Pazarın en tenha yerine doğru ilerlerken gri brandalarla kaplı, esnaf tezgâhlarını tek tek süzdü. Semt pazarı her Çarşamba olduğu gibi, yine en hareketli günlerinden birini yaşıyordu. Kirden rengi bile seçilemeyen pantolonunun cebinden buruşuk, siyah bir naylon torba çıkarttı. Ağır adımlarla yürürken görüş alanını daraltan kirli saçlarını eliyle düzeltti.
Sebze tezgâhlarından birine yaklaştı. Göz teması kurmaya çalıştığı satıcının önüne gelince durdu. Hiç konuşmadan, sağ elinin işaret parmağıyla tezgâhtaki elmaları gösterdi. Satıcı, karşısında duran 16 yaşlarındaki çocuğu dikkatlice süzünce sol elinde sıkıca tuttuğu naylon torbayı fark etti. Eliyle işaret eden çocuğun, tezgâhtan elma istediğini çoktan anlamıştı. Bu tavrından onun dilenen, hatta istediğini vermeyenlere öfkeyle saldıran tinercilerden biri olduğuna hükmetti. Belki bunun sebebi, son haftalarda basındaki haberlerde tinerci, balici sokak çocuklarının işlediği cinayetlerin gündemdeki yerini hep korumasıydı.
Satıcı kısa bir tereddütten sonra hışımla tezgâhın arkasından fırlayarak bağırdı.
– Demek elma istiyorsun ha! Vermezsem ne olur, beni de mi bıçaklarsınız ha? Konuşsana, niye cevap vermiyorsun?
Satıcı ses tonunu yükselttikçe çevresinde toplanan meraklı kalabalık giderek artıyordu. Bunu fark eden çocuk kendini daha yalnız ve savunmasız hissederken, satıcı artık sesini daha çok duyurmaya gayret ediyordu.
– Hey sana söylüyorum çocuk, cevap versene! Yoksa kafan iyi mi ha? Şimdi defol git buradan, haydi başka kapıya!
Çocuk kolundan çekiştirip uzaklaştırmaya çalışan adama yine de hiç cevap vermedi. Sadece yardım isteyen gözlerle kalabalığı süzdü. Gürültüye toplanan diğer pazarcılar çocuğun dilsiz olduğunu ancak o zaman fark etmişlerdi.
Tam o sırada kalabalığı yararak yaklaşan siması aydınlık, kırçıl sakallı, yaşlı bir sebzeci, bir eliyle omzundan çocuğu tutarken diğer eliyle elmacının kolunu kavradı.
– Tamam Yakup, yeter bu kadar! Bırak onu, tamam ben onunla ilgilenirim.
– Aman Selim Dayı, bunlara yüz vermeye gelmez, maazallah bir dadandılar mıydı, bütün arkadaşlarını toplayıp getirir, artık her hafta bunlara haraç gibi para vermek zorunda kalırız. Bir gün vermezsen başına bela olurlar, ondan sonra işin yoksa karakollarda uğraş dur.
– Ben insanı gözünden tanırım Yakup, baksana, o kadar hakaretine rağmen sana hiç saygısız bir karşılıkta bulunmadı. Belli ki bu çocuk mayası temiz biri…
Diğer pazarcıların hepsi elmacıya hak verdiğini belirtmek için bağırarak desteklerini ifade ediyorlardı.
– Selim Dayı, Yakup ağabey doğru söylüyor, baksana elindeki naylona, belli ki ya balici ya da tinerci… Bunlara merhamet etmeye gelmez!
– Evet, Selim dayı, merhametten maraz doğar! Bunlara acımayacaksın!
– Selim Dayı, bak söylemedi deme, gönder gitsin şunu, sonra başına iş alırsın!
Selim Dayı hiçbirine kulak asmadığını belli etmek için, omzundan kavradığı çocuğu kendine biraz daha çekerek onlara seslendi.
– Bütün mesuliyet bana ait tamam mı? Hadi şimdi hepiniz işinize bakın!
Yaşlı pazarcı, çocuğu aldığı gibi meraklı bakışların arasından biraz ilerideki kendi tezgâhına götürdü.
Elmacı Yakup’un öfkeli, sert ve tahrik edici hareketlerine rağmen çocuğun masum tavırları onu çok etkilemişti. İçindeki acıma hissi mi yoksa hayranlık duyguları mı daha baskındı çözemiyordu. Fakat emin olduğu bir şey vardı, o da bu sokak çocuğuna karşı kalbinin birdenbire ısınmasıydı.
– Sen ona aldırma evladım, o bazen öfkeyle ne yaptığını bilmez. Aslında kötü biri değildir. Neyse boşver, sen yine de kafana takma… Anladığım kadarıyla sen konuşamıyorsun değil mi?
Çocuk ‘evet’ manasında başını sallayınca devam etti.
– O elindeki torbayı ver bakalım.
Çocuk torbayı uzatırken kendisine, adeta bir baba şefkatiyle yaklaşan Selim Dayı’ya minnet dolu gözlerle baktı. Torbaya meyve değil sanki merhamet, iyilik ve sevgi dolduruyordu. Selim Dayı cüzdanından çıkardığı bir miktar kâğıt parayı çocuğun eline sıkıştırdı. Ona daha fazlasını vermek istiyordu. Sol elini cebine attı, bir şey arar gibi karıştırdı. Çıkardığı küçük bir kehribar tesbihi, yıllardır yanından hiç ayırmadığı baba yadigârını uzattı.
– Al evladım, bu da sana küçük bir hediyem olsun.
Çocuk tesbihi almak üzere davranırken durgun yüzünde beliren tebessüm ve gözlerindeki ışıltı, küçük yüreğindeki büyük sevinci ifade etmeye yetiyordu. Şefkatli ihtiyar geri çeker gibi yaptı.
– Yalnız bir şartım var dedi. ‘Haftaya Çarşamba yine geleceksin tamam mı?’
Çocuk ‘tamam’ manasında tekrar başını salladı. Önce tesbihi, ardından ağzına kadar meyve doldurduğu torbayı uzattı.
– O zaman al bakalım şu nasibini. Haftaya mutlaka bekliyorum tamam mı? Hadi, şimdi selametle git, uğurlar olsun.
Çocuk çekingen bir tavırla torbayı kavradı. Mahcup bakışlarıyla sessiz bir teşekkürden sonra suskun, ağır adımlarla Tarlabaşı’ndaki metrukhanenin yolunu tuttu. Yürürken sık sık cebinden çıkardığı kehribar tesbihe bakıyordu. Yaşına göre büyük bir hediye olsa da yine de çok sevmişti. Elindeki bir tesbih değil de sanki iyiliğin, şefkatin bir simgesiydi. Her bakışta sevgiye susamış küçük kalbi, yaşlı pazarcıya karşı giderek artan kuvvetli bir muhabbet hissiyle doldu. Fakat yine de aklına takılmıştı.
“Acaba yaşlı pazarcı haftaya Çarşamba pazara gelmem için neden bu kadar ısrar etti?” sorusuna cevap aradı, ama bulamadı.
Akşam olmuş, sokak lambaları yanmıştı. Birbiri üstüne yaslanmış gibi duran çoğu iki katlı, eski ahşap ve beton binalarla çevrili yokuştan aşağı inerken gözü, işe çıkmaya hazırlanan seyyar satıcılara takıldı. Midyeciler ve nohut-pilavcılar, üç tekerlekli el arabalarının camekânlarını siliyorlardı. Hep onlar gibi para kazanacak bir tezgâhın sahibi olmayı hayal etti. Dilsiz olduğu için bir türlü iş bulamadığını hatırlayınca, başı yine sessizce öne düştü.
Aslında bir sonraki sokak daha kestirmeydi. Fakat o her gün buradan geçmeyi adet edinmişti. Sanki bu sokağı ve 17 numaralı binanın zemin katını unutmaktan korkuyordu. Bir sene geçmesine rağmen buradan her geçişinde, acı hatıraların ıstırabını tekrar hissetmek sanki ona biraz olsun teselli oluyordu.
Tek hatırladığı, anne, baba ve üç yaşındaki kardeşiyle geçirdiği mutlu bir günün gecesinde, annesinin şefkatli kucağında uyurken, biranda Taksim İlkyardım Hastanesi’nin bir odasında gözlerini açmasıydı. Hemşire, ailesinin sobadan çıkan zehirli gazdan zehirlendiğini, tek kurtulanın kendisi olduğunu söylediğinde, o an onlarla birlikte ölemediğine ne kadar üzülmüştü. 15 yaşında hem yetim, hem de öksüz kalmanın çaresizliğine rağmen, soğuk duvarlarına mutlu günlerin hatırasını resmettiği yetimhaneden kaçtığı için hiç pişmanlık hissi duymamıştı. Akranlarının oyunlar oynadığı sokaklar artık onun için hayatta kalma mücadelesi verdiği çetin bir muharebe alanıydı.
Yokuş bitince hemen Süryani Kilisesi’nin bulunduğu sokağa saptı. Bazı binaların yanından geçerken, karşılıklı pencerelere gerilmiş iplere serili, ıslak çamaşırlardan kafasına hala sular damlıyordu. Boyaları ve sıvaları iyice dökülmüş, kiremit renkli metruk binanın önüne gelince durdu, bahçe duvarından içeri atladı. Yıllardır açılmamış kilitli kapısını kırmamak için giriş çıkışta hep pencereleri kullanırdı. Camları olmadığı için geceleri soğuğu kırsın diye kalın naylonlarla kapattığı pencerenin naylonunu biraz sıyırarak içeri girdi. Elektrik olmamasına rağmen sokak lambasının ışığı bütün odayı aydınlatıyordu. O sırada kapısı arka sokağa bakan bitişik binadan gelen ve hemen her akşam duyduğu aşina seslere kulak verdi.
– Efendi ne olur bir şeyler yap! Yavrum gözümün önünde eriyip gidiyor, fazla vaktimiz kalmadı. Eğer ameliyat parasını bulamazsak onu kaybedeceğiz. Emin misin? Herkese, bütün tanıdıklara, akrabalara sordun mu?
– Hatun her gün aynı şeyleri söylüyorsun, ama sen de biliyorsun ki gitmediğim kimse, çalmadığım kapı kalmadı, ne yapayım yok, yok, yok!
Kendi durumundan ziyade yan binadan gelen bu seslere üzülür, hasta olan komşu çocuğunun iyileşmesi için dua ederdi. Elinde bir imkân olsa hemen yardım ederdi, ama en pahalı eşyası kehribar bir tesbih olan bir sokak çocuğunun elinden ne gelirdi ki!
Vaktiyle çöpten bulduğu yer yatağına yorgun bedenini attı. Göz kapaklarını usulca kapatırken, hala ahşap zemin üzerinde oradan oraya koşuşturan farelerin tıkırtılarını işitebiliyordu.
Gece boyunca hücumuna uğradığı tahtakurusu mu, yoksa pire mi olduğunun farkında bile olmadığı haşerelere rağmen deliksiz bir uyku çekti. Sabah ezanları okunurken hemen yatağın içinde doğruldu. Namaz kılmasa bile ne zaman ezanı duysa yattığı yerden hemen oturma pozisyonuna geçer, hürmeten ayaklarını toplardı. Annesi böyle öğretmişti. Her ne kadar diğer insanların sahip olduğu dünyalık nimetlerden mahrum olsa da, küçük kalbinde Allah’a karşı her zaman ayrı bir muhabbet duygusu taşırdı.
Günler yavaş geçmesine rağmen nihayet sabırsızca beklediği çarşamba gelmiş, soluğu pazarda almıştı. Titrek adımlarla yaşlı pazarcının tezgâhına yaklaştı.
Selim Dayı onu görünce gözleriyle, kendisine yanlış yaptığını hatırlatmak isteyen komşu tezgâhlardaki sert bakışlara inat, tebessüm ederek onu yanına çağırdı.
– Hoş geldin evladım, ben de nerede kaldı bu çocuk diye merak ediyordum. Bir an için gelmeyeceksin sanmıştım. Şimdi sen bir dakika bekle beni…
Çocuk giderek artan bir merak duygusuyla bakışlarını, tahta tezgâhın arkasından bir şeyler çıkartmaya çalışan ihtiyara çiviledi.
– Bak, bu senin için… Artık insanlardan bir şey istemek yerine, bu küçük simit tezgâhıyla kendi maişetini temin edeceksin. Çocuk gözlerine inanamadı. Üç ayaklı destek üzerinde duran dikdörtgen simit tablasından gözlerini alamıyordu. Bu merhametli pazarcı birkaç tahta parçasından yapılmış bir simit tablası değil de sanki kendisine bir gelecek hediye ediyordu. Biran için bu iyilik abidesine sarılmak istedi. Kısa bir duraklamadan sonra hızla eğildi, ihtiyarın küçük direnmelerine rağmen ellerine sarılıp öptü.
– Dolapdere’deki fırıncıyla konuştum. İlk günkü simitler, yani sermayen bana ait, sonrakiler sana… Her gün satıştan sonra gelip fırına borcunu ödersin tamam mı? Ayrıca şu tablanın kenarına adresimi yazdım ki pazarda olmadığım bir zaman bana ihtiyacın olursa evden kolayca ulaşabilesin…
Bu arada bir yandan müşterileriyle ilgilenirken göz ucuyla olanları takip eden pazarcılara nazire yaparcasına sesini yükseltti.
– Şimdi doğruca fırıncıya git, ‘yarın sabah gelip 200 tane simit alacağım’ de… Hadi evladım, göreyim seni, bizi dosta düşmana mahcup etme tamam mı?
Heyecandan yerinde durmakta zorlanan çocuk ‘tamam’ derken başını o kadar hızlı sallamıştı ki, rikkate gelen ihtiyar pazarcının gözlerini nemlendirmeye yetmişti. Omzuna yüklediği simit tablasıyla sevinç içerisinde pazardan ayrılan çocuğu seyrederken,
– Selim Dayı bence yanlış yapıyorsun dedi, karşı komşusu. Başına bela alacaksın bak, sonra uyarmadınız deme.
– Merak etmeyin. Ben adamı bir bakışta gözünden tanırım, anlamıyor musunuz bu çocuğun mayası temiz diyorum size.
Çocuk sevinçle fırıncıya gidip söylenileni yaptı. Gece bir türlü bitmek bilmemiş, sabah olmamıştı. Uykusunu alamamış gözlerle, işlek caddenin müsait bir köşesinde simitlerini satmaya başladı. İlk gün hepsini bitirdi. Giderek işini daha çok sevmiş, birkaç günde de alışmıştı. Diğer simitçiler gibi “haydiii, tazzeee simiiitt” diye bağıramaması dışında artık kendini onlardan hiç farklı görmüyordu.
İhtiyar pazarcı da mutluydu. Hiç çocuğu olmamasına rağmen ilk defa kendini evlat sahibi bir baba gibi hissediyordu. Aradan dört gün geçmesine rağmen dilsiz sokak çocuğunu özlediğini hissetti. İstirahat ettiği pazar gününün akşamı kapısı şiddetle çalındı. Kapıyı açtığında iki polisi karşısında görünce, ilk önce bir adres sormaya geldiklerini sandı. Daha sonra büyük bir şaşkınlıkla onların kendisini karakola götürmek için geldiklerini öğrendi. Korkuya kapılan hanımına telaşlanmamasını söyleyerek polislerin refakatinde evden ayrıldı. Hayatında ilk defa bir karakola geliyordu.
– Dayı, gasp suçundan aranan bir zanlının simit tezgâhında senin adresini bulduk. Öğrendiğimiz kadarıyla dilsiz olan bu zanlı, bir hırsızlık şebekesiyle beraber çalışıyormuş, Pazar günü Süryani kilisesinden çıkan bir kadının, içi para dolu çantasını çalıp kayıplara karışmışlar. Şimdi söyle bakalım, senin bu çocukla irtibatın nedir? Onu nasıl ve nerede bulabiliriz?
Yaşlı pazarcı duydukları karşısında tam manasıyla yıkılmıştı. Adam sarrafı gibi bilinirdi, bir insanı tanıma konusunda bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Fakat şimdi iyilik yaptığı bir sokak çocuğu yüzünden karakolda sorguya çekiliyordu. “Demek ki ‘başına iş açarsın.’ diyen diğer pazarcılar haklıydı.” diye düşündü. Resmi kıyafetli iki polis mahallede hemen dikkat çekmiş, çoğu, mahalleden komşusu olan pazar esnafı durumu çoktan öğrenmiş olmalıydı.
Karakolda ifade verdikten sonra evin yolunu tutan pazarcı, sürekli nerede hata yaptığını sorguluyordu. ‘Hay Allah! Neden simit tablasına adresimi yazdım ki!’ diye kendini suçladı. Bu düşünceler içerisinde giderken birden karşısında dilsiz sokak çocuğunu gördü. Telaşlı bir şekilde hızla kendisine yaklaşırken elinde bir kadın çantası tutuyordu. Açık olan fermuarından, içerisindeki cüzdan ve makyaj malzemeleri fark edilebiliyordu. ‘Demek polislerin söyledikleri doğruymuş.’ diyerek öfkeyle çocuğu süzdü. Hayal kırıklığına uğrayan ihtiyar pazarcı, düşünceler içinde kayboluyordu. Kendisine hayırlı bir istikbal için iyilik yapmıştı, karşılığı bu mu olmalıydı? Topluma kazandırmaya çalıştığı bir sokak çocuğunun, elindeki suç aletiyle kendisine daha fazla yaklaşmasına göz yummak istemedi.
– Hangi yüzle yanıma gelmeye cüret ediyorsun! diye bağırdı. Utanmıyor musun hırsızlık yapmaya? Yazıklar olsun sana! Başka hiç bir şey söylemek istemiyorum, şimdi yıkıl karşımdan, bir daha da karşıma çıkma, defol!
Çocuk olduğu yerde kala kaldı. Yanından hızla uzaklaşan ihtiyara bakarken, patlamaya hazır volkan gibi gözlerinden yanağına iki damla yaş süzülüyordu.
Çarşamba günü pazarda olayı duymayan kalmamış, haklı çıktığını gösterme yarışındaki esnaf, ihtiyar pazarcıya o günü zehir etmişti. Selim Dayı o günün biran önce bitmesini istiyordu.
Pazarcılar kalabalığın arasından yanında bir kadın ve adam olduğu halde resmi kıyafetli bir polisin yaklaştığını fark ettiler. Hepsi işi gücü bırakmış, meraklı gözlerle Selim Dayı’yı tekrar karakola götürmeye geldiğini düşündükleri polise bakıyordu. Polis memuru sordu, Selim Akdağ siz misiniz?
– Evet!
– Bu bey ile hanımı bizim karakoldan sizin adresinizi istediler. Bazı soruların cevabı için zaten biz de sizi görmek istiyorduk. Bu sebeple beraber gelelim dedik.
Selim Dayı, mevzunun sokak çocuğu ve Pazar günkü hırsızlıkla alakalı olduğuna neredeyse emindi. Yine de bu ani ziyaretin sebebini bulmakta zorlanıyordu.
Polis, eliyle bir kehribar tesbihi uzatarak sordu.
– Bu sizin mi?
– Evet benim… Vermez olaydım, simit tablasıyla beraber hediye etmiştim ona.
– Lütfen böyle konuşmayın! Dedi, kadın… Ağlamaklı bir ses tonuyla konuşmaya çalışırken yanındaki adam eliyle ona mani oldu.
– Dur hatun, istersen ben anlatayım. Selim Sey, bizim dört yaşındaki çocuğumuz hastaydı, kalp kapakçığından ameliyat olması gerekiyordu. Eğer doktorların istediği parayı acilen bulamazsak çocuğumuz ölecekti. Biz ne yapacağımızı bilemez durumda, acizlik içinde Allah’a dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyordu. Son bir haftadır, her akşam kapımıza 5 tane simit bırakıldığını fark ediyorduk. Belki inanmayacaksınız ama pazar akşamı kapımıza simitlerden başka, çocuğumuzun ameliyatına yetecek miktarda para da bırakılmıştı. Paranın nereden geldiğini bulmaya çalıştık. En sonunda, simitlerin sahibi her kimse, bu parayı da o bırakmış olmalı dedik. Bu kim olabilir diye düşünürken arkamızdaki metruk binadan bağrışma seslerini fark ettik. Hemen pencereye koştuk, ne oluyor diye kulak kesildik. Bir grup sokak serserisi dilsiz bir çocuğun etrafını sarmış, ona saldırıyordu. Malumunuz, yaz mevsimi boyunca bizim sokaktaki kilise de hemen her Pazar, Süryanilerin düğünü olur. Zaten bu düğünlere genelde lüks otomobiller içerisinde çok zengin davetliler katılır. Sonradan anladığımıza göre dilsiz çocuk o gün sokağın başında simit satıyormuş. Bu serserilerden biri, bir kadının çantasını kaptığı gibi kaçmaya başlamış. Bu polis memuru onun peşinden koşarken… Ses tonu ağlamaklı bir şekilde polise döndü. Kusura bakmayın, daha fazla konuşamayacağım, isterseniz siz devam edin memur bey.
– Evet, o gün bütün gücüyle yokuş aşağı koşan hırsızı kovalıyorduk, dedi polis memuru, hırsız elindeki çantayla köşeyi döndükten iki yüz metre sonra onu yakaladık, fakat elinde çanta yoktu. O kadar uğraşmamıza rağmen ona çantayı ne yaptığını ancak karakola götürünce söyletebildik. Meğer kaçarken ‘bir saat sonra alırım’ diye köşede duran bir simitçinin önüne atmış, biz orada park etmiş büyük bir araçtan dolayı o an fark edememiştik. Biz hırsızı karakolda alıkoyarken, bu sefer de simitçinin, parayı işte bu ihtiyaç sahibi aileye verdiğini tespit ettik. Çantası çalınan kadın bu duruma vakıf olunca o da parayı ameliyat olması için bu ailenin çocuklarına hediye edip şikâyetini geri almış.
Selim Dayı’nın sevinçten gözleri parlamıştı. Demek, dilsiz çocuk bir hırsız değildi, bilakis paraları gidip muhtaçlara vermişti. Demek yanılmamıştı, bu çocuk gerçekten dürüst biriydi. Sevinçten ne diyeceğini bilemiyordu. Mahcubiyetin de tesiriyle sadece,
– Peki, simitçi çocuk şimdi nerede? diyebildi.
Bu sırada kadının hıçkırıklara boğulması üzerine kocası onu omzundan tutarak tekrar sakinleştirmeye çalıştı. Polis devam etti.
– Dayı, bu hanımla eşinin arka taraftaki harabe bina da çıkan kavgadan anladıklarına göre serbest kalan hırsızla arkadaşları, çaldıkları çantayı veremeyince o dilsiz sokak çocuğunu bıçaklamış.
Selim Dayı biran olduğu yerde sendeledi, duyduklarına inanamadı. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Pazarcılar kollarından tutarak sandalyeye güçlükle oturttular. Zaten ağlamaktan konuşamayan kadının halinden şüphelenmişti. Sanki yavaş yavaş yaklaşan büyük bir felaketin habercisi gibiydi. Sokak çocuğundan özür dileyip, haksız ithamlarından dolayı affını istemeden kesinlikle rahat edemeyeceğini biliyordu. Eğer şu an yaralıysa ve hastanedeyse hemen tezgâhı bırakıp ziyaretine gitmeye kendini hazırladı. Yine de korkuyla sordu.
– Peki, şimdi nerede, durumu nasıl? Ne olur cevap verin memur bey!
– Maalesef bu beylerin ihbarı üzerine oraya gittiğimizde artık yapacak bir şeyin kalmadığını fark ettik… Peş peşe aldığı darbeler çok kan kaybetmesine sebep olmuş.
Pazarda önce bir uğultu koptu, sadece pazarcılarda değil, meraklı müşteriler içinde de kısa bir dalgalanma oldu.
– Aaaa!
– Neee! Ölmüş mü yoksa?
– Vah vah yaşı daha çok küçüktü! Tüh! Çok yazık oldu.
Pazarcıların üzgün hali, uzaktan bile fark edilebilecek kadar belirgindi. Selim Dayı’ya söylediklerinden dolayı hepsinin yüzünde bir pişmanlık ifadesi vardı.
Selim Dayı, öz oğlu vefat etmiş gibi sessizce gözyaşı döküyordu. Yüreğinde, vicdan azabı mı? Yoksa üzüntü mü onu daha çok rahatsız ediyordu, bir türlü kestiremedi. Dili lâl olmuş gibi hiçbir şey söylemeden, nemli gözlerle sabit bir noktaya öylece bakıyordu.
Polis de manzaradan etkilenmişti. Ses tonundaki hüzün daha da belirginleşerek devam etti.
– Yalnız dikkatleri çeken bir olay var ki inanılır gibi değil. Çocuk bıçak darbeleri aldığı esnada yere düşürdüğü şu kehribar tesbihi almak için çok mücadele etmiş. Yerdeki kan izlerinden iki metre kadar süründüğünü fark ettik. Yanına yaklaştığımızda gözleri açık, son nefesini verirken bile hâlâ elinde tuttuğu bu tesbihe bakıyordu.
Elmacı Yakup gözlerinden akan yaşları saklamaya çalışarak, yavaşça Selim Dayı’nın omzundan tuttu.
– Hakkını helal et Selim Dayı, sen haklıymışsın o gerçekten temiz bir çocukmuş, ilk başlarda bilemedim, kaba davrandım. Çok pişmanım, eğer müsaadeniz olursa bu haftaki kazancımla o masumun mezarını ben yaptıracağım, ayrıca hafta sonu evimde onun için bir mevlüt okutturacağım. Belki, Allah onun yüzü hürmetine beni affeder.
Selim Dayı sanki donup kalmıştı. Elindeki kehribar tesbihin imamesindeki pıhtılaşmış kan lekesine baktı. Sanki avucunda incitmekten korktuğu yaralı küçük bir kuş varmış gibi parmaklarını hafif araladı. Masumiyet abidesi sokak çocuğundan kalan son hatırayı seyrederken,
– Zavallı oğlum, dediği işitildi. Polis memuru ve beraberindeki karı koca, artık sözlerin bittiği bu yerden ayrılmak gerektiğini anlamışlardı. Etrafını saran vatandaşlardan müsaade isteyerek ağır adımlarla pazardan ayrılırken, tekrar geriye dönüp baktılar… Vicdan azabıyla kavrulan Selim Dayı hala pazarın girişine bakıyordu, sokak çocuğunu ilk gördüğü yere. Sanki birazdan gelecekmiş gibi…