Asma yaprakları karşılıyor gelenleri sokağın başında. Yaprakların arasından uzun ve ince üzüm salkımları dökülüyor. Asma, evi kucaklamak istermiş gibi iki tarafını sarmış. Sokak, sessiz… İki üç katlı evlerden oluşuyordu. Renkler birbirleriyle çok uyumluydu ve insana huzur veriyordu. Yılların huzurunu…
   Ağır ağır ilerliyordu Selim… Korkuyordu reddedilmekten, kahrolmuştu dün akşam aldığı telefondan sonra. Sokakta bisiklete binen çocuklar vardı. Onların cıvıltısı da olmasa, kuş seslerinden başka bir şey duyulmayacaktı. Bisikletli bir çocuk ona çarpmak üzereyken Selim sıçramış, çocuk ona çarpmamıştı. O anda hissetti, kalbinin çarpıntısından göğsünün ağrıdığı. Kalbi çocuktan dolayı mı yoksa gittikçe yaklaştığından dolayı mı çarpıyordu, bilemedi.
   Açık mavi renkli binanın tam karşısındaydı. İki kanatlı kapısının üzerindeki tokmağı vurması gerekiyordu. Onu düşünüyordu şimdi, eve yaklaşıp kolunu kaldırması gerekiyordu. Ama bütün dermanı kesilmişti bedeninin; evi gördüğünden beri. Az vakti olduğunu anımsadı. Kolunu zar zor kaldırıp kapıyı çaldı. Perdeleri sıkı sıkı kapalı ahşap pencerelerin birinden elli yaşlarında bir kadın beline kadar sarktı.
 -Kim o? , dedi iğneleyici bir bakışla.
 -İçeri girebilir miyim?
  Kim olduğunu, ismini açıklamaktan ilk kez utanmıştı. Ne diyecekti ki. Nasıl diyecekti; yıllar boyu arayıp sormadığı anacığının ölüm döşeğindeki son arzusunu yerine getirmek için geldiğini. Kapıdan girerken bu kez elinde hediyeler yoktu. Oysa eşine ve çocuklarına hediyesiz bir gün bile geçirtmemişti. Şimdi ise hediye kendisiydi. Son kez kendisini görmek isteyen annesini isteğini yerine getirmek için buradaydı.
  Kadın kapıyı yavaşça açtı. Kapını gıcırtısı sanki yılların ahı vahıydı.
  -Buyurun… Kadının inceleyen edası altında içeri girdi. Karanlık holde kadın merdivenleri işaret etti. Onu hiç bu şekilde karşılayan olmamıştı. Şaşırdı. Kendisine hoş geldiniz, demeyen biri vardı ilk defa. Önünde upuzun bir merdiven vardı. Çıkması gerekiyordu. Merdiven çıkarken, yaşadığı ömür bile bu kadar uzun gelmemişti ona.
  Merdiven sonunda bitmişti, bir odanın kapısı açık duruyordu. Bu odadan gelen koku genzini yakıvermişti. Demek bunca seneden sonra bile annesinin kokusu değişmemişti. Tekrar ve tekrar içine çekti bu kokuyu. Kapıdan içeri girmek yalvarıp af dilemek için can atıyordu. Ben ne yaptım! Dedi içinden. Kadın duymuş gibi yüzüne baktı, odayı işaret etti.
  -Selime hanım burada, dedi. İçeriden bir ses:
  -Oğlum mu geldi?
  Selimin içi yandı bu sesle. Sanki kalbi yeniden canlanıyordu. Odanın içinde bir karyola, bir komadin; üzerinde bir bardak ve bir sürahi vardı tüm sadeliğiyle. Sürahiyi başına dikse içindeki yangını söndürmeyecekti. İlerledi. Yataktan doğrulmaya çalışan annesinin ne kadar yaşlandığını ama gözlerini hala canlı baktığını görünce donakaldı.
  -Selimim, oğlum, yavrum! Geldin mi? Hoş geldin oğlum, ciğerim…
  -Geldim, diyebildi fısıltıyla.
  Bakışlar konuşuyordu, yetiyordu da. Selim af diliyordu, yalvarıyordu anacığına. Nasıl evlattı böyle. Evlendikten sonra hiç arayıp sormamıştı. Nerede olduğundan bile haberi yoktu. İş güç derken çocuklar olmuştu. Artık çok yoğundu. Kendine zaman ayırmak için bile fırsat bulamıyordu. Üniversite okumak için gittiği günden beri irtibatı yavaş yavaş koparmıştı. Sosyal medyadan annesinin onu son kez görmek istediğini haber veren ise lise arkadaşıydı. Sosyal medya olmasa öğrenemeyecekti; bunu sosyal medya bizi asosyal yapmış meğer düşüncesini bastırmak için söylemişti kendini.
  -Beni affet anneciğim! Hayırlı evlat olamadım! Bu sözleri gözyaşlarıyla karıştırarak sunmuştu annesine.
  -Üzülme oğlum! Bugün senin doğum günün! Öyle miydi gerçekten? Demek unutmamıştı annesi. Nasıl unutsun ki? Tek erkek evladıydı. Yıllarca erkek evlat hasretiyle yanıp tutuşmuştu Selime hanım. Göz bebeğinin adına Selim vermişti. Selim babasını hiç görmemişti. Selim bebekken çalışmak için İstanbul’a gitmiş, üç ay sonra vefat haberi gelmişti. Yoksulluktan kimsesizler mezarlığına defnedilmişti. Cılız bir sesle:
  -Oğlum babanı da seni de İstanbul aldı elimden. Beni İstanbul’a gömün. Boğazı kurumuştu Selime hanımın. Islak pamuğu dudaklarına sürdüler. Selime hanımın kırışmış yüzünde bir tebessüm belirdi, biricik oğlunu kollarında can verirken.
  Selim’in kollarının arasından zorla aldılar Selime hanımın narin ve cansız bedenini.
  -Anneee! diye hıçkıra hıçkıra ağlaya Selim kendini kaybetmişti sanki.
  -Anne, anneciğim, affet beni, bu vefasız hayırsız oğlunu affet!
  Selim, yılların acısını kalbinde öyle bir yara açtığını düşündü ki, bir an kendinden geçmiş ve bayılmıştı. Ünlü iş adamı Selim Atasayan, yıllarca arayıp sormadığı annesinin ölüm döşeğinde yanında olabilmişti. Onun mezarına toprak atarken içerde yatanın kendisi olmasını büyük bir istekle arzuladı.
  Annesinin ölümüyle hayatının miladına alışamayan Selim, toparlanamadı. Bir hafta sonra mezarı başında ağlarken kalbi buna dayanamadı ve öylece duruverdi.

Bu yazıyı paylaşın