Öğlen civarı, yıllardır bizim çatı altında, çocukları ile
koşuşturup duran gelinciğin bile sesi gelmiyordu.
Sararmış otların hafi fçe sallanmasından başka bir şey
görünmediği hâlde yüzeyden bir buhar, titreşme, hızla
kuruma sesi diyebileceğim bir şey yükseliyordu.
Bir ara uçarken, incecik başlayıp yanıma yaklaştıkça içimi
ürperten sesi ile siyah kadifeli bir böcek yanımdan geçip
aynen yoluna devam etti.
Akşam üzeri beş-altı derken, vadinin; şehrin aksi tarafından,
ormanın derinlerinden belli belirsiz bir esinti gelir
ve hava kararmaya yüz tuttuğunda sekiz civarı serinliği
ayaklarınızdan yukarıya doğru aniden hissedersiniz.
Ağaçların arasından, kuytulardan süzülür; gün eşi göremeyen,
rutubetli soğuk dere yataklarından gelir. Geldi mi
üşürsün, “içine işler”, ocak yakmak gerekir, birbirimize
sokuluruz.
Otlardan gelen sesler bitse de bu sefer daha sert, sakince
dinleyemeyeceğin, zamanı belli olmayan, bu yüzden
huzur vermeyen sesler başlar. Hepimiz sohbet ederiz,
güleriz falan ama aslında bir taraftan dikkatle; bastığı
yerdeki kuru dalları kıran o adımların ne kadar uzağımızda
olduğunu hesaplamaya çalışırız.
Bir zamandan sonra artık evde olmak gerekir, ocağın
önüne ayak-uçlu baş-uçlu dizildikten sonra yorganı iyice
üzerimize çekip sesleri duymaya devam ederiz.
Gece dışarıda bir şeyler olur; köpekler havlar, domuzlar
elma kiraz dallarını kırar. Babamın ara sıra odun attığı
ocağın çatırtısına domuzların kuru dallara bastıkça
çıkarttığı sesler karışır, tilkiler dolaşır, puhu kuşları öter.
Ormandaki herkes birbirinin ne kadar yakınında olduğunun
farkında olur; bunu hiç unutmaz… .