İnsan, tavafta cennet taşını öper; Mina’da çakıl taşlarıyla şeytanı taşlar. Öpülen ve atılan taş, dengeye koyar insanı. Bu dengeyi koruması beklenir insandan, ömrünce. Ömrün içinde kıymet verdikleriyle ve uzak durduklarıyla…
Neye yüz sürersin, kimi taşa tutarsın? Yerli yerince koy taşları. Ruhun zelzelesi, altta olacak taş üste konulunca başlar. Gözyaşını rehber eyle, yeniden dizmen gerektiğinde, taşları…
“Belki bir kaldırım taşının da bir öyküsü vardır.
Her olağan nesnede şaşırtıcı öyküler gizlidir.” (G. Flaubert)
Kaldırımda ayrık duran bir çakıl taşı sanki baş kaldırmıştır keşmekeşe. Kopmuştur, düşmüştür, savrulmuştur, belki itilmiştir. Tek başınadır ve çok güçlüdür. İnsanlar büyük bir sahip olma içgüdüsüyle seyrederken vitrinlerde değerli taşları; o, ayaklar altında ezilir, çiğnenir. Gökdelenler arasında tabiatın tek temsilcisidir. Sıradanlığın içinde bu aykırılığıyla muazzamdır. Fark edilirse gülümser. Onun için derler ki yeryüzünde kişi başına düşen yalnızlık azalır, çakıl taşları gülümseyince.
Sayma işlemleri, çakıl taşlarıyla yapılırmış, eski zamanlarda. Faydasızdır diye tekme atılan taşı düşünün: Dile gelseydi, belki Âşık Paşa’nın şu sözünü söylerdi: “Hiç kimseye faydası olmayandan taş ve ağaç üstündür; otlar bile.”
Mezar taşlarıyla söyleşen kedileri gördünüz mü hiç? Ya ölümü bile güzelleştiren mezar taşlarını? Sanatla işlenmiş, incelikli bu taşlar, bir tarih koridorunda yürürken, ruhunuza hüvel bâki’yi üfleyip uğurlar sizi… Ne yazdırmalı bilmem ki mezar taşına, belki Yahya Kemal gibi birkaç mısra…
Bir taş olsan nerede olmak isterdin? Gökyüzünde asılı olmak mı, yer altında gömülü olmak mı olurdu tercihin? Bir duvarı ayakta tutmak mı isterdin yoksa yükseklerde bir kaya mı olmak? Süleymaniye’de bir kesme taş olmak nasıl olurdu acaba?
Taşa da yazılır şiir. Bazı yapılar, şehrin ortasına kondurulmuş şiir gibi, bakmayı bilenlere fısıldar en güzel kelimeleri. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de: “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.” der.
Taşlar sırt sırta verince, yan yana ve üst üste dizilince kurulur şehirler. Yolları hâlâ taş olan şehirler ne güzeldir. Beton, döküldüğü yeri kaplar; istilâ eder, boğar, sıkıştırır. Taş ise insanı kucaklar, ona yârenlik eder, hayatın parçası olur. Her bir taşın, âhengin bir parçası olmak gibi bir görevi bulunur. Buna göre adları olmuştur taşların: Eşik taşı, misafir taşı, yüzük taşı, sadaka taşı, yitik taşı, namazgâh taşı, nişan taşı, hamal taşı, binek taşı…
En son ne zaman dokundun bir taşa?
Çıplak ayakla yürüdün mü hiç, denizin parlattığı taşlarda? İrili ufaklı, rengârenk… İlhan Berk İnferno’da taşları şöyle anlatır: “Taşlar konuşmayı bilmezler. Bilseler bizden (belki de biliyorlardır da biz bilmiyoruzdur) ilk anda dokunulmayı, hemen hemen yalnız bunu beklerler. Bu yeter onlara. Safir, zümrüt, granit, firuze, zebercet, göktaşı, çakıl dokunulmayagörsün, sessizliklerini hemen bozup konuşmaya başlarlar. Yalnız konuşmakla da kalmazlar, gizlerini, sevinçlerini sırlarını da ele verirler…”
İyice kulak verirsen taşa, sen de duyarsın konuştuğunu.
Denizde taşlar suya söyler derdini. Dalgalar taşları önce oradan oraya savurur, sonra şefkatle okşar. Güneşte solan taş, denizde cilalanır.
Bazı şehirlerin yüksek tepelerinde, ilahi ihtişamın gözlenebileceği yerlerde kayalar, yalnızlığın yalınlığıyla çok heybetlidir. İnsan dost edinebilir bu kayaları, sessizce de konuşabilir onlarla. Pencereden uzun uzun bakabilir onlara, biraz kulak kabartınca duyabilir seslerini, kayaların. Rüzgârın, bu seslere eşlik ettiğini anlayabilir. Vedalaşabilir ayrılırken, “hoşça kal!” diyebilir. Ve tekrar görmek için bir istek duyabilir içinde, “yine gel!” demişlerdir zira…
Taşlar da alet edilir. Garipleri taşlarlar örneğin. Korkutma, hakir görme, dışlama nesnesi oluverir o saat, taş. Mazluma değmeye kıyamayan taşı Kabil, zulmüne alet ediverir. Taş kalplilerin varlığından incinir yeryüzü. Taş attırır, yola taş koyar, taş üstünde taş bırakmaz; nihayet taşlaşır kalbi. Kalbiyle tutuşturur ateşini taş kalpli. Zira cehennemin yakıtı taştır.
Taş, gün gelir savaşır. Hz. Davut’un sapanında Calut’u, ebabillerin ağzında Fil ordusunu devirir. Taş ne için savaşır? Çocuklar için. Bir çocuğun elinde sevinçten havalara uçar taş. Üçtaş, beştaş, dokuztaş… Taşlar unutulalı beri mutsuz, çocuklar. Sokak çocukları ve çakıl taşları şimdi hüzünlü bir oyunu oynar dururlar.
Neyi taşa çalmalı? Hırsı, kini, gösteriş ve bencilliği mi?
Bazı taşlar kırılmak içindir. Kırınca gelir dağların ardından su. Ali Kurt, “Taş kırmak medeniyettir.” der. Bazen kırılır bazen de kaldırılır taş. Taşı kaldırmak en küçük alâmeti imanın…
Sen elini koyunca taşın altına, Musa kuvveti gelir, mazlumun hatırına. Kaldır yollardaki taşları, taşı incitmeden. Çekinmeden koy elini taşın altına ki, güç alsın mazlumlar…
Taşı gediğine koy. Fazlası ziyan sözün. Sen bir duvar ustasısın. Tuğlaya elin varmasın. İnci, yakut, zümrüt, elmastan diz içindeki şehri. Çakıl taşlarını da unutma.
Sen bir duvar ustasısın, ilhamını Sinan’dan alan.
Hem sanat eserlerinin, hem kalplerin ustası…

Bu yazıyı paylaşın