Vefatının 11.Yıl Dönümünde Sâmiha Ayverdi

Sâmiha Ayverdi’nin Hayatı

Çağımızın en önemli mütefekkir yazarlarından birisi olan rahmetli Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, 25 Kasım 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi, Fatma Meliha Hanım, babası Yarbay İsmail Hakkı Bey’dir. Soyu, anne tarafından Kanuni zamanında yaşamış ve Budin seferinde şehit düşmüş Gül Baba’ya, baba tarafından Orta Asya’dan Anadolu’ya geçmiş Ramazanoğulları’na kadar uzanmaktadır.
Sâmiha Ayverdi, ilk tahsilini aile çevresi içerisinde yaptı. Anneannesi Hâlet Hanım, onun şifahi kültür ve tarih şuuru kazanmasında çok etkili olmuş bir isimdir. Dedesi de ciddiyet, dürüstlük, az konuşma gibi değerler noktasında ona örneklik teşkil etmiştir. Aynı şekilde anne ve babası da onun fikrî, imânî ve ahlâkî şahsiyetinin teşekkülünde müspet rol oynamış kimselerdir. Evleri de devrin seçkin bilim ve sanat adamlarının gelip gittiği bir yerdir. Bu ortamın da onun yetişmesinde tesiri olduğu muhakkaktır.
Sâmiha Ayverdi, resmi anlamdaki ilk tahsilini ise, henüz beş yaşında iken gittiği mahalle mektebinde yaptı. Daha sonra 1921 yılında Süleymaniye Kız Numune Mektebi’ni bitirdi. Sonraki eğitimleri ise, ilk çocukluk devrinde olduğu gibi, resmî müesseseler dışında gerçekleşmiş; tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında hususi öğrenim görmüş, Fransızca dersleri almış, güzel sanatlarla ilgilenmiş ve keman çalmayı öğrenmiştir.
Sâmiha Ayverdi, ilk eserlerini  1938 yılından itibaren vermeye başladı. Bu tarihte ilk romanı  “Aşk Budur ” yayımlandı. Bu eserini diğerleri takip etti. Türk Edebiyatı’na farklı bir hava getiren bu eserler, büyük bir ilgiyle karşılandı.
Sâmiha Ayverdi, daha sonra mecmualarda da yazmaya başladı. İlk yazıları Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu mecmuasında yayımlandı. Büyük Doğu’dan sonra ise Resimli İstanbul Haftası, Fatih ve İstanbul, Türk Yurdu, Havadis, Ölçü, Hür Adam, Anıt, Türk Kadını, Tercüman, Kubbealtı Akademi Mecmuası ve Türk Edebiyatı gibi yayın organlarında yazdı. Roman, mensur şiir türlerindeki eserlerinden sonra cemiyet meselelerine yöneldiği için hatırat, makale, deneme, tarih, biyografi, mektup türlerinde de eserler verdi. Böylece insan ve cemiyetin her meselesini kucaklayan zengin bir külliyat ortaya çıktı.
Sâmiha Ayverdi’nin eserleri ve çalışmaları çeşitli kurumlarca  ödüllendirildi. “Kölelikten Efendiliğe” isimli eseri Milli Kültür Vakfı tarafından taltif edildi. Yine aynı vakıf tarafından kendisine 1984 yılında Türk Milli Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı verildi. Benzer bir taltif, sanat hayatının ellinci yılında Aydınlar Ocağı tarafından yapıldı. Türk ilim ve kültür hayatına kazandırdığı eserler ve yetiştirdiği gençler sebebiyle kendilerine şükran belgesi verildi. 1985 yılında Boğaziçi Yayınları, 1986 da Türk Edebiyatı Vakfı, hizmetlerinden dolayı plaketle ödüllendirdi. 1988 yılında Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülüne layık görüldü. 1990 yılında Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nca çalışmalarından dolayı taltif edildi.
Ömrünü Türk-İslam kültürünün yeniden neşv-ü nema bulmasına adayan Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, 22 Mart 1993 günü Hakkın rahmetine yürüdü. Merkez Efendi haziresinde medfun bulunan, mürşidi Kenan Rifai Hazretleri’nin ayakucu tarafına defnedildi.

Sâmiha Ayverdi’nin Edebi Şahsiyeti
Sâmiha Ayverdi, kültürlü bir aile çevresinde yetişti. Aldığı din, tasavvuf, tarih, felsefe, edebiyat ve güzel sanatlar alanındaki hususi eğitim ve özellikle Ken’an Rifa’i Dergahı’na mensubiyeti, onun fikrî şahsiyetini olduğu gibi edebî şahsiyetini de şekillendirmiştir. Eserlerindeki yoğun bilgi ve irfan  birikimi bu mensubiyetin bir neticesidir.
Böylece, küçük yaşlarından itibaren sözlü ve yazılı kültüre aşinalık ve bunlar üzerinde düşünme, eserlerinin fikir temelini oluştururken; Kenan Rifâ’i Hazretleri’ne bağlılığı tasavvufu eserlerindeki en hakim tema haline getirmiştir. Bu yüzden  eserlerinin hepsi tasavvuf kültürü ile yazılmış, bu kültürün zenginliğini ortaya koyan çalışmalardır.
O, aynı zamanda bir konak insanıdır. Konak, bir manada Osmanlı hayat tarzını temsil eder. Milli ve İslamî hayat tarzı ve bu kavramlara ait değerler en iyi ifadesini konakta bulur. İstanbul’da yaşaması da edebi şahsiyetinin teşekkülünde bir diğer önemli faktördür. Konağın sembolize ettiği hayat tarzı ve değerler toplamı geniş manada ifadesini İstanbul’da bulur. İstanbul, sadece bir başşehir olmayıp bir taç şehirdir. Bu şehrin tarihi, coğrafyası, tabiatı, üzerine bina edilen mimari eserleri, İstanbul hayatını maddi ve manevi olarak şekillendiren devlet, din, tasavvuf ve sanat önderleri bu şehrin asıl şahsiyetini kurmuşlardır. Dolayısıyla böyle bir şehirde yaşamak, insan ve cemiyet meseleleri etrafında eser verecek bir yazar için önemli bir imkandır.
Bir başka husus da, doğumundan vefatına kadar İstanbul’un II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ile mütareke yılları ve Cumhuriyet devirlerini görüp yaşamasıdır. Bu durum; onu,  insan ve cemiyet meselelerini bizzat görüp bunlara şahit olan bir yazar haline getirmiştir. Üstelik bu devirler, cemiyetimizin köklü değişmelere zorlandığı, pek çok müspet ve menfi hadiseyle yüz yüze geldiği devirlerdir. Bilhassa romanları,bu devirlere tutulmuş bir aynadır. Ama klasik tarih kitaplarından farklı olarak, hadiselere aynı zamanda içten bir bakışı da ortaya koyar.
Sâmiha Ayverdi’nin edebi şahsiyeti işte bütün bu özellikler çerçevesinde teşekkül eder. Eserlerinin ana teması da bu duruma uygunluk taşır. İstanbul sevgisi, Osmanlı hayatı, batılılaşma, din ve tasavvuf gibi temalar, onun eserlerinde sıkça karşımıza çıkan konulardır.
Samiha Ayverdi’nin, böylesine zengin bir yazı konusunu mesele olarak ele alması ve insanlığın çok farklı meselelerine eğilmesi, onun değişik türlerde eser vermesinde etkili olmuştur. O, bu yüzden sadece roman yazmamış, bu türün dışında, hikaye, mensur şiir, biyografi, tarih, hatırat, seyahatname, mektup, makale, deneme, sohbet, konferans, tebliğ türlerinde de eserler vermiştir.
Edebi şahsiyetinin temellerini ve edebî şahsiyetini bu şekilde özetleyebildiğimiz Samiha Ayverdi’nin ilk kitabı bir romandır. “Aşk Budur” adını taşıyan bu eser, 1938 yılında yayımlanmıştır. Bunu diğer eserleri takip etmiş, yazarın eser verme faaliyeti 1946 yılına kadar yoğun bir şekilde devam ederek eserler toplamı bu yıl itibariyle on’a ulaşmıştır. Bunlardan birisi hikaye, birisi mensur şiir, diğerleri de ilk eseri gibi romandır.
Sâmiha Ayverdi, ilk eserleri itibariyle öncelikle bir romancıdır. O, romanı öncelikli  olarak tercih etmekle beraber bu konudaki anlayışı itibariyle diğer romancılardan farklıdır. Ne sanat için sanat, ne ictimai gerçekçilik…Bunlarla yetinmez ve kendi ideallerini, fikir hamurunu, dünya görüşünü  eserlerine katar. Bu fikir hamuru ve dünya görüşü ise İslam tasavvufudur.
Peşpeşe yayımlanan bu eserler, bu özellikleriyle edebiyat dünyasında ilgiyle karşılanır. Çünkü konuları, teması ve dili itibariyle çok farklı özellikler taşımaktadır. Onun bu farklı çıkışı ve gördüğü ilgide, eserlerindeki tasavvuf düşüncesinin etkili olduğu muhakkaktır. Çünkü, toplumda o zaman için de bir kimlik bunalımı  vardır. Ve bu eserler insan ve Allah meselesini, bu ikisinin münasebetini ele aldıkları için çok tesirli olmuşlardır.
Ayrıca; böyle bir roman anlayışının, cemiyetimizin o yıllarda menfi olarak tesirinde kaldığı pozitivizm ve maddecilik cereyanları karşısında nasıl bir önem taşıdığı ortadadır. O, maddeye karşı manayı, yozlaşmaya karşı şahsiyeti, yabancılaşmaya karşı yerliliği müdafaa ederek, cemiyete rehberlik etmiştir. Bu eserler, bir anlamda geleneğin de ihyası manasına gelmektedir. Çünkü, asırlar boyunca yazılan aşk eksenli mesneviler, yeni bir yorumla ve roman diliyle onun eserlerinde yeniden karşımıza çıkarlar. Bilindiği gibi aşk kavramı, varoluş meselesi, insan meselesi bu eserlerin de temel konusudur. Dolayısıyla bu romanlar, bu manada çağdaş bir mesnevi gözüyle de değerlendirilmelidir.
Sâmiha Ayverdi için 1951 yılı, eserlerinde farklı bir yönelişin de yılıdır. O, bu yıl içinde “Kenan Rifai ve Yirminci Asırda Müslümanlık” isimli eserini yayımlamıştır. Bu eser, bir taraftan bir 20. Yüzyıl velisinin portresini ortaya koyarken bir taraftan da Sâmiha Ayverdi’nin edebi duruşunun kaynağını müşahhas olarak ortaya çıkarır. Eserlerinde bağlı olduğu dünya görüşü, meselelere bakarken hareket ettiği temel dinamik ifadelendirilmiş olur. Bu durum, meselelere karşı bir tavır alış anlamına da gelir.
Yazar, artık projektörünü daha büyük meselelere çevirecektir. Nitekim öyle olur ve tarihi meselelere  ve tarihi eserlere yönelir. Toplum meselelerini bu çerçevede ele alır. Tarihin, onun için çok önemli bir mesele olarak ele alınması ise, problemlerimizin kaynağının geçmişte olmasıyla ilgilidir. Zira, bizi biz yapan değerler orada gizlidir ve Türk toplumu yaşadığı son olaylarla bir medeniyet ve kültür krizine girmiştir. Bu krizin çözümünü, pek çok aydın, tümüyle kendimizi red ve batıyı kabul şeklinde ele alırken o, kurtuluşumuzun reçetelerini tarihimizden çıkarmaya çalışır. Bunu yaparken de özellikle son yüzyılın sağlıklı bir değerlendirilmesini yapar.
Tarihi yazmak bir manada İstanbul’u yazmaktır. Geçmiş, bütün değerleri ve güzellikleriyle İstanbul’dadır. Ve bu şehri bu millete Fatih armağan etmiştir. Fethin 500. Yıldönümünde onu Fatih üzerindeki çalışmasıyla görürüz. “Edebi Ve Manevi Dünyası İçinde Fatih” kitabı yayımlanır. Tarih, sonradan yazacağı diğer eserlerinde de önemini korumaya devam edecektir.
Sâmiha Ayverdi, böylece roman dışında da eserler vermeye başlar ve çok değişik türlerde eserler verir. Romanın dışında hikaye, hatırat, makale, mektup, mensur şiir gibi türlerde de yazar. Fakat türü ne olursa olsun eserlerinin ana dinamiği değişmez. Temel eksen aynıdır. Bu tür çeşitliliği insanlara değişik biçimlerde seslenme kaygısıyla açıklamak en doğrusudur.
Mesela hikayeleri ele alındığında  bunlarda da romanlarından farklı bir durum söz konusu değildir. Sadece bu türün imkanlarıyla konular, başka bir boyut içerisinde verilmiş olur. Öte yandan roman, asıl türü olduğu için hikaye dalında fazla eser vermemiş , bir eserle yetinmiştir. Bu hikayelerde Türk cemiyetinin ve insanının ruh, gönül ve mana zenginliği işlenmiş, madde karşısında mana öne çıkarılmıştır. Tasavvuf yine ön plandadır.
Zengin bir iç dünya, tasavvufla münasebet, Allah, insan ve tabiat gerçeklerini aşk boyutunda idrak, ona şairce hassasiyetler de kazandırmıştır. Böyle olması da tabiidir. Bu temayül, onu şiirin sularına getirmiş fakat o şiir yazmaktansa mensur şiir dediğimiz türü tercih ederek, nesirden  tamamıyla kopmamıştır. Bu mensur-şiirler, daha yoğun bir lirizmle Allah, insan ve kainat gerçekliklerini dile getirmektedirler. Yine, bu eserlerinde anlam yoğunluğu, şiirin imkanlarının kullanılması yüzünden daha fazladır. Sembolik anlatım da söz konusu olduğu için şerh gerektiren eserlerdir.
Sâmiha Ayverdi, bir fikir insanı olması sebebiyle fikri ağırlıklı konu  alan makale ve denemeler de yazmıştır. Bu tür eserleri, onun tarih, kültür ve sanat meselelerindeki tutumunu ortaya koyan eserlerdir. Bu eserlerde çok değişik meseleler ele alınmış olmakla birlikte dil, eğitim, kültür, din, sanat vb, konular ağırlıklı plandadır. Yine bu eserlerde yer alan konulardan birisi de İstanbul’dur. O’nda İstanbul, bir sembol olarak bizim hayatımızı ve değerlerimizi temsil etmektedir. Çünkü İstanbul, Türk-İslam medeniyetinin ulaşabildiği son merhalenin çeşitli görüntüleri ile yüklü bir kültür ve medeniyet şehridir. Yazarda bunları bugüne taşımak ve bugünkü hayata katmak kaygısı ön plandadır.
Hatıraları da yine bu çerçevede ele alınabilir. Konak hayatı, İstanbul’a ait sahneler, o devirlere ait şahıs tasvirleriyle mazinin muhteşem tabloları önümüze getirilir. Yine bu hatıralar, yazarın çocukluk hayatı, yetiştiği çevre hakkında da bilgiler vererek  onun, nasıl bir ilim kültür zemininde yetiştiğini göstermesi açısından önem taşırlar. Bir yazarın eserlerini yaşadıklarından ayrı düşünmenin imkansız olduğu hatırlanırsa, bunların önemi daha iyi anlaşılır. O, bu tutumuyla sadece şahsi olarak yaşadıklarını değil, gördüklerini de anlatarak geçmişe ait tabloları yazı diliyle kalıcı yapmayı başarmıştır. Dolayısıyla bu eserler, siyasi ve medeni tarih açısından önem arz ederler.
Biyografi ve otobiyografilerin, Sâmiha Ayverdi için hususi  bir önem taşıdığını söylemek gerekir. Bu tür eserlerinde hem kendisi hem de millet için önem taşıyan Yunus, Mevlânâ, Mehmet  Âkif Ersoy, Dede Efendi gibi şahsiyetler ele alınır. Onların dün ne yaptıkları, bugüne nasıl katkı sağlayacakları yorumlanır.
Gezi yazıları da onun dünyaya bakışının, gezip gördüğü yerleri yorumlayışının belgeleridir. Bu tür eserlerinde özellikle Balkanlar’daki Türk meselesi üzerinde durulur. Doğu ve Batı medeniyetlerinin mukayesesi yapılır. Bu yazılar, özellikle Balkanlar’daki Türk mimari eserlerinin varlığını ortaya koyması açısından da hayli faydalı olmuştur.
Mektupları ise onun hususi dünyasının çizgilerini ele verir. Belki de onun bir anne, hassasiyet sahibi bir mümin, sorumluk taşıyan bir münevver olarak portresini en iyi yansıtan eserleri mektuplarıdır. Çünkü, mektup daha hususi ve daha samimiyet gerektiren bir türdür. O, yakın ve uzak çevresindeki yüzlerce insana mektuplarla ulaşarak  kendi portresinin çizgilerini ele verirken  fikir, görüş, nasihat ve tavsiyelerini anlatmaktadır. Bilhassa tasavvuf  disiplinindeki mektup geleneği hatırlandığında onun bu türe verdiği önemin de sebebi daha iyi anlaşılmış olur.
Sâmiha Ayverdi’nin edebi çalışmaları kitaplarla kalmaz.  Devrin önemli dergilerinde ve gazetelerinde çeşitli mevzularda yazılar yazar. Büyük Doğu, Türk Yurdu, Türk Kadını, Havadis, Hür Adam, Tercüman, Kubbealtı Akademi, Türk Edebiyatı dergilerinde görülür. Bu tutumda onu aktüel olana uzak kalmayışının bir göstergesi olarak yorumlanabilir.  Sâmiha Ayverdi’nin eserleri, konusu, temaları itibariyle mühim ve hususi olduğu kadar dil ve üsluplarıyla da müstesna bir yerde dururlar. O, Türkçe’nin medeniyet ve kültür değişmeleriyle beraber sıkça değiştiği devirde yazmıştır. Yaklaşık elli yıllık yazı hayatında Türkçe ciddi meselelerle yüz yüze gelmiştir. Tasfiyecilik, Türkçe’yi oldukça fakirleştirmiştir. O, bu yanlış yoldan uzakta  sağlam bir dil şuuru ve zevkiyle eser vermiştir. Bu yüzden onu dili itibariyle de müstesna bir yerde görmekteyiz.
Üslubuna gelince; bir yazar için üslup sahibi olmak çok önemlidir. Bu dile bir manada şahsi tasarruf demektir. Ayverdi, bunu başarmış bir yazardır. Dile şahsi tasarruflar da bulunmuştur. Bu yüzden bir “ Sâmiha Ayverdi Türkçesi ”nden söz etmek mümkündür. Temel kaygısı mesaj olması itibariyle üslubunu da bu özellik belirlemiş, bilinen edebi türler bu özgün üslup çerçevesinde yeni bir ifade imkanına kavuşmuştur.
Bu özellikler çerçevesinde Türkçe, onun dilinde zengin bir anlatım imkanına kavuşmuştur. Cümle yapıları Türkçe’nin geleneksel özelliğine uygunluk arz eder. Seçilen kelimeler musiki açısından da ele alınmıştır. Yine kullanılan kelime sayısı bakımından çok zengindir. Medeniyet ve hayatımızı anlatan her kelime ve kavram onda yer alır.  Cümleler mana bakımından anlaşılır cümlelerdir. Sadelik önemli bir özelliktir. Ama bu, bir basitlik değil, bir sehl-i mümteni olayıdır. Öte yandan manayı boğmadan sanatlı bir söyleyiş de görülür. Bu da dilin bu manadaki imkanlarını kullanmak olarak değerlendirilmelidir. Cümleler, metni monotonluktan kurtaracak bir çeşitlilik gösterir.

Yine bütün eserleri, çok akıcıdır. Bu da yazarın muharrik gücünün iman, aşk ve vecd olmasıyla ilgili bir durumdur.
Bütün bunların toplamından ortaya şu çıkar: Sağlam bir Türkçe şuuru ile yazılan bu eserler, hem fikri yapılarıyla zihninizi besler, hem sanatlı söyleyişleriyle estetik ihtiyacınıza cevap verir. Hem de bizi ana dilimizin zenginlik ve güzellikleriyle karşılaştırır.
Eserleri
Son devrin en verimli yazarlarından birisi olan Samiha Ayverdi’nin yukarıda belirtilen fikir, dil ve üslup özellikleri çerçevesinde kaleme aldığı eserlerden bugüne kadar yayımlananlar  şunlardır:
Roman:
Aşk Budur( 1938) Batmayan Gün(1939) Ateş Ağacı(1941) Yaşayan Ölü(1942)
İnsan ve Şeytan(1942) Son Menzil(1943) Yolcu Nereye Gidiyorsun(1944)
Mesih Paşa İmamı(1948)
Hikaye:
Mabedde Bir Gece(1940)
Mensur Şiir:
Yusufçuk(1946)  Hancı(1988)  Dile Gelen Taş(1999)
Hatırat:
İbrahim Efendi Konağı(1964) Bir Dünyadan Bir Dünyaya(1974) Hatıralarla Başbaşa(1977)
Rahmet Kapısı(1985) Hey Gidi Günler Hey(1988) Küplücedeki Köşk(1989)
Ah Tuna Vah Tuna(1996) Ne İdik Ne Olduk(1985) Bağ Bozumu(1987)
Ratibe(2002)  Ezeli Dostlar(2003)  İki Âşinâ(2003)
Kültür, Medeniyet ve Tarih:
Boğaziçinde Tarih(1966)  Türk Tarihinde Osmanlı Asırları(1975)
Türkiye’nin Ermeni Meselesi(1976) Türk-Rus Münasebetleri ve Muharebeleri(1970)
Biyografi:
Kenan Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık(1951)
Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih(1953)
Otobiyografi:
Dost(1980)
Seyahat:
Yeryüzünde Birkaç Adım(1984)
Portre:
Âbide Şahsiyetler(1976)
Deneme:
İstanbul Geceleri(1952) Kölelikten Efendiliğe(1978)
Makale:
Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız(1976) Ne İdik Ne Olduk(2002)
Rahmet Kapısı(1985)
Mektup:
Misyonerlik Karşısında Türkiye(1969) Mektuplardan Gelen Ses(1985)
Eserlerinden Seçilmiş Bölümler:

Bir yazarı, hakkında kim ne yazarsa yazsın en iyi kendisi, kendi eserleri tanıtır ve anlatır. Biz, de bu gaye ile Sâmiha Ayverdi’nin eserlerinden seçtiğimiz kimi paragrafları buraya almak istedik.

  1. “…Kapını aç, kapını aç…Sana geldim, kapını aç…

Bu dünyadan o dünyadan, aldım boyum ölçüsünü…
Ezel, ebed arasında, nice eyyâm gezip tozdum…
Sığamadım dü-âleme, sana geldim, kapını aç…
Yoldaşım var, çift kişiyim, günâh benden hiç ayrılmaz.
Tek değilsem N’olur sanki? Yer gök sığmış o kapıya…
Bizi de al kapına aç, kapını aç….kapını aç…”
 Hancı’dan
2. “…Hepimiz, kâinat kitabı içinde bir yazıyız ve
dünyâya, kendi vücûdumuz suâlinin ifâde ettiği
manayı çözmek için gönderildik….”
 Dile Gelen Taş’tan
 3.“…Ben geceyim, gün isterim. Ben ateşim kül isterim.
Ben şiirim vezn isterim. Ben dertliyim, şifâmı ver.
Parça değil, tam isterim. Tükenmişim çâremi bul,
bütünleşmiş can isterim.
 Yusufçuk’tan
 4. “…İnsan, ancak hayvanların yapamayacağı şeyle
iftihâr etmekte haklıdır. O da bilgi ve aşktır. Bu varlığın
evveli de aşk, sonu da aşktır. “
Aşk Budur’dan

5.“…Bu aşk, beni ve kâinatı yaratan aşk…İşte ben
ona gizlendim. Ben onun bağrına kaçtım ve saklandım.
Ey sen, ey benim ve cihânın tek varı, tek aşkı olan sen!
Bak, yüzüme bak…Gözlerime, seni çalmış
gözlerime bak ve kendini gör. Senden başka
görülecek şey, senden başka tapılacak vücud,
senden başka güzellik, hayat ve kudret yoktur.”
Mabedde Bir Gece’den
6.“….Servet, saltanat, nesep, haseb ve unvan, bu âlemde
birer kalp akçeden başka bir şey değildir.”
 Yaşayan Ölü’den
7. “…İçi tımar olmamış kimse ister âlim, ister hâkim,
ister sanatkâr ne kıyafette olursa olsun kâmil değildir.
Kâmil insan, kendi kendinin âmiri,
iç düzeninin nâzımı  ve irâdesinin sahibi olandır.”
Son Menzil’den
 8.“…Hakikat denilen tılsım, gökyüzünde uçuşan kuşlar
gibidir. Onları avlayacak silâh, yollarına kurulacak ökse olmadığı için çok defa bir görür bir kaybederiz…”
İstanbul Geceleri’nden
9.  “…Bizim bütün sıkıntımız, muhafaza etmemiz
gereken tarihi ve milli değerlerimizi ziyan
etmemizdir. Biz, bahâ biçilmez bir hazineye sahip
olduğumuz halde onun içinde kapalı kalıp
açlıktan ölen milyarderler gibiyiz…”
 Milli Kültür Meseleleri ve Marif Davamız’dan
10.“…Türk milleti, kaybetmiş olduğu milli şuurunu ve
kendi dilini, bu iki temel kuvveti yıkıp mağlup etmeyi
planlamış bulunan hasımlarından geri almak
zaferine erişmeye mecburdur…”
Yunus Emre ve İlahiler’den
11.“….Milletleri yaşatan ve yükselten sihirli kuvvet,
o milletleri  ayakta tutan ve yücelten milli ve
manevi değerler manzumesinin bir arada ve aynı
potada karışıp kaynaşmasından doğar. Bunlardan
yoksun ve habersiz toplumların milli
ve manevi bütünlüklerini korumaları
mümkün değildir…”
Milli Kültür Meseleleri ve Marif Davamız’dan
12.“…Mazi, akıl danışılacak ve en doğru sözlü ve tecrübeli
bir dosttur. Şu halde bu gün de, kuvvet, şevk ve hayat
kaynağımızın kendi öz değerlerimiz
olduğunu unutmamak,
bizim için bir ölüm kalım macerası olsa gerek…”
Hatıralarla Başbaşa’dan
13.“…İnsanların yaka yakaya çekişmeleri, gerçekleri koyup
bâtıllara gönül bağlamaları,
hakikati delalet,delaleti hakikat zannetmeleri, idrak sağırlıkları, bayağılıklar, basitlikler ve adilikler ile küçük düşmeleri,
hülasa fert olarak cemiyet olarak dünyayı cehennem
haline getirmeleri hep ruh ve nefs savaşının nefs lehine tecelli edişindendir…”
Hatırlarla Başbaşa’dan
14.“…İslâm, dünyanın direğidir. Onun için müslüman
dünyasının salahı ve uyanışı, kainatın salahı ve uyanışı;
kargaşalığı ve fesadı ise kainatın kargaşalığı ve fesadıdır.”
 Kölelikten Efendiliğe’den
 15.“…Ümitsizlik, Allah’ın kerim ve rahim sıfatlarını inkar etmek olur ki, bu da bize asla yakışmaz. Her şey  Hakkın iki kudret parmağı arasındadır. İstediği an, bir vesile ile celali cemale çeviriverir. Yeter ki,  biz buna müstehak olalım….”
Mektuplardan Gelen Ses’ten
 16.“ …İman, ihlâs ve aşkın dünyada tasarruf eden tek kudret
olduğunu şu insanoğlu bir bilse, ne nizâ kalır ne kavga…”
Rahmet Kapısı’ndan
 17.“…İnsanları sevelim ve onlara sevginin icap ettirdiği
lütfu, merhameti, şefkati ve dostluğu gösterelim….”
Hatıralarla Başbaşa’dan
18.“…Eğer cemiyet olarak seviyelenmek ve değerlenmek istiyorsak,
alâka merkezlerimizi evvela kendi kıymetlerimizin peşine düşürmek zorundayız.”
 Milli Kültür Meseleleri ve Marif Davamız’dan
19.“İnsanoğlu, yaptığı ve yapmak istediği bir hayrı maddî ve manevî bir kazanç için değil, sırf Allah rızası için yapacak olursa, ancak o zaman yapmış olduğu iyiliğini, bedeli mukabil satmak gibi bir şâibeden kurtararak sâfiyetine halel getirmemiş olur…”
Makaleler’den
20. “Seferim var, seferim var….
Dıştan içe seferim var.
Bir eyyam gideyim, cihandan göçeyim,
candan geçeyim….
Seferim var, seferim var…
Yanıma yanaşma, derdime sataşma;
sorma hâlimi,
bilen bir Allah…
Seferim var,seferim var…
Bırak gideyim, gideyim,
kendimi geçeyim; tâ yanına varınca,
kapına ulaşınca….
Seferim var, seferim var…
Dur deme duramaz oldum;
dünyâya sığamaz oldum.
Yıldız yıldız atlayım,
yeri göğü aşayım,
sen önüme düşeli,
önü ardı olmayan
seferim var, seferim var…”
Hancı’dan
……
Vasiyeti’nden
*Ölçün doğruluk olsun, aleyhinde dahi olsa doğruyu söylemekten çekinme.
*Haksız olduğun bir mes’elede, haklı olduğuna kendini inandırmaya çalışma.
*İnsanların kusurlarını gözünde büyütme. Arkadaş, dost, meslektaş ve yakınlarının kabahatlerini değil, meziyetlerini görmeye çalış. Kusurlarını ararsan, onlar da sende arar ve senin bulduğundan fazlasını bulurlar.
*Arabulucu ol, arabozucu olma. İyilik yapmak için fırsat gözle. Bulamazsan icâd et. Zirâ kula hizmet, Hakk’a hürmet ve ibâdettir.
*Kendinden evvel başkalarını düşünmek seviyesine ermeni çok isterim. Bu olmazsa kendin kadar; bu da olmazsa kendine yakın düşünmek de bir nimettir.
*Kararlarında aceleci olma. Hükümlerini teennî ve basîretle vermek bahtiyarlıktır.
Gayeli ve kararlı adam ol. Gel-geç tabiatlıların ideallerine eriştikleri görülmemiştir. Onun için azimli ve sebatkâr ol ki, tuttuğunu koparasın. Herhangi bir mes’eleyi huşûnetle değil sükûnet ve hoşlukla halletmeyi âdet et. Onun için Resûlullah Efendimiz: “Allah, güzeldir, güzeli sever” buyurmuşlardır.
 *Sâkin, mülâyim ve hesâplı konuş. Ağır, kırıcı ve geri dönülmez sözden çekin. Vekârlı ve haysiyetli ol, fakat alıngan olma.
 *Öfke gelir göz karartır
 Öfke gider, yüz kızartır,
 Diyen, ne doğru söylemiştir. Onun için, sonradan pişmanlık verecek sözden ve hareketten şiddetle kaçın.
*Büyüğe, küçüğe saygılı ol. Hürmet et ki hürmet göresin. Lâtifelerin lâtif olsun. Kalb, Allah’ın nazargâhıdır. Kırmaktan şiddetle sakın.
*Bil ki, para gâye değil vâsıtadır. Eline bu vâsıta bol bol geçtiği takdirde onu hayırlı işlerde kullan.
*Sabırlı ve hazımlı ol. Allah şikâyeti sevmez. Dâima şükret, güçlükleri kolayından al, rahat edersin….”
*Evlatlarının bedenleri kadar ruhlarını da besle. Onlar sana Hakk’ın emanetidir. Bu emâneti kurda kuşa kaptırmamaya dikkât et.
*Anana, babana, kardeşine, hâsılı bütün ailene muti, sâdık ve yardımcı ol. Cenâb-ı Resulullah: “Cennet anaların ayakları altındadır.” Buyurmuştur. Cenneti yalnız âhiret âleminde aramak, akıllı insan kârı değildir. Dünyada da cennet vardır. Bu, huzur ve kâlb cennetine girmeye çalış.
*Sana korku, ümid veya herhangi bir menfaatle bağlanan dünya dostlarına güvenme. Hak nâmına garazsız, ivazsız dostluğunu arz etmiş olanları ise, kusurları olsa da, bağrına bas, onlardan kopup ayrılma ve kendi kendine; “Benim kusurlarım onlarınkinden çoktur.”diyerek hoşgör.
*İnsanlar, kendi hayatları binâsının mimârıdırlar. Bu binâyı kurmak husûsunda gösterecekleri ustalık veya acemilik, onları mes’ud veya bedbaht eyler. Gayret et ki, hayâtını kurarken sana saâdet ve huzur getirecek iyilik, güzellik, hak, hakîkat ve fazîlet malzemesini kullanmak hünerini gösteresin.
 *Allah yardımcın olsun.

 

                                               

 

Bu yazıyı paylaşın