Şiir, insanoğlunun sözlüklerde tanımladığı kavramları, koynunda büyüttüğü dünyada, o dünyanın mana libaslarıyla yeniden şekillendirirken; duyguları da aynı tezgahtan geçirerek anlamlandırır. Fuzûlî:
“Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebûn”
Derken, söze çıplak gözle bakan kalem ehlince her ne kadar, dertten muzdarip olmanın iniltisini terennüm ediyor diye telakki edilse de söze mana gözüyle bakan ve yukarıda bahsi geçen dünyaya girme bahtiyarlığına ermiş, kelam ehli onda : Dosta ulaşma yokuşlarında her şey “kollarını makas gibi açarak, burası çıkmaz sokak” diye meydan okuduğu bir zeminde Yunusça süzülerek: “Bana seni gerek…” diyebilmenin azm u kararlılığının mısralara sirayet eden suretini görecektir. Görecek ve “-Ruhuna rahmetler olsun ey şair! Meğer sen ne güzel bir dert ile dertliymişsin; meğer ‘hem-dert yok’ derken ; “Her kim merdâne! Gelsin meydâne!’ deme feryadında o liyakate layık olacak sineleri bulamamanın şiirini yazmışsın!” diyecek ve gıpta ile iki büklüm olacaktır.
İşte böyle bir dünyada, Ehl-i dil’in vuslata müştak olarak, o vuslatı tasvirlerinde sıkça kullandıkları “Bahar” sözü de onların sakini oldukları şiir dünyasında bambaşka bir libasla arz-ı endam eder.
“Bahar”, kelimesi bünyesinde bir tek sert ünsüze yer vermemesi itibariyle, ünsiyet esintilerinin bir numunesi olan ılık rüzgarların mevsimine ad olmaya layık bir kelimedir. Bahar, Kelam ehlince: Yeryüzünde yeniden dirilişin senede bir kere yapılan provası yahut; Cennetin bir numunesidir. Kim bilir, bu kelimenin eskilerin “ Cennet dili” diye tarif ettikleri Farsça bir kelime olması ve bu yüzden de manaya uygun bir fonetiğe sahip olması önemli bir tevafuktur.
Bahara dair buraya kadarki mülahazaların hiçbirinde yıkımı, gafleti, yanlışa giden ya da teşvik eden bir tanımlamayı göremezsiniz. Zira tanımı dahi bahara yakışır bir güzelliği, güzellikle beraber düzeni,” içinde barındırdığı çeşitlilikle beraber birliği” barındırır.
Ancak hakkaniyet sahibi olmakla beraber aldanmaya ve aldatmaya, tertemiz bir ruh ve beyinle yaratılmasına rağmen kirlenmeye ve kirletmeye de açık insan fıtratı, temizlenmede yegane nimet olan suyu dahi kirletmeye meyyal olduğu kadar kendi cennetini cehenneme çevirmeye, baharı da hazana çevirmeye meyyaldir. Üç asırlık mağlubiyetin mağduriyetin ve mazlumiyetin başlangıç noktası da zihinlerde ve kalplerde başlayan kirlenme, yön tayin edememe değil midir zaten? Bir dönem cansız bedeni dahi Allah’ın emaneti bilen ve o yüzden onu “gömmek” yerine “defnetmek”le “insan hakları”ının beyanını değil bizzat icraatını yapan bir millet olmaktan, partiye gidecek parayı alamadığı için anne katleden evlatlar olmaya giden serüvenimiz kelimelerle başlamadı mı zaten? Şiirin namusu kelimelerle elimizden alındı. Kirlenen şiirlerle hayallerimiz çalındı…
Vuslatı, Cenneti,sevgiliyi, dirilişi, yenilenişi, öze dönüşü derlenmeyi ve toparlanmayı anlatan, “Bahar” kelimesi ilk ve en büyük mağlubiyetini en güzel ve en canlı tarifinin yapıldığı şiir ve edebiyat ikliminde aldı…
Önce Sıradanlaştırdık
Nedim’le provası yapılan Şinâsi Efendi ile profesyonel bir boyuta ulaşan basitleşme ve sıradanlaşma faaliyetleri, oradan “Öz Türkçe” çılgınlığına ulaşınca: Necip Fazıl’ın tabiriyle “vakvaktan lisan” öğrenen nesil; “balığın tırmandığı kavak”ı, olmayan geçmişinin şeref madalyası diye yıllarca boynunda gezdirdi. Otuz sene öncesinin neslinin yazıp çizdikleri, otuz sene sonrasında gelen bir başka nesil için bir muamma oldu hep. “Selâmün Aleyküm”e Arapça diyen hilkat garibesi, bir avuç tarihsiz ve talihsiz, “Bonjur”u muska yapıp boynuna takmaya ramak kaldığı bir zamanda kendini kendinden birkaç nesil sonrasının “me se ne” dilini anlayıp çözmeye uğraşırken buldu.
Baharlar Hazana Dönmeden
Böyle uzun bir kış döneminde, yeşermeye namzet her tohum, biri eriyip kalkmadan yerine ötekinin yağdığı karlarla heba olurken bu milletin yukarıda bahsi edilen köklü medeniyetinden umudunu kesmeyen sineler yeniden dirilişin hayalini eski bahar tasvirleri ve terennümlerinde aramışlar. Kimi bir bayram sabahında cemaati seyrederken kemal bir titreyişle Süleymâniye’nin ikliminde gönlünü doldurmuş, kimi de:
Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış
Nurlu ihtiyarın yanaklarında.
Yapraktan saçını yerlere yaymış,
Sonbahar ağlıyor ayaklarında. (N.F.K.)
Diyerek içinde soluk aldığı son baharı, baharın gözü yaşlı mersiyesi şeklinde telakki etmiştir. Dönemin en şiddetli kışını sinesinde hisseden bir başkası ise: “Biz kışta geldik, sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz…” derken özlemini duyduğu baharın çiçekleriyle hayalen hasbihâl etmiştir. En veciz sözlerle ifade ettiği hakikatleri, gözü gibi muhafaza etmiş. Kıştan bahara gelişin “Tarihçe-yi Hayatı” gibi görebileceğimiz âsârı bir bayrak gibi ellerine teslim etmiştir.
O sesin yansımasıyla büyüyen bir nesil kimi zaman yalancı baharlarla tökezlese de yahut gelmeye başlayan baharı birkaç kadir kıymet fukarası yüzünden nasıl kaybettiğinin talimini yapmış olsa da hep içinde saklı yegâne bir başka baharın coşkusuyla dikmiş gözlerini ufka…
***
İşte bahar adlı günün şafağının sökmeye başladığı/söktüğü bir zeminde elimize tutuşturulan “bahar mektupları”nı sadeleştirme perdesi altında sıradanlaştırmaya götürecek -halisane niyetlerle de olsa- ileride meyve verecek ağaçları kurutmaya sevk edecek vaziyetlerden, önce kendi nefsimizi sonra da dostları ve sakındırmak adına, “Diriliş” şairinin sözleriyle bu bahar mülahazasına nihayet verelim:
Çiğ düştü göklerden
Ve bir bahar günü doğdun sen
Güvercinler geçti menekşelerden
Ve bir bahar günü doğdun sen
Kendi kendine ayna olan nergislerden
Leylakların gün doğuşu ürperişinden
Zambakların kıyı kıyı bakışından
Geldin sen
Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde
Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde
Birdenbire aydınlandı annenin yüzü
Ve bir bahar günü doğdun sen…(Sezai KARAKOÇ)
Baharın kıymetini bilmek ve bilenlerden olmak dileğiyle esen kalınız.