Söz (Kelam)
İnsanlar asırlar boyunca sözlü olarak iletişim kurdular. Meramlarını konuşma, şiir, teganni, ağıt, ninni, çığlık gibi sözün farklı biçimleriyle karşı tarafa ilettiler. İfadelere ses tonu, jest-mimik, el-kol hareketleri, yüz ve gözün konuşma esnasındaki halleri eşlik etti. Bu açıdan söz, işaretlere, şekillere değil, hafızalara emanet edildi. Sözlü iletişim daha makûl ve makbûl kabul edildi. İnsanın doğa ve insanla iletişiminde ilk ve temel olan yöntemi hep söz olageldi.
“Allah, Adem’e isimlerin tamamını öğretti” (Bakara-31) ayeti gibi ‘Önce söz (kelâm) vardı’ cümlesi de yoruma muhtaç. Lakin ‘düşünme’ ve düşündüğünü dile (cümlelere) dökebilme insana özgü bir meziyet. Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en başta gelen özelliktir.
Söz, kendisine anlamı yüklediğimiz ses tınılarının kelimelere (isimler) bürünmüş halidir. Ses tınıları, sadece anlamı-merâmı değil duyguları da taşır. Sevgi, saygı, eğilim, îmâ, samimiyet yanında öfke, hınç, nefret, beğenmeme hallerini, sağduyu, özveri, basiret, hikmetli duruşu da yansıtma aracıdır. Bu yönüyle söz (kelam), yazıdan (kalem) çok daha etkili bir yöntemdir.
Söz, göze söylenirmiş. Demek ki, konuşurken göz göze olmak önemli. İnsanın bireysellikten toplumsallığa geçişini sağlayan dikkate değer bir husustur bu. Söz vasıtasıyla insan, ‘ben’likten ‘biz’ olmaya doğru yol alır böylece. ‘Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa’ demiş eskiler. Nice dertler, acılar, hüzünler muhatapla konuşarak halledilir. Bu açıdan evli çiftler arasındaki sıkıntıların çözümü de ‘söylenme, söyle’ formülü ile söze gelmek, karşılıklı konuşmak, dertleşmekten geçer. Zira iletişimde asıl olan sözdür.
Dil yarası el yarasından ağır gelir insan gönlüne. Yine tatlı dil, yılanı deliğinden bile çıkarır. Dil ve kalp iyi ise insan da iyi biri (insan-ı kâmil) kabul edilir. Demek ki, söylenecek sözü iyi tartmak gerekir. Zira insanda iki kulak, bir ağız vardır. Şu halde söz ağızdan çıkmadan evvel dikkat etmek gerek. “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ide bir söz”
Söz, kulaktan kulağa, dilden dile, gönülden gönüle uçup gider, etrafa yayılır ve inancın, kültürün, tarihin içinde kendi tahtını kurar. Bu açıdan söz, şayet kulaktan gönüle yol bulabilirse asırlar boyu coğrafyaları, kıtaları, toplumları aşar, uçar ve varlığını devam ettirir. İnsana kulak, göz ve gönül verilmiş olmasının Kur’an’da ısrarla altının çizilmesi boşuna olmasa gerek. (Mülk-23; Ahkâf-26). Ömer Hayyam, bu dünyaya nice bilginin, âlim ve ârifin gelip geçtiğini, mumlar gibi yanarak etrafa ışık saçtığını ve nihayetinde birer masal söyleyip uykuya daldıklarını belirtir bir rubaisinde. Masal gibi adeta büyüleyici bir söz söylemek ve masal gibi etkili bir hayat yaşamak…
Yazı (Kalem)
Binlerce yıl önce mağara duvarlarına çizilmiş resimler ne kadar düşündürücü ve heyecan vericidir! Birileri, oraya yolu düşen başka birine, yazı dilini kullanarak bir şey söylemek istemiş, söz yazıya dönüşmüş ve böylece zihinde ve dildeki varlık yazıdaki varlığa dönüşmüştür. Sözlü ya da şifahi iletişim artık yerini yazıya bırakmıştır. Bu durum insanlık tarihinde bir devrim niteliğindedir. Ancak yazının, sözlü iletişimin muhataba sunduğu imkanları tam olarak sunamadığı da bir gerçektir. Dahası yazı (semboller), sözlü iletişimle karşı tarafa iletilen duygu hallerini yansıtamaz. Bunun yanında yazının, anlatılmak istenenin yerini tutmaya başlaması ayrı bir sorundur.
“Allah, insana kalemle yazmayı öğretti” (Alak-4), “Kaleme ve onun yazdıklarına andolsun!” (Kalem-2) ayetleri yazının ne kadar önemli olduğuna işaret etmeye kâfîdir. Nasıl ki, kanunlar, ahlak ilkelerinden mülhem ise yazı da sözün şekillere bürünmüş halidir diyebiliriz. ‘İnsan olmak’ açısından nasıl ki, asıl olan yazısız kanunlar (ahlak, âdâb-ı muâşeret) ise aynı şekilde asıl olan eskilerin ‘sözüm senettir’ ifadesinde yerini bulan kelamdır. İleri seviyede yazılı kanunların ve metinlerin hüküm sürdüğü bir toplum, aslîliğinden de belli ölçüde kaybeder gibi gelir bana. Derûnî boyutun kaybolup zâhirin kendini belirgin hale getirmesi durumundan söz ediyorum. Şekilcilik, formalite, zâhirin hayata hâkim olması… Buna mukabil sahiciliğin, samimiliğin, hasbîliğin hayattan el etek çekmesi…
Ayetlerde işaret edildiği üzere insanoğlunun şu kadar bin yıllık birikimini sonraki nesillere aktarmasında yazı, elbetteki önemi inkar edilemez bir husustur. Rakamlar, muhtelif yazı biçimleri, işaret dili, bugün için kullanıma dahil olan emoji (duygu dili?) ve artık dijital devrim ile birlikte görsellikle yazının aldığı boyut, insanın bilgi birikimini başkasıyla paylaşmasında hangi noktalara geldiğini gösterir. Yazı, her ne kadar kalıcılığı (birikimsellik) sağlasa da sözün göze söylenmesindeki etkiyi doğurabilmesi henüz mümkün değildir.
Kelam ve Kalem
Kur’an, insanın duygu ve akıl varlığı olduğunu beyan eder. “Onlar, Kur’an’ı tedebbür etmezler mi hiç? Kalpleri mi kilitli yoksa!” (Muhammed-24). Asıl olan önce duygu halidir. Çünkü insan, dış dünyayı duyularıyla tecessüs eder ve oradan hareketle duygulanım halleri yaşar. Tedebbür, dış dünyadan elde edilen verilerle insanın, siyasi, ticari, ahlaki bir dünyayı kurmasıdır. İnsanda ilk ortaya çıkan husus, duyu ve duygu halidir. Dolayısıyla asıl olan odur. Şu halde insana düşen şey, akıl adına duygularını feda etmemesi, onları küçük görmemesi ve devre dışı bırakmamasıdır. ‘Sahabe’ kelimesinin sohbet ile ilintili olduğunu biliyoruz. Sâhib kelimesi Arapça’da dost-arkadaş demektir. İnsanı insan yapan şey, aklı ile duygularını terbiye edebilmiş olmasıdır.
Günümüzde akıl (kalem) lehine duygu (söz) halimizden feragat ediliyor gibi gelir bana. Hemen bütün eğitim sistemi, daha akıllı olmamız, aklımızı yerinde kullanabilmemiz adına kurgulanmış gibidir. Ahlakta asıl olan, öncelikle duyguların terbiyesidir. Söz söylemeyi bir sanata dönüştürebilmek bunların başında gelir. Başka bir ifade ile konuşabilmeyi ya da ‘insan olmayı’ öğrenmek ve öğretmek.
Bugünkü dijital devrim, yapay zeka çalışmaları her ne kadar söz varlığımız ve duygu hallerimiz adına düşündürücü olsa da, bu gidişat karşısında söz-lü kültürümüzü her zaman diri tutmalıyız. Mimari olarak evlerimizde şark köşesi denilen sohbet odalarımız olmalı. Çat kapı gidebileceğimiz dost meclislerimiz olmalı mesela. Televizyonlarda sohbet programları düzenlenemez mi? Medyada aşırı steril, moda giyim kuşam yerine bizi daha sade ve tabiatın içinde gösteren giysiler tercih edilse ne kaybedilir ki… Eski insanların söz-sohbet birikimi, hasbiliği, samimiliği, sağduyusu günümüz imkânları vasıtasıyla herkesin nazarlarına daha etkili sunulamaz mı?
Duygu (söz) halimizi kaybedersek korkarım insanlığımızı da kaybedebiliriz. Bugün kaleme aldığımız yazıların birçoğu, söz halimizin, kelamın kaleme dökülmüş halidir. Kelam olmadığında kalem ne yazabilir ki?