Türkiye’de Entelektüel Sermayenin Önemi ve Yeri Nedir?

Son yıllarda batı’da gelişen beşeri sermaye kavramı, Türkiye’de de popüler bir konu oldu ve bu konu çerçevesin­de ilmi çalışmalar yapılıp, görüşler öne sürülmektedir. Fakat, insanın değerli bir kaynak olduğu ve onun geliştirilmesine ait köklü çalışmaların yapılması konusu; aslında, bizim kül­türümüzün yabancı olmadığı bir uygulama. İnsan odaklı medeniyet anlayışımız, “insanı yüceltme”yi, en önemli görev olarak bilmiş ve sosyal yapıyı, “insan merkezli” bir şekilde kurarak, İslam medeniyetinin temel esprisi olarak bu ayırt edici faktör ile tüm hayat alanlarındaki ölçülü yaşama tarzını gerçekleştirebilmiştir.
Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de yaşamanın getirdiği bazı hayati sorumluluklar var. Bu sorumluluklar, sıradan insan için de söz konusu; entelektüel, yani fikri olgunluğa ulaşmış ve olayları irdeleyebilecek seviyedeki insanlarda da. Çünkü herkesin hayattan ve toplumdan aldığı imkânlara karşılık, topluma vereceği destek ve katkılar olmaktadır.
Münevver kelimesi, Türkçe de bilgi ve olgunluk seviyesine işaret eder. Nur kökünden gelen münevver, aslında aydın­lanmış ve bilgi ile olayları çok boyutlu düşünen ve bundan da bazı sonuçlara ulaşabilen kişi olarak anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bilgi ve anlayış sahibi olmanın getirdiği sorum­luluk, aynı derecede yük ve görevlerin üstlenmesine ait bir mecburiyeti ortaya çıkarmaktadır.
Yönetimin sorumluluğu ve siste­mi:
Ülkenin yönetimi, görünürde siya­setçiler tarafından yerine getirilse de; siyasetçiler, yönetimin uygulayı­cılarıdır. Yönetimin çeşitli alanlarına yönelik bilgi ve araştırma, toplumun münevverlerince hazırlanır ve uygula­ma seviyesine getirilir. Böyle bir işleyiş tarihin ilk dönemlerinden beri müşa­hede edilen tabii bir sistem halindedir.
Türkiye’de ve dünyada Üniversite, araştırma merkezleri, danışmanlık merkezleri gibi kurumlar, bu tür fonk­siyonları yerine getirmek üzere görev üstlenecek birimlerdir. Hal böyle olunca, bu kuruluşların çalışmaları, nasıl takip edilecek ve elde edilen bilgi ve bulgular, ülkenin hizmetine nasıl aktarılacaktır? Günümüzde böyle bir sistemin olup olmadığı varsa; nasıl çalıştığı konusunda, toplumun ente­lektüel kesimi bile bilgi sahibi değildir.
Aslında, gelişmiş ve oturmuş top­lumlarda her kesimin ve mesleğin, görev tarifleri yapılır ve kimin nasıl bir genel hizmet çerçevesi olması gerek­tiği belirlenir. Kendi çalışma birimi ile ilgili diğer birim ve kurumlarla olan bağlantıları belirlenerek ilgili kişilere bilgilendirilir. Türkiye gibi, mazide büyük devlet olmuş bir toplumun, bu tür açık ve mantıki bir sisteme sahip olması ve kişilerin belirsizlikten kurtul­muş olması gerekirdi. Ama maalesef böyle netleşmiş bir sistemin içinde yaşadığımızı söyleyemiyoruz.
Ülkemiz, çok uzun dönemdir kendi tarihi, kültürel kaynaklarından ve tec­rübelerinden uzak bir şekilde yönetil­di. Batının kuralları ve sistemi, sanki bizim için hazırlanmışcasına önem kazandı ve her alana tatbik edilmeye çalışıldı. Fakat görüldü ki, bu reçete bize ait değil ve bizim rahatsızlıkları­mıza da çare üretme imkânı yok.
Bilindiği gibi sosyal, siyasi ve ekono­mik sistemleri; bir toplumun inanç, ahlak ve düşünce birikiminden ayrı düşünmek mümkün olmamaktadır. Çünkü sistemler, hayatı düzenlemek ve yaşayışın problemlerine çözüm üretmek için şekillendirilirler. Ama maalesef, başkalarından aldığımız hukuk, siyaset, ekonomi ve ilmi dok­trinlerin ne özü ve ne de biçimi, bizim insani ve sosyal yapımıza uygun bir şekilde dizayn edilmemişti.
Bu yüzden, uzun zaman; neyi nasıl yapacağımızı ve hangi metod ve bil­ginin nasıl bir toplum ve sistem hazır­layacağı noktasında ciddi kafa karı­şıklığı ve ruh bunalımları yaşamakta ve kendimize ait bir sistem ve hedef belirlemesi yapamamak durumuyla karşı karşıya bulunmaktayız.
Araştırma ve geliştirme önündeki engeller:
Tübitak gibi araştırma kurumla­rı, ülkenin beyin ve bilgi gücünü acaba ne ölçüde kontrol edebiliyor ve değerlendirebiliyor? Son 7-8 yıl­dır Tübitak’ın araştırma konusunda, ciddi bütçeye sahip olduğunu ve ilim adamlarına çeşitli imkânlar sağladı­ğını biliyoruz. Fakat aynı zamanda; ilmi çalışmaların değerlendirilme­sinde, taraflı tutumların ve belirsiz kriterlerin varlığını da ifade etmek gerekiyor. Bu durum, ilmi araştırma yapanları çekingenliğe ve ümitsizliğe sevk etmekte ve gerekli atılımları yap­malarına engel olmaktadır. Ayrıca, bu araştırma birimlerinde, aşırı şekil şart­larının ve bazı gereksiz prosedürlerin; ilmi çalışmalara engel teşkil ettiğini de eklemek gerekiyor.
Özel ve kamu kurumlarında araştırma çalışmalarını ele aldı­ğımızda, kamudaki teşvik ve imkânların, henüz özel sektör­de yeterince gelişmediğini belirtmek gerekir. Bu konuda, özel sektörün araştırma ve geliştirme çalışmalarını, kısa vadeli ve paraya döndürebilir nitelikte olanlarını seçtiğini de üzülerek belirtmek durumundayım. Yani, kâr getirmeyen alana ait bir yatırımın kolay kolay yapılamadığını ve böylece, salt araştırma ve geliştirme çalışmalarına yeterince önem verilmediği söylenebilir. Bu durum, en azından benim karşı­laştığım durumlar açısından böyle.
Kamuda özel sektöre rağmen, çok daha büyük bir araş­tırma, danışmanlık ve proje çalışmalarına imkân verildiğini görüyoruz. Fakat burada da bazı garip kriterlerin varlığı, ilmi ve araştırma çalışmaların verimliliğini ve pratik sonuçlar ortaya koymasını engellemektedir.
Öncelikle araştırma ve projelerin değerlendirilmesinde, yeterli sayıda bilgi sahibi bürokratların olmayışı, projele­rin ve araştırma tekliflerinin kabulünde engeller ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, projeleri objektif bir şekilde değer­lendirecek mütehassıs birimlerin, birçok kurumda mevcut olmadığı görülmektedir. Karar vericilerin şahsi istekleri veya proje, eğitim veya araştırmayı sunan kişilere olan yakınlı­ğı, bu çalışmaların kabulünde önemli roller oynamakta­dır. Sonuçta, kamuya faydalı çalışmalar yerine, ya göster­melik veya kurumun hayati ihtiyaçları ile alakalı olmayan araştırma ve proje çalışmalarının yapıldığına şahit oluyoruz. Bunu, yapılan araştırma ve proje çalışmalarına ait raporların, uygulamaya geçmeyişi veya geçemeyişinden de anlamak mümkündür. Yapılacak ciddi bir inceleme, bu tespitin haklı­lığını ortaya koyacaktır.
Yönetimin ufku nasıl gelişir:
Hükümet politikaları, görüldüğü kadarıyla siyasilerin ve karar merciinde bulunan bürokratların veya onların danış­man ekiplerinin görüşleri çerçevesinde şekillenmektedir. Bu durum, aslında ülke meselelerinin belirlenmesinde ve çözümünde yeter­li bir hazırlık olmamaktadır. Çünkü ülkenin geleceği, sadece hükü­met çevrelerindeki on-on beş kişilik grupların düşünce ve birikimleri ile değerlendirilmemelidir. Aslında bu tür grupların, sadece kendi bilgi ve tecrübeleriyle hareket etmek yerine, toplumdaki entelektüel sermayeye ait birikim ve bakış açılarını toplayıp, en uygun olanlarını bir araya getirecek organize edici bir fonksiyon görmele­ri gerekmektedir.
Bir ülkenin gelecek ufku, o ülke­nin fikri potansiyeli ve becerisi çer­çevesinde gerçekleşecek bir yapıya kavuşmadıkça, o toplumdaki tüm insan, bilgi ve stratejik imkânlarının değerlendirilmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Hükümetlerin en önemli görevleri, kendilerini de rahatlatacak imkân ve kaynakları öncelikle bulmak ve devreye sokmak olmalıdır. Bu konu, sadece bilgi ve maharetleri bir araya getirmek değil, aynı zamanda insan kaynaklarını da stratejik bir değerlendirme ile gerekli yerlere yönlendirme konusunda plan­layıcı bir rol ile mümkündür.
Türkiye’de maalesef birçok konu, dost-arkadaş-partili mantığı ile yürü­tülmekte ve böylece önemli konu­larda nitelikli ve birikimli insanlardan çok, belli makamlara ve gruplara yakın olan kişi veya gruplarla yürü­tülmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla, sistemli çalışma denilen, eldeki tüm bilgi ve imkânların bilinerek bir plan dâhilinde yürütüldüğü “kurumsal yapı” bir türlü istenilen şekilde ger­çekleştirilememektedir. Sonuç ola­rak, böyle bir durumda imkânlar ve ihtiyaçlar arasında doğru bir denge kurulamamaktadır.
Yanlış anlayış ve kurgular:
Bir başka eksiklik, takım çatışmasına ait psikolojik rahatlık ve başkaları­na tahammül etme anlayışının yeteri kadar gelişememesidir. Bazı insanlar, kendi alanlarına başkalarını yaklaştır­mayıp, kendisinden istifade edilebi­lecek kişiler bile olsa, onları engelle­meye çalışmaktadırlar. Böylece kendi varlıklarını ve statülerini korumayı amaçlamaktadırlar. Bu konu, inanç ve ahlaklı denilen kesimde bile görü­len bir zaaf ve yanlışlıktır. Bu sebeple, bazı konularda ciddi fayda sağlaya­cak insanlar; olması gereken yerlerde bulunmamakta ve makamlar, olması gereken kişilerden mahrum kalmakta ve işler, gelişme imkânından mahrum olmaktadır.
Kişilerin kendilerini, normalin üze­rinde değerli görmeleri de bir başka sosyal problemi ortaya çıkarmakta­dır. Kendi varlığını ve fonksiyonunu, başkalarının gözüyle değil de, sade­ce kendi gözüyle görmeye alışanlar, hatalarının farkına varamamakta ve yanlış tutum ve davranışlarını sürdür­mektedirler. Eleştiri kabul etmeyen, ‘kendi olmazsa’ her şeyin kötü ola­cağına inanmış bir psikolojik kim­lik, elbette dar bir dünyada yaşar ve başkalarına güvenmediği için de, sınırlı bir rol üstlenerek kendini de bir manada köreltmiş olur.
Yönetim ve organizasyonda adalet fonksiyonunun sağlanması; ülkenin imkân ve fırsatlarının en faydalı ve en rantabl kullanılmasını sağlayacak ve insanımızın emek ve iyi niyeti en güzel biçimde değerlendirilmiş ola­caktır. Fakat adaleti sağlayacak ölçü­de insan yapısı ve sistem özelliğinin yeterince olmayışı ve bu tür kişilerin etkin mevkilerde bulunmaması sebe­biyle sıkıntılar devam etmekte ve hatta artmaktadır.
Kurumsal yapı denince, kişilerin şahsi istek, bilgi ve tecrü­belerinin ötesine geçen ve konu ile ilgili kişi ve anlayışları bünyesinde toplayan bir sistem akla gelmektedir. Kurumsal yapının gerçekleşmesi, öncelikle belli bir idrak seviyesine gelmekle mümkündür. Bunun için de, olgun bir ahlak sevi­yesi ve yaşama disiplinine ihtiyaç bulunmaktadır. Böylece mesele, kişilerin ahlaki ve manevi açıdan kendilerini yetiş­tirmiş ve basit tutumların üzerine çıkabilecek bir şahsiyet yapısına sahip olmaları noktasına gelmektedir.
Ülkemizde iş, muamele ve görevler gibi konularda yüzyüze kaldığımız problem ve açmazlar, büyük ölçüde insanımızın karakter ve davranış eksikliği sebebiyle ortaya çıkmaktadır. İyi insan yetiştiremeyen bir toplum, eksik kişilik ve ahlak yapısına sahip insanların yanlış ve uygunsuz tutumlarının ortaya çıkardığı sıkıntıları yaşamak mecburiyetinde kalır. Yani, insanını iyi yetiştirmeden, iyi ve düzenli bir sosyal yapı kurmak mümkün görünmemektedir.
Geçmiş toplumsal yapımıza baktığımızda, işini güzel, yeterli ve en üst kalitede gerçekleştiren insanların; iyi ahlak ve inanç sahibi kimseler olduğunu görüyoruz. Çünkü davranış bilimi, iyi niyet sahibi insanların iyi davranışlar ortaya koya­bileceğini söylüyor. Dolayısıyla niyetler de, örnek seviyedeki kişilerin ahlak vasıfları başkalarının ruh ve zihinlerine yer­leşebilmektedir. Elbette ki böyle bir ruhi alt yapı üzerine, öncelikle bilginin ve çalışma ahlakına ait düzenlemelerin eklenmesi gerekir. Bilgiyi ve öğrenmeyi hayati bir gerek­lilik olarak gören bir dinin ve kültürün insanı olarak, zaaf noktalarımızda eksiklikleri görüp bunları telafi edebilme imkânına sahibiz.
Yukarıda dile getirdiğim yanlışlık veya yetersizlikler, ferdi manada kendimizi kültür ve ahlak alanındaki geliştirmenin arkasından, yine kendi kültürel birikim ve hedeflerimiz doğrultusunda ürettiğimiz kavramlar ile kuracağımız bir organizasyon yapısı ile giderilebilecektir. Fakat öncelikle; kurumsal rahatsızlıklarımızın arkasındaki ferdi eksiklik ve yetersizliklerimizi keşfetmek ve daha sonra da birlikte yaşamaya ait davranış ve ilişki sistemlerinin belirlenmesini sağlamamız gerekiyor.
Şunu bilmek zorundayız ki, bütün toplumsal ve kurumsal çalışmalarımızın temelinde, bir buz dağı misali, anlaşılması ve sistemleştirilmesi gereken geniş ve çok boyutlu bir sosyal dünya bulunmaktadır.

Bu yazıyı paylaşın