Saatlerimi sana kurdum
Karaladım üstünü tüm sayıların
Çıktım fecrinin yolculuğuna
Gelip cehenneminde durdum
Uykusuzdum perişandım bütün yaralar omzumda
İhsan Işık
Kendi tenhalığımı yaşıyorum bu gece.Sesini duyunca kasırgalı gülüşler patlıyor kulağımın duvarlarında.Bir ölü evini andıran sessiz koridorlarda, biraz önce yükselen gerçek ölüm çığlıklarını hatırlıyorum birden.Sonra, kendi ırmağında çoğalan iç fırtınalarımızı…Küçük bir deniz yıldızı görüyorum gözümün sessiz ovasında.Her ölüm bir kıyamet aşısı oluyor ve yeniliyor yaşama sevincimi. Hele onun, masum bir ıslığı andıran gülüşüyle bire-ona-bine katlanıyor direncim.Ne ki, biteceğine inandığım deprem çılgınlığındaki kasırgalı zamanlar, onun ruhuna üflenmiş ecza olamıyor, üzülüyorum.
Karanfil ve gül…
Zambak ve o…
Bütün yıldızları aralıyorum görebilmek için gecenin onu çağırtan tılsımlı yüzünü.Gülümsüyor bana.Elime kondurduğu parmaklarını öpüyor gibi tutuyorum.Sevinçlerimin örtüsünü açıyorum duyunca sesini…Sanki çok uzaktan, kederli anları huzura erdirmek için gönderilmiş bir melek gibi sığınıyorum ona, sadece bir şiir perisi olmadığını düşünerek.İçimdeki kötü direkleri kasırgaya teslim ediyorum.Ve yüzümü döndüğüm aynaların yanmasına aldırmadan mutluluk avcılığına soyunuyorum.
Yüreğimin İlkbaharı
Onun sesiyle anlam kazanan sözcük terazilerimi,
sancılı ve ilaç kokulu gece yarılarında yeniden
gözden geçiriyorum.
Bilenen kalbimin, huzur isteyen kalbimin, deniz
yıldızları gibi parlayan kalbimin, onun dudağında
sevgi duası olarak şekillenen kalbimin ondan başka
bir dileği var mı?
Sesi, yüreğimin ilkbaharı…
Bir sabır ustası olarak ördüğü duvarlarımdaki
hayaline dalıyorum ıslak çatılarda. Bir çift güvercin
havalansa diye bekliyorum. Bir gözünü de benim
için yatırsın istiyorum uyku denen ve o az bilinen
huzur beldesine…
O, benim sevdamın dili…
İpince bileğine kondurduğum güvercin gerdanlığı
nefesimi, ağzımın uçurumlarına
gönderişini özlüyorum.
Nefesinde donan dudağını ve bakışlarıma konan
sıcacık tebessümünü özlüyorum.
İnce ve tavizsiz yürüyüşünü, her adım atışta yeniden
ve hep bana gelişini özlüyorum.
Yüzünde esen acı rüzgarları öpmeyi özlüyorum.
Bu kederli hastalıklar koleksiyonunda
her ikimize de pay çıkarıyorum aslında.
Neden olduğunu bilmediğim acı ve tatlı şeyler
arasında koşup gidiyor zaman.
“Başlamak gerek yeniden hayata
Dedi bir gece yarısı çırpınan saat
Sana yeniden yaklaşacaktır
Korkma”
Papatya Zamanı
Bilge şair Sezai Karakoç, hüzünlü ve iniltili gece vardiyama dayıyor keskin dizelerini.Bir düş görüyorum onun tertemiz alnını özledikçe.Kulağına fısıldadığım her sevgi sözcüğüne yeni anlamlar yükleyerek yanaşıyorum sancılı limanlara. Bütün gemilerini kış güneşlerinde bırakan çocuk yanımı sevmiyorum aslında.Çok susan ve hatta konuşmaktan konuşmayı unutan dilime yeni sesler ulayan da onun gölgesi.Yaz güneşlerinden geçtik birlikte, ekim yağmurlarından, tohuma durmuş baharlardan, ekin zamanlarından…Şimdi, yalnızlığın yankısından daha acı bir yankı çınlatıyor kulağımı:
Onsuzluk!
Papatya zamanı…
Aşk yüzlü bir harita…
Ağlayarak söylediğim bütün şarkılar dilime kabuk
bağlatıyor.
Sessizlik…
İçimden akan bu ırmakta yıkıyorum kederimi.
Dudaklarının arasında inleyen uykusuz sabır çiçeğini
kokluyorum.
Deniz yıldızımın yanına, hemen yanıbaşına bir de
zambak…
Şefkatsiz kalan yüreklerin ölümle buluştuğunu
biliyorum.
İç denizimde yüzen sabır teknesi su almaya
başladığında oluyor bu: Kendime söz
geçiremiyorum!
Sesiyle görüyorum yönümü.
Yüzünde çoğalan hüzün haritasından en büyük
arsayı ben çeviriyorum.
Kıyamıyorum sancıdan kıvranan yüreğinde
vızıldayan isyan sarkacına
Beynimi kemiren ve beni sabaha hazırlayan
uykusuzluk matemi sanki gündüzlerin de
güneşsiz geçeceğini anlatmaya çalışıyor gibi.
Sesindeki son masal gemisi de kalkıyor gecenin
tam ortasında kalmışken…
Şimdi bana doğru açılan bu karanlık kapıdan bir
sevda kelebeği havalanacak.
Az uzansam, gece mavisini basmadan entari yaptığı
uykusuna düşeceğim. Pırıl pırıl gözündeki düşlerde
asılacağım saçlarından. Dua burcundaki kalbine
sığınacağım kutsal bir metin olarak…
Rabbim!
Ben ona ne çok alıştım…
Bir öksüz gibi durduğum hayat karşısında ben onu
ne kadar çok sevdim.Yağmur sonrası toprak kokusu gibi ruhuma dolan
sesine ne çok alıştım.
En sancılı anlarımda bile kendine kaçmayı öğreten
yüreğini ne kadar çok sevdim.
Sessiz bir odada kalan ve her akşam dünyanın
bütün acılarını yüklenen yüreğine ne kadar çok alıştım.
Bir Gece Ürpertisi
Tek başına yürüdüğü yollarda, yanında olmayı
ne kadar çok sevdim.
Bana farklı bir dokunuşu armağan eden gölgesine
alışmayı ne kadar çok sevdim…
Rabbim!
Ah Rabbim!
Saatler sıkıntılı geçiyor bu gece.
Dünyanın penceresinden el sallayan yok.
Bana göz kırpıyor biliyorum; yitik cennetinin
kapısından içeri alıyor beni şu anda.
Çocuk yüzlü tebessümlerinden birini daha bağışlıyor
yüzüme; tertemiz sesiyle bir şiir okuyor düşünde…
Elimde olmadan bozuyorum sessizliğini.
Ateş sarıyor bedenimi…
Elimi yalıyor sıcak bir gece ürpertisi.
Omuzları geliyor hatırıma; incecik… Dudağının
kenarında kıvrılan zarif vadiler sonra…
Düştükçe gözümdeki resmine, daha da kuşatıyor
bendeki kendini…
Maviye boyanıyor içimdeki sevimli çocuk.
Onunla paylaşıyorum gecenin buğulu sıkıntısını.
Az ötemde beni gözlüyor biliyorum; çağırsam,
sesime ses verecek; dokunsam, öpecek
parmaklarımdan.
Bir göçe hazırlanan ufacık yürek evimde ve
emanette biliyorum onu…
Yürüyelim dediğimde, benimle yarışmaya hazır
bir deli yanı olduğunu da biliyorum.
Zaten onun için yakıyorum yüreğine ayarlı
lambamın fitillerini…
Kahır Sarhoşluğu
Ürperen gecelerimde onun için söylüyorum en
bilinmedik türkülerimi…
Sesimden akan bu özlem sağanağı, camlarda
yansıyan gözlerim, dikeni batan sitem
çaresizliği ile kalıyorum bir başıma.
Bir başıma zakkumlu uykulara direniyorum sabaha
kadar; bir başıma gülümsüyorum
içimde çoğalan güneşsiz ve yapraksız ufuklara.
Sesime saplanan bıçağı çekip çıkarıyor bir annenin
feryadı… Solgun ve cansız yatan çocuğunun yüzüne
damıttığı ağıttan kendime pay çıkarıyorum.
Yitiyorum kendi yangınlarımın soğukluğunda.
Mosmor olan gözlerimde ağlamaya direnen bir
kahır sarhoşluğu taşıyorum.
Göğsüme sıkışan sesime takıyorum en hüzünlü ve
çaresiz gülümsemeleri…
Yarası kapanmayan ölümlü yanlarımdan imtihan
ediliyorum; bunu iyi biliyorum.
Acılar kumaşından dikildiğini de sevgi elbisesinin
Geceyi, uykuyu, güneşi kaybettiriyor, hiç yitirmemek
için onu…
Çok iyi anlıyorum şahdamarımda duran intihar
pırıltısının çekiciliğini…
Dudağımı öpen celladım, en tenha yerinde bekliyor
beni insan kalabalıklarının…
Bir ilaç şişesinin içinde derin sızılarla özlerken onu,
üzerime örttüğü kuş
kanatlı nefesini geriyorum üşüyen bakışlarıma…
Bir paslı hançer gibi çıkıyor kınından söz…
Ve patlatıyor uykusuzluğu özlemek denen sarnıç…
Sırlı Rüzgarlar
Bu gece ay yok, karanlığa kilitli bütün pencereleri
kalp denen büyük sitenin.
O bildi bir tek beni, o yüzden yansıyor koynumdaki
sevgili gümüş gerdanlık.
Şehir susmuş…
Yağmur susmuş…
Ses susmuş…
Kalbimin dalına konan aşk ateşi konuşuyor ve
koruyor bu uğultulu sessizliği…
Biliyorum, gün ışırken melek yüzündeki ince çizgilerde,
yönünü bana çevirerek karşılayacak sırlı rüzgarlarımı…
Gül yağacak vav dudağına…
İpince belinden kavrayacak aynalar, bütün
suretlerden geçecek ve gelecek sular
içinde kalan güneşsiz sabahıma…
Karanlıkta dinlenmiş kirpikleri delecek acıdan
balon olmuş yüreğimi…
“Yüreğimi alıp, yüreğinin içine” beni hep sevecek…