Temmûz içinde nâ’ire-i ihtirâkdan
Pîrâhen-i vücûd tutuşdu sıcakdan
(Ebû Bekir Vahîd)
Divan şairi ve şiirinin gerçek hayatla ne kadar ilgili olduğu konusu uzun yıllar tartışılagelmiştir. Hatta divan şiirinin gerçek hayattan uzak olduğu ileri sürülerek ve –özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında– kimi ideolojik düşüncelerin de etkisiyle söz konusu edebî geleneğin lise müfredatından çıkarılması dahi belirli aralıklarla gündeme gelmiş ve hararetli münakaşalara neden olmuştur. Oysa özellikle son çeyrek asırda yapılan tahlil çalışmaları divan şiirinin ve şairinin esasen hayatla iç içe olduğunu açıkça göstermektedir.
Her insan gibi etten ve kemikten oluşan divan şairlerinin, bizler gibi beşerî hasletlere sahip oldukları ve dış dünyada gözlemlediklerini edebî geleneğin elverdiği ölçülerde manzumelerine aksettirdikleri yadsınamaz bir hakikattir. Nitekim sıcakların arttığı ve bir bakıma bunalttığı şu günlerde nasıl ki insan olarak bizler rahatsızlık duyuyor isek yaz mevsiminin yakıcı güneşine ve bunaltıcı sıcağına maruz kalan kimi divan şairleri de bu durumdan mustarip olmuş ve söz konusu sıcaklara karşı hissettiklerini manzumelerine aksettirmişlerdir. Divan şairleri, yaz sıcaklarının bu bunaltıcı havasını genellikle temmuziyye adı verilen edebî türlerle dile getirmişlerdir. Bilindiği üzere kasideler, edebî tasvirlerle yoğun nesib/teşbib bölümlerinde işlenen konulara göre farklı isimlendirmelerle anılabilmektedir. Bu bağlamda şairler tanık oldukları bayramları îdiyye, bahar güzelliklerini bahâriyye, sonbahar mevsimini hazâniyye, kışın soğuk havasını şitâiyye ve yaz mevsiminin bunaltıcı sıcağı ile yakıcı güneşini temmuziyye gibi isimlerle anılan edebî türler ile anlatmışlardır. Temmuziyyelerde şairler, yaz mevsiminin sıcaklığı, bunaltması, güneşin ateşi ve yakıcılığını konu etmektedirler (Akkuş 2007: 254; Yaman 2022: 197). Türk edebiyatında Azmî-zâde Hâletî (öl.1631), Nef’î (öl.1635), Abdurrahman Râmî (öl.1639-40), Fehîm-i Kadîm (öl.1647), Nâ’ilî (öl.1666), Tâ’ib Mehmed Çelebi (öl.1683-84), Feyzî mahlasıyla şiirler yazan Şeyhülislam Feyzullah Efendi (öl.1703), Nedîm (öl.1730), Sarıhatip-zâde Ahmed Hamdî (öl.1732’den sonra), Mustafa Sâmî (öl.1734) ve Giritli Azîz Ali Efendi (öl.1798-99) gibi şairlerin temmuziyye türünde kasideler yazdıkları bilinmektedir. Bu kasideler arasında Tâ’ib’in manzumesi temmuziyye türünde bir naat olması yönüyle dikkat çekicidir. Ayrıca bazı mesneviler ile sergüzeşt-nâmelerde de yaz sıcağının konu edildiği müstakil bölümler olabilmektedir (Akkuş 2007: 254; Erdağı 1998: 156; Doğan 2003:79; Yıldız 2011: 90; Aydın 1996: 56; Gökalp 2006: 14).
Kaynaklarda nakledildiği üzere takvimlerimizde yer alan temmuz ayının adı, Sümerlerde bereket tanrıçası olarak bilinen Dumuzi/Tamuza’dan gelmektedir (Çığ 1998: 17; Ayverdi 2008: 3147). Kuzey yarım kürede yer alan bir ülke olan Türkiye’de, meteorolojik verilere göre en sıcak ay temmuzdur (Şensoy vd. ty: 4-7). Bu sebepledir ki sıcak denilince akla ilk olarak temmuz ayı gelmektedir. Tabiat ve dahi her şeyin yaratıcısı olan Allah karşısında aciz olan âdemoğlu, kışın sert soğuğuna dayanamadığı gibi temmuz ayının sıcaklarına karşı da güçsüzdür. Bu sebepledir ki insan, hem soğuk hem de sıcağa karşı tahammülsüzlüğü zaman zaman serzenişlerle dile getirmeye eğilimlidir. Naz makamındaki bu serzenişler eğer bir şairin dilinden yahut kaleminden çıkıyor ise estetik bir özellik kazanmaktadır. Bu kısa çalışmada divan şairlerinin temmuz ve dahi yaz sıcaklarını konu ettikleri bazı manzumelere değinilecektir.
Yaz mevsiminin ve özellikle de temmuz ayının sıcak havasını ve yakıcı güneşini konu eden divan şairleri söz konusu düşüncelerini çoğunlukla teşbih, mecaz ve mübalağa gibi edebî sanatlarla süsleyerek vermişlerdir. Örneğin aşağıda verilen beyitlerde Nef’î, temmuz ayının gelişi ile dünyanın hararetle dolduğunu ve artan bu sıcaklıklar nedeniyle su, toprak ve rüzgârın dahi yakıcı olduğunu vurgular:
Yine erişdi temûz oldu cihân pür-tef ü tâb
Girdi bir hilkate hep âteş ü bâd âb u turâb (Akkuş 2007: 255)
Nef’î’nin temmuziyye kasidesinin en dikkat çekici beyitleri dağlardan akan nehirler üzerinden kurduğu mübalağalı hayallerdir. Şöyle ki şaire göre denizleri bile kurutan bu sıcak havada dağlardan akan su değildir. Dağlardaki dere ve ırmakları dolduran güneşin yakıcılığı sebebiyle eriyen dağ kılıçları ve erimiş çelik madenleridir:
Böyle germâda ki deryâları huşk etdi hevâ
Kûhdan zâhir ü cârî olanı sanmanız âb
Tâb-ı mihr oldu güdâzende-i tîg-i kuhsâr
Cûy-veş akmadadır her yana pûlâd-ı müzâb (Akkuş 2007: 255)
Nef’î ile benzer teşbih ve mübalağalar üzerinden duygularını dile getiren ve temmuz sıcaklarından mustarip olan şairlerden biri de Abdurrahman Râmî’dir. Râmî’ye göre de güneşin harareti dağ kılıçlarını yakmış ve dağlardan akan nehirlere dökmüştür:
Eritdi tîgini kûhun harâret-i hûrşîd
Odur akan su degildir cibâlden her dem (Erdağı 1998: 78)
Abdurrahman Râmî aynı kasidesinin matla beytinde temmuz ayının sıcaklığını anlatırken çarhı/feleği ağzından ateşler çıkaran bir ejderhaya benzetir. Ateş nefesli bu ejderha yüzünden yeryüzündeki bağlar bahçeler tutuşup yanmıştır:
Erişdi fasl-ı temûz oldı çarh ejder-dem
Tutuşdu nâb ile sahn-ı serâçe-i ‘âlem (Erdağı 1998: 78)
Râmî temmuziyye türündeki başka bir kasidesinde ise temmuz ayının gelişiyle yeryüzünün yanıp kavrulduğunu ve sanki gökten ateş döküldüğünü belirtir. Şaire göre hava o denli sıcaktır ki deniz içindeki balıklar dahi biryan kebabına dönmüştür:
Eyyâm-ı temûz-ı sâl-gerdân
Sahrâ-yı cihânı itdi sûzân
Bir mertebe oldı germ-i gerdûn
Âteş dökülür zemîne her ân
Mâhîleri şimdi âb içinde
Te’sîr-i harâret etdi büryân (Erdağı 1998: 72)
Temmuziyye türünde kaside kaleme alan bir diğer şair de Şeyhülislam Feyzullah Efendi’dir. Feyzî mahlasıyla şiirler kaleme alan Feyzullah Efendi, 40 beyitlik temmuziyye kasidesinde diğer şairlerde görüldüğü üzere temmuz sıcaklarını, güneşin yakıcılığını ve bunaltıcı yaz havasını konu almıştır. Örneğin aşağıda verilen örneklerde şair, bir vakitler gece gündüz demeden eğlenilen ve gezip tozulan bağ ve bahçelerin temmuz sıcağı yüzünden boşaldığını ve tutuşup yandığını belirtir. Hatta sıcaklık o derece artmıştır ki yer yakıcı kora dönmüştür. Bu nedenle gülistana ayak basmak dahi mümkün değildir:
Kanı o dem ki çıkıp kişt-i bâga ehl-i safâ
Misâl-i cû yayılırlardı gülşene şeb u rûz
Mecâl yokdur ayak basmaga gülistâne
Zemîni ahker-i sûzende kıldı tâb-ı temûz (Sönmez 2023: 131)
Daha önce ifade edildiği üzere kaside nazım şekliyle kaleme alınmış temmuziyyeler dışında kimi mesnevilerin belirli bölümlerinde de temmuz ve yaz sıcağının konu edildiği görülür. Örneğin Nev’î-zâde Atâyî’nin Âlem-nümâ adlı sakinamesinde, Edirneli Şâhidî’nin Leylâ vü Mecnûn mesnevisinde ve Celîlî’nin (öl.1569-70) Leylâ vü Mecnûn ile Husrev ü Şirin adlı mesnevilerinde temmuz ayında ve yaz ayında yükselen sıcakların konu edildiği müstakil bölümler yer almaktadır. Nitekim Celîlî, temmuzun gelişiyle sıcakların artışını anlatırken mübalağa ve teşbih yoluyla ağaç dallarında acıyla öten bülbüllerin, şişlere takılarak biryan kebabına dönmüş kuşlara benzediğini belirtir:
Meger irmişdi germâ-yı temûzî
Semûm-ı germ ü tâb-ı nîm-rûzî
Nihâl-i şâhda tûtî-i giryân
Sanasın sîh üzre murg-ı biryân (Kazan Nas 2019: 165-66)
Şairlerin temmuz sıcağını anlatırken zaman zaman hüsn-i talil sanatına başvurdukları da vakidir. Örneğin Celîlî’nin Leylâ vü Mecnûn mesnevisinden alıntılanan aşağıdaki beyitte şair zambağın beyaz çiçek açmasını, temmuz sıcağından korunmak için başına ak bir arakiye/takke takmış olması şeklinde güzel bir nedene bağlar:
Görüp bu hevâ-yı germi zanbak
Bir ak ‘arakiyye giydi ancak (Kazan Nas 2018: 89)
Temmuziyye türündeki bu manzumeler dışında bazı divanların muhtelif beyitlerinde de yaz ve temmuz sıcağının konu edildiği görülür. Muhtelif formdaki manzumelerin bazı beyitlerinde rastlanan bu türden örneklerde de yukarıda değinildiği üzere çeşitli sanat ve kelime oyunlarıyla temmuz ayının sıcaklığı anlatılır. Örneğin XV. asır şairlerinden Aşkî (öl.1483’ten sonra) çınar yapraklarının kızarıp kurumaya yüz tutmasını temmuz ayının sıcaklarına bağlar. Aşkî bu durumu anlatırken de çınar yaprakları ile insan eli arasındaki benzerlikten hareketle söz konusu yaprakların kızarmış hâlini, kınalı ellere teşbih eder:
Germâ temûzda eser idüp-durur meger
Kim böyle dest ü pâyine hınnâ yakar çenâr (Aşkî Dîvânı, vr.2a)
İnsanoğlunun psikolojisini etkileyen ve duygu değişimine neden olan her bir gelişim, değişim ve olayın şairlerin ruh dünyaları üzerinde de etkisi vardır. Şairin edebî şahsiyetine içinde yaşadığı cemiyet ve söz konusu değişim ve olaylardır. Toplumun bir parçası olan ve her insan gibi yaşadıkları yahut tanık oldukları durum ve olaylara karşı çeşitli his ve fikirler besleyen ve dahi söz konusu duygu ve düşüncelerini estetik bir kalıba sokarak nazma döken divan şairlerinin doğaya ve kimi doğa olaylarına duyarsız kalması beklenemez. Mevzubahis doğa olaylarından biri de mevsim değişimleridir. Bu bağlamda divan şairleri kış soğuğunu şitâiyye; baharın renkli coşkusunu bahâriyye, yazın sıcak ve bunaltıcı havasını temmuziyye ve sonbaharın hüzünlü durumunu hazâniyye şeklinde adlandırmalarla anılan şiirlerle aktarmışlardır. Temmuziyye türü kasidelerde ve temmuziyye türü bölümler barındıran mesnevilerde şairler çoğunlukla olumsuz bir tavır sergileyerek sıcakların menfi yönlerine değinirler. Şairler yaşadıkları sıcak ve bunaltıcı havaları aktarırken edebî sanatlar ve kelime oyunlarıyla manzumelerine dikkat çekici bir estetik kazandırma gayretindedirler. Bu amaçla başta mübalağa olmak üzere, teşbih, mecaz, hüsn-i talil gibi sanatlar şairler tarafından çokça tercih edilmiştir. Bu manzumelerde temmuz sıcağının dağlardaki madenleri eriterek derelere dökmesi, denizlerin sıcaktan buharlaşması, denizlerdeki balıkların sıcaklar nedeniyle pişmesi, yeryüzünün yanıp kavrulması, gökten ateş yağması gibi mübalağalı ifadeler hemen tüm şairlerin ortak olarak üzerinde durdukları hususlardır.
Kaynakça
Akkuş, M. (2007). Klâsik Türk Şiirinin Anlam Dünyası. Erzurum: Fenomen Yayınları.
Aşkî (ty.). Dîvân-ı Aşkî. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi Arşiv No: NEKTY 11057.
Aydın, G. (1996). Giritli Ali Aziz Efendi Divânı. Yüksek Lisans Tezi. Elazığ: Fırat Üniversitesi.
Ayverdi, İ. (2008). Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.
Çığ, M. İ. (1998). İnanna’nın Aşkı. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Doğan, G. (2003). Tâ’ib Mehmed Çelebi ve Dîvânı. Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi.
Erdağı, S. (1998). Râmi Abdurrahman Çelebi Divanı (İnceleme-Metin). Doktora Tezi. Malatya: İnönü Üniversitesi.
Gökalp, H. (2006). Eski Türk Edebiyatında Manzum Sergüzeşt-nâmeler. Doktora Tezi. Adana: Çukurova Üniversitesi.
İspir, M. (2009). Fehîm-i Kadîm Divanı’ndaki Temmûziye Üzerine Bir İnceleme. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi. 2/6 (Kış): 339-149.
Kazan Nas, Ş. (haz.) (2018). Leylâ vü Mecnûn – Celîlî. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Kazan Nas, Ş. (haz.) (2019). Husrev ü Şîrîn – Celîlî. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Sensoy, S. vd. (ty). Türkiye İklimi. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü. https://www.mgm.gov.tr/FILES/genel/makale/13_turkiye_iklimi.pdf [erişim tarihi: 04.08.2024]
Sönmez, F. (2023). Şeyhülislâm Ebû Said-Zâde Feyzullah Efendi’nin Temmûziyye Kasidesi. The Journal of Turkic Language and Literature Surveys (TULLIS). 8 (2): 118-133.
Şenödeyici, Ö. (2012). Kilisli Ebû Bekir Vahîd Divançesi. Konya: Kömen Yayınları.
Yaman, E. (2022). Divan Şairlerinin Penceresinden Dört Mevsim. Yüksek Lisans Tezi. Kastamonu: Kastamonu Üniversitesi.
Yıldız, A. (2011). Ahmed Hamdî Divânı. Sivas: Buruciye Yayınları.