, bir alt kategorisidir. Doğrusu ben bu düşüncelere hiç ummadığım bir anda ve yerde vardım: Asteğmen olarak askerliğimi yaptığım sırada, bağlı olduğumuz alayın komutanının değişimi, sancak devir teslim töreni ile yapıldı. O törende Alayımızın tarihinin yazılı olduğu metni okuma görevi bana verildi. Metinde birliğimizin hangi tarihte, hangi nedenlerle bu bölgeye ‘konuşlandığı’ yazılıydı. ‘Konuşlanmak’tan hareketle konuşmayı bir kez daha düşündüm. Konmak, konuşlanmak ve konuşmak! Evet bu kelime konmak kökünden geliyor olabilirdi ama etimolojik bağlantıları ve bununla irtibatlı olarak anlam kökleri nerelere uzayabilirdi? Bulduğum ilk fırsatta araştırdım. Tuncer Gülensoy, Türkçe’nin Köken Bilgisi Sözlüğü’nde ‘konuşmak’ kelimesinin anlamını ‘konuşlanmak’la irtibatlı olarak ‘konuş’un birlikte konmak, birlikte oturmak, oturuşmak olduğunu, ‘Bir dilin kelimeleriyle düşüncesini anlatmak’ şeklinde verir.(5) Eyuboğlu ise, konuşmak kelimesinin konmaktan (Bir yere oturmak, yerleşmek) geldiğini, anlam genişlemesiyle ‘karşılıklı oturarak söyleşmek, birbirine söz söylemek şeklinde bir kullanım karşılığı kazandığını ifade eder. “Kon kökü doğal bir olayı, kişinin gövdesiyle bağlantılı bir olayı içerir. Uş, iş, üş, ış orta ekleri, eylemin karşılıklı iki özne arasında geçtiğini bildirir, etkene dönüşü yansıtır. Vuruşmak (karşılıklı olarak birbirine vurmak) Görüşmek (karşılıklı olarak birbirini görmek) gibi.(6) “Konuş-mak: birlikte yakın yerlere konmak, yerleşmek” fiiline dayanan ve eski Türkçede “konşu, konşı…” gibi değişik şekillerde telaffuz edilen “komşu” kelimesi, bilindiği üzere, evleri birbirine yakın veya bitişik kimseler için kullanılır. Ancak geleneğimizde komşu, evlerin yakınlığı manasının ötesinde bir anlama sahiptir. O da paylaşım, dayanışma ve gönül yakınlığıdır.”(7)
Anlaşılacağı gibi konuşmak konumla, karşılıklı konumlanma ve konuşlanmayla ilgilidir. Hatta konuşmak, ilk ve esas anlamıyla karşılıklı veya birbirlerinin konumuna göre konmak yani ‘konuşlanmak’ demektir. Kültürün hayata, hayatın kültüre eklenme katlarını göz önünde tutarak anlam derinliğine vukuf olmak için kelimenin üzerindeki perdeyi biraz aralamak gerekir: Kuş konar. Konmasını gerektiren durumda en uygun bir dala veya yere konar. Konması için seçilen yer, kendi varlığı, yaşantısı, o anki ihtiyacı için en uygun yerdir. Kelebekler, böcekler, arılar da konar. Her bir konmanın amaçsallığı, önceliği farklıdır. Her bir konma farklı arayışlar, amaçlar içindir. Her varlık, bu arada ve bunlarla birlikte insan, varlığını en iyi hissedeceği, hayatı en sorunsuz yaşayacağı bir yere konar, yani yerleşir. Bu arada kevniyat, tekevvün, imkân türevleriyle birlikte düşünüldüğünde mekân boyutu ile yerin, yerleşmenin doğrudan varlık ve varoluşla irtibatı kolaylıkla anlaşılır.
Türkler konar-göçer kavimlerdi. Bununla hayatlarını idame ettirmek için elverişli mekânlar aradıklarını, buldukları uygun bir yer ve zamanda konduklarını yani yerleştiklerini ifade ediyoruz. Konar-göçer kavimlerin yerleşmelerinde coğrafya, siyasal durum, iklim, demografik yapı etkili olur. Tek yanlı ve şartlardan bağımsız bir yerleşme, konma(k) olur. Ama diğer koşulları hususen de birlikte yaşayacağınız komşuları da düşünerek yaptığınız yerleşme, tam manasıyla konuş(lan)madır. Yani konumunuzu başka konumlara göre belirliyorsunuz. Öyle bir yerde durmalı, öyle bir yere konmalı, konumlanmalısınız ki, varlığınız güç ve anlam kazansın; orada huzur, zenginlik bulasınız. Hayata, varlığa bakışınız derinlik, incelik, genişlik kazansız. Kazanım ve edinimleriniz aklınıza, duygunuza, ruhunuza, bütün bir hayatınıza yansısın. Kültürlenmiş olun. Aklınız, bilginiz, duygunuz, anlayışınız, diliniz, dimağınız canlansın. Aynı şekilde öyle bir yerde ve öyle bir tarzla konumlanın ki, varlığınız sizin dışınızdakiler için de farklı bir boyuta, unsura, seçeneğe dönüşsün. İyiliği, güzelliği tamamlayıcı bir unsur olmuş olasınız. Bulunduğunuz yerle güzelleşin, bulunduğunuz yeri güzelleştirin. Uyumsuz, aykırı, göze batan, iğreti duruş ve yaklaşımlarla sağlıklı konuşlanma olmaz. Öyle bir konuşlanmada siz de rahat olamazsınız. Özetle başka konumlar sizin konumlanmanızda etkili, belirleyici sebep oluyor. Konmaktan konu, konut, konşu (sonradan komşu) ve elbette konuşmak, konuşlanmak gibi kelimeler türetmişiz. Burada ilk tespit etmemiz gereken konuşmanın konumla ilgili olduğudur.
Konumlanma uzun ölçme ve değerlendirmeler sonrası bir yerde karar kılmaktır. Karar kılınan sadece yer değil, bir düşünce, bir çalışma, duyarlık, tasavvur da olabilir. Toplumlar milletler için düşündüğümüzde konumumuzu belirleyen aidiyetler ortaya çıkar. Kültürel, geleneksel, dinsel aidiyetler. Yaşadığımız hayat, kullandığımız dil, sahip olduğumuz kültür, aidiyetlerimiz, yani şahsi olarak veya toplum olarak karar kıldığımız kök değerlerimizdir. Konum bilinci bu anlam haritasının farkında olmakla mümkündür. Ben neredeyim, niçin buradayım? Ben nerede değilim, niçin orada değilim? Bulunduğum yerle, orada bulunma sebebimi, amacımla konumumu anlamlı kılarım. Konuşmalarım da büyük ölçüde bulunduğum yerle anlam, önem kazanır. Konuşmanın ve sözün bağlamı biraz da bu uyum ve ayarlarla oluşur. Anlam büyük ölçüde bağlamla oluşur. Bir söz tek başına anlamlı veya anlamsız olmaz. Kullanım ortamından, siyak ve sibakından koparılmış bir söz, müzelerde teşhir edilen eşyalar gibi işlevsizleşir. Söz, konuşma, konum, varlık, anlam ve önemleri birbirine bağlı oluşan ve gelişen katlardır. Bağlam, bütün bu katların hepsiyle ilişkilidir. Her sözü her konumda söyleyemezsiniz. Konumun önem ve ağırlığına göre söz de önem ve ağırlık kazanır. Her söz her yerde aynı etkiyi oluşturmaz. Söz anlamını büyük ölçüde zeminini, zamanını bulması, doldurmasıyla ilgilidir. Anlamı var eden ilk aşama, ilk ortam budur. Varlığın anlamını oluşturan bağlamsal gerçeklik. Bağlamından koparılan söz, gerçekliğinden, anlamını oluşturan bağlardan koparılmıştır. Zamanında ve zemininde söylenmiş basit bir söz anlamını bulur. Zamansız, zeminsiz söz de ne kadar anlamlı olsa saçma gelir, saçma görünür. Çoğu anlamsızlıklar sözün zamanını, zeminini bulamaması ile açıklanabilir. Arada bir kopma olursa, ya söz, ya konumunuz hafifler, saçmalık ölçüsünde değersizleşebilir. Konumunuz size, siz konumunuza anlam ve değer katamaz olursunuz. Sıkıntı, giderek varoluşsal aidiyet ilişkisini zedeleyici mahiyet kazanabilir. Cisminiz burada ama aklınız başka yerdedir. Anakroniye benzer bir şaşırma, kayma yaşarsınız. Sözünüz, açınız bulunduğunuz zaman ve mekânla, o zaman ve mekânın insanlarıyla örtüşmez; belki bir irtibat noktası bile kalmaz. Ontolojik, epistemolojik konumla ilgili bir durumdur bu. Konumunuzdan kaynaklanan gerçeklikle çelişik gözüken bu tutum, arzu edilmeyecek tarzda iletişim imkânını daraltıcı riskler içerir. Bir iyilikten veya kötülükten değil riskten söz ediyorum. Olmanız gereken yer ve zamanda olmadığınızı, olması gerekenlerin olmadığını görmek, genel bir yanlışın önüne geçmek gibi ağır, asil bir çabanın, çıkışın, zamanları, mekânları zorlayan eylemine de dönüşebilir. Riskler, imkânlar her zaman olmuştur, olacaktır. Varoluş hakikati ve samimiyeti, bazen etkin bazen edilgen olarak insanın zaman ve mekânla ilişki biçimini belirler. Fark etme bilincinin değişen seviyelerine göre, bazen zamanı yüklenir, donanırız. Zamanla konuşuruz, zamanı konuşuruz, güzelleşiriz. Bazen de zamanı doldurur, zamana yükleme yaparız, zamana konuşuruz, zaman güzelleşir. En yüzeyselden en derine kadar bütün bu değişkenler, bizi konuşmaya mecbur eden ontolojik konumlanmamızla doğrudan ilgilidir. Kim nerede bulunuyor veya duruyorsa, oranın dili ve hakikatiyle konuşur. Ontolojik enlem ve boylamımız ontolojik anlamım dünyamızın kodlarını da belirler. Zihnin de sözün de asıl konumlanışı asıl bağlamı budur.
Zihnim, ruhum belli bir anlam alanında konumlanmışsa işte o zaman konuşmaya uygun imkân bulur, hak kazanırım. Konuşmak zaten bir hakikati karşındaki veya yanındaki insana kendi bulunduğun yerden nasıl gördüğünü anlatmaktır.Aynı şeyi konuşan diğerleri (başkası, öteki) de yapar. Böylece hakikatin farklı açılardan algılanışı, görünüşü ortaya konmuş olur. Herkesin hakikati kendisi için önemli, önceliklidir. Benim hakikatim diğerini bağlamaz. Çünkü hakikatimi oluşturan ilk zemin, bulunduğum yerdir. Buranın açısıyla orayı görebilirim, orayla ve onunla düşüncelerimi de paylaşabilirim, oradan ve başka açılardan, başka nazarlardan nasıl göründüğümü de merak edebilirim. Tecessüsüm saf insanî merakın ötesine geçerek kendimi daha iyi, daha olgun gerçekleştirmeme yardımcı olabilir, olmalıdır da. Konuşmak ve konuşlanmanın varoluşu ve kültürü karşılıklı güçlü kılmak gibi bir amacı vardır; zaten bunu anlatmaya çalışıyorum. Buranın gerçekliğiyle orayı ve oradakini sınırlayamam, ama anlamaya çalışırım. Anlamak, bireysel, saygın, kişilikli bir çabadır. Anlamak naif, nezih bireyselliğin iyi niyetli yönelişi, arayışıdır. Anlamak başka değer ve ölçüye teslim olmak değil, başka yaklaşımları zihnimizin anlamlandırmasına uygun veya uyumlu hale getirmektir. O nedenle anlamak değişmek veya değiştirmek, bağlamak veya bağlanmak gibi bir amaç gütmez. Konuşma düzleminde veya söz bağlamında bağlayıcı her dayatma saçmadır. Çünkü bu hakikat burada fark edilendir. Öbür tarafta fark edilen ise hakikatin başka bir boyutu, oraya yansımasıdır.
Kuvvetle muhtemel ki, konumlar değişse hakikatleri fark etme tarzları da değişecektir. O boyut ancak öbürünün açısından bakarak görülebilir. Şimdi sırası gelmişken bir şey söylemeden geçemeyeceğim. Konuşan kişinin zihni, ilmi, sanatsal konumuna, bilgi, birikim ve samimiyetine bakınız. Bütün bu edimler insanı konuşmaya ehil kılar, hatta zorlar. Kim olursa olsun, ‘Dava adamı’ dediğimiz insanlar fikri yapıları ile konumlarını belirgin kılmış insanlardır. Hayata, varlığa ve en önemlisi kendilerine samimiyetlerinden dolayı saygı duyulacak bir diyalektik kurmuşlardır. Bulundukları yer, yani konumları işte o paradigmalarıdır. Kendilerine ait farklı yerleri, farklı bakışları vardır. Onların konuşmaları hayatı açan, açıklayan niteliğe sahiptir. Konuşma, aşkı, anlayışı, güzelliği çoğaltır. Çünkü hakikatin her veçhesi, her açıdan görünümü değerlidir. Nereden nasıl bakılırsa baksın her bir farklılığa saygı duyulmalıdır. Ama illa ki bakılan bir yer, bakılan bir açı olmalıdır. O yer, o açı düşüncenin istinat ve hareket noktasıdır. Bulunduğumuz yer ve açının farkında olmak, konuşmaya ciddiyet kazandırır. Farkında olmamak varoluş ve anlam kaygısı gütmeyen keyfiliğin savrukluğudur. Akıllara ziyan algı yönetimleri ve parlak takdimlerle vitrinde olmak, insanı savrukluktan, sorumsuzluktan kurtarmaz. Özgürlük savrukluk, sorumsuzluk değildir. Abrakadabralarla zihinlere dönük kapkaç faaliyeti içinde olanlar, kimileyin değerleri kendilerinden menkul olarak savrukluğu özgürlük, bağımsızlık, bağlantısızlık olarak yutturma uyanıklığı içinde olabiliyorlar. Onların bağlantısızlığı ipini koparmış olmaktan başkası değildir. İşte burada bir nokta var ki çok önemsiyorum: Entelektüel fiyakalarla caka satan kimi gürültücü tiplerin konuşma hakları yoktur.
/Çünkü onların kendilerine konuşma hakkı kazandıracak konumları, açıları yoktur. Varlık dünyasında kendilerine bir yer edinmiş değillerdir. O nedenle de konuşuyor gibi yaparak ortaya saçıp döktükleri kelimelerden sadece öfke, nefret, sövgü, hakaret açığa çıkar. Bu kişiler aramış, arınmış, durulmuş bir yere konumlanmış değillerdir. Bir şey olmaktan çok bir şey olmamakla övünürler. Biz de onlara ‘siz bir şey değilsiniz’ dediğimizde öfke köpürürler. Bu tipler her toplumda vardır. Kendi toplumumuzun aydın geçinen çoğu kişileri böyledir. Tanzimatla başlayıp, Jöntürk (Ömür Çelikdönmez’in ifadesi ile ‘böntürk’) ve ittihatçılarla devam eden bu güruh bugünkü uzantılarıyla bile ne olduğuyla değil ne olmadığıyla övünme sefilliği yaşamıştır. Doğulu değildir ama batılı zaten olamamıştır, olamaz. Bu toprakların değerine karşıdır, sadece karşıdır. Müslüman değildir ama asla Hıristiyan da olamaz. Zaten öyle bir derdi yoktur. Aslında bu insanların ‘olmak’ diye bir dertleri yoktur. Hakikatle alay etmek onların en büyük anlamları ya da anlamsızlıklarıdır. Anlamları hiçliğe ayarlıdır. Hiçliği kutsarlar. Geleneğe karşıdır ama modern dünyayı, modern dünyanın değerlerini de bilmez. Sen kimsin? Bu nasıl bir tip? Bu kişinin konuşma hakkı var mı? Nerede, neyi, niçin konuşacaksın? Nerde, nerede duruyorsun, hangi açıdan bakıyorsun? Konuşalım ama konumun nedir? Yine işin tuhafı dini ve geleneksel değerleri çökertmeyi amaçlayan odaklar tam da böyle lümpen, soytarı tipleri bulup amaçları için kullandılar. Onların amaçları zaten toplumların değer kodlarıyla oynamak, ahlâk anlayışlarını sarsmaktı. Bu sadece bizde değil bozgunculuğun merkezi Fransa’da da oldu. Bozgunculuk kopya ve taklit edilerek bize geldiğinde cehalet ve fecaat iki kat müptezelleşmişti./
İşte konuşuyoruz. Biz bu topraklara, bu insanlara, buraya ait olarak konuşuyoruz. Aidiyetimiz eleştiri hakkı ve imkânını da sağlayacak ölçüde konuşma hakkını bize veriyor.
Konuşmanın, buna bağlı olarak dinlemenin, bir yerle hatta bir yerde durmayla ilişkisi, dilin mutlaka fark edilmesi gereken üst dehasının önemli esprisini içerir. Adeta durmazsan anlayamazsın, anlayamazsan konuşamazsın denilmektedir. Durmak ruhen, aklen sakin olmaktır. Sakin olmayanlar yerinde duramazlar. O yüzden belki her harekette kaygıdan, heyecana ama her halükarda sükûnetten ayrı bir psikoloji vardır. Oturmak insanı rahatlatır. Rahatlamak içindurur, dinleniriz. Dinlenmek veya dinlemek de durmakla alakalı bir husustur. Hızla geçip giden bir sesi dinleyemez, anlayamayız. Belki modern dünyayı biraz da bu sebeple anlayamıyoruz. Bu sebeple anlaşamıyoruz. Her şey uçuyor, uçucu bir tonla yaşıyoruz! Günler hızla, sel gibi akıp gidiyor. Sel önüne kattığı aklımızı, duygumuzu, vicdanımızı ufalaya ufalaya, kıra döke akıp gidiyor. Hiç olmazsa her bir şeyi değil ama akışın mahiyetini, yönünü anlayıp ruhumuzda alacağımız tedbirleri düşünmeli, konuşmalıyız. Sınır, sınıf gözetmeksizin, maddi manevî tüm varlığımızın tehdit ve yıkıma maruz kaldığı şu günlerde, insanlığın felahını derinlemesine düşünmek hayati önem arz eder olmuştur. Nurullah Ataç örneğinde olduğu gibi kimileri bu amaçla konuşmaları küçümseyebilir. “Bazı insanlar vardır, uzun uzun, derin derin düşünürler, ona göre cevap verirler. Hem daima böyledirler. Ne oluyoruz? Ne diye kendilerine bu kadar ehemmiyet verirler? Onların diyecekleriyle dünyanın hangi meselesi halledilecek?”(8) Böyle der Ataç. Ne korkunç bir şanssızlık. Düşünebiliyor musunuz, sözüm ona ilerici bir aydın toplumun karşısına geçip, “Düşünün, kendinize ehemmiyet verin” diyeceğine, akıllara ziyan bir edayla tam tersini söylüyor. “Ne diye bu kadar derin düşünüyorsunuz, ne diye kendinize önem veriyorsunuz.”
/Düşünmeyi aşağılayan, küçümseyen bir aydın gördünüz mü? İşte görün. Ataç’a göre uzun uzun düşünmek dünyanın meselesini halletmez. Düşünmemek mi halleder? Kısa, anlık, gel geç akılla düşünüldüğü zaman mı dünyanın meselesi hallolur? Ataç ve benzerlerinin uzun uzun düşünmekten neden rahatsızlık duydukları anlaşılmaz bir konu değildir. Millet onun da içinde olduğu kadrolu aydın grubunun dünyayı sürüklediği karanlıktan nasıl çıkacağını, yani bu aydınların beslendiği karanlığı nasıl bitireceğini dert ettiği için uzun uzun düşünüyordur. Bu uzun düşüncelerin Ataç’ı kaygılandırması, en azından kişisel çıkarlarından olabileceği endişesiyle anlaşılır bir tutum. Ancak düşünmek dünyanın meselesini halletmek için midir? İnsan kendi içini, gerçeğini, varlık sorunlarını, aşkı, ölümü uzun uzun düşünmez, düşünemez mi, düşünmemeli mi? Düşünmemeli. Bu aydın güruhunun düşünce evrenlerinde böyle sorunlar yoktur, varsa da boş uğraşlardır. Ciddi fikri meselelerinin olmaması varoluş kaygısı ile konumlanamadıkları sebebiyledir. Eğer ayaklarını bastıkları sağlam bir zemin olsaydı, o toprağın zorunlu kıldığı bir bakışa, görme, düşünme biçimine, o düşünmenin derdine de sahip olacaklardı. Dedik ya bu güruh inandıklarından çok inkârlarıyla, düşünmekten çok düşünmemekle bir anlam veya anlamsızlık kurmaya çalışmıştır. İçlerinde büyüttükleri hiçlik anlamın ve anlamanın saygınlığından uzak olduğu için, boş benlik büyüten ideolojilerini millete mecburi yön olarak dayatmışlardır. Anlaşılıyor ki onlar için düşünmek dünyayı yani başkalarını değiştirmeye dönük olmalıdır. Kimse kimsenin dünya görüşünü değiştirmesine engel olamaz. Kim nasıl isterse öyle değişsin. Dileyen şükretsin, dileyen nankörlük! Hayır, bu kişiler insanın özgür iradesiyle bir seçim yapmalarına ne izin verirler ne de tahammül ederler. Değiştirme hakkı ve yetkisi bu jakoben, ilerici beylerde olmalı, değişecek olanlarsa onların dışında olan herkes. Bu zevat değiştiren, değişimi örgütleyen kesimde olmalıdır. O yetkide, yetkinlikte olan seçkin zevat bunlardır. Yani Ataç diyor ki biz değişemeyeceğiniz kadar dünyanızı kuşattık. Halktan ve kendileri gibi olmayan aydınlardan teslim olmalarını istiyor. Ne de olsa Cumhuriyet aydını! Bunlar gibi aydını olan bir toplumun başka karanlığa ihtiyacı var mı?/
Bırakınız sözü ve konuşanı küçümsemeyi, sadece sözden değil, sözün söylenme biçim ve ortamından bile azami istifadeyi amaçlayan incelikler de vardır. ‘Şimdinin Gücü’ adlı eserinde Eckhart Tolle, “Bir başka insanı dinlerken, onu sadece zihninizle değil, tüm bedeninizle dinleyin.” dedikten sonra dinlemeyi verimli kılacak kimi hususlara değinir: “Dinlerken içsel bedeninizin enerji alanını hissedin. Bu dikkati düşünmeden uzaklaştırır ve sizin zihnin müdahalesi olmadan gerçekten dinlemenizi mümkün kılan sessiz bir yer, bir boşluk yaratır. Siz bu durumda diğer kişiye var olabileceği bir boşluk vermektesinizdir. Bu sizin verebileceğiniz en değerli armağandır. Çoğu kişi nasıl dinleyeceğini bilmez, çünkü onların dikkatinin büyük bir bölümü düşünme tarafından tutulmuştur. Onlar diğer kişinin söylediklerinden daha çok buna dikkat ederler ve gerçekten önemli olan şeye, diğer kişinin sözcüklerinin ve zihnin altındaki var’lığına hemen hiç dikkat etmezler. Kuşkusuz, siz bir başkasının var’lığını ancak kendi varlığınız vasıtasıyla hissedersiniz.”(9)
Konuşma ve dinlemelerde sağlıklı iletişim ve etkileşimi zayıflatan, kimi zaman imkânsız kılan sebeplerin en önemlisi kendi kalıp ve sınırlarımızı aşamayışımızdır. Çokları kafalarındaki kökleşmiş düşüncelerle konuşur ya da dinler. Durum böyle olunca anlam nasıl gelişirse gelişsin insan istediğini duyar, söyler. Muhatapların birbirine boş alanlar bırakmadığı durumda konuşma, sağırlar ve dilsizler diyaloguna dönüşür. Boş alanlar farklı yaklaşımların rahatça buluşup tartışarak, birbirini süzerek, gözden geçirerek yeni anlamlar üretmeye, yeni anlamlar paylaşmaya imkân vermelidir. Birbirimize bıraktığımız boş alanlar yeni anlamlar üretmeye ne kadar açık, elverişli ise konuşma o ölçüde sağlıklı sürdürülüyor demektir. Bu tutumu bütün sanatsal, düşünsel, ilmi faaliyetlerde göstermek gerekir. Aksi durumda yani kendimizi kapatarak okuduğumuz veya dinlediğimiz hiçbir durumda istenen yarar hâsıl olmaz. Kendini kapatan hiçbir insana hiçbir söz veya eser açık değildir. Tolle, kapanma tutumunu terk etmek gerektiğine dikkat çeker. Kavramayı zorlaştırıcı etkisiyle hayatın hızlı akışı da buna eklenince, anlamak ve anlaşmak daha da zorlaşır.
Kendimizi akışın kıyısına çekip şöyle sakince durup düşünemezsek, kendimizi tesadüflerin akışına bırakmamız işten bile değildir. Zaten biz bir yere yerleşen kişilere sakin deriz. Bu kelime de binlerce yıllık hayat tasavvurumuzdan önemli bir yansımayla zihnimizi aydınlatır. Dur ve düşün. Dur ve dinle. Durmakla anlamak, anlamakla konuşmak, konuşmakla dinlemek arasında dolaysız bir ilişki vardır. Bizim kültürümüzde bir tarafında konuşmak diğer tarafında dinlemek olan anlama ve anlaşma ilişkisinin ‘durmak’la yakın, içkin, açık bağı vardır.
____________________
1- Sırrı Er, Sözün Büyüsü, s.19, Hayat yay. İst. 2010.
2- Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım, s. VI, -önsöz’den- 9. bas. Küre yay. İst.2006.
3- Adil Maviş, Söz Söyleme ve İnsanları Etkileme Sanatı, s.18, Hayat yay. İst. 2004.
4- Arthur Asa Berger, Kültür Eleştirisi, s.45, çev. Özgür Emir, Pinhan yay. İst. 2011.
5- Tuncer Gülensoy, Tükçenin Köken Bilgisi Sözlüğü, s.539, TDK yay. 2. bas. Ankara 2011.
6- İsmet Zeki Eyuboğlu, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, s.426, Sosyal yay, 2. Bas, İst 1991. Aynı yerde “Batı uluslarında, Lâtin dilinden türeyen dillerde ‘con’ kökü ile Türkçedeki ‘kon’ birbirinin eşanlamlısıdır. Türkçedeki konuşmak Fransızca Conversation, İspanyolca Conversacion, İngilizce Conversation, Latince Colloquium, İtalyanca Conversazi kelimeleri aynı veya benzer anlam içeriğine sahiptirler.” şeklinde bir bilgi de bulabilirsiniz.
7- http://www.risaleforum.net/risale-analiz-ve-calismalar-488/lahika-analizi-190/kelime-analizi-496/230078-kelime-analizi-104-komsu.html
Gagauz dilinde konuşmak kelimesi yalnızca oturularak yapılan muhabbetler için kullanılıyor.‘Konuşmak’fiilinin kökünün konmak olduğunu ve işteş bir kelime olduğunu anladım. Yani,‘kon-uş-mak’. Bir yere konarak(oturarak),karşılıklı yapılan söyleşi.http://hafif.org/yazi/konusmak-kelimesinin-koku-nedir/
8- Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği, s.15, 5. bas. YKY. Yay. İst. 2005.
9- Eckhart Tolle, Şimdinin Gücü, s.143, 144, çev. Sema Ayanbaşı, Akaşa yay. İst. 2010.