Bir ustaya, bir üstada ve ömrünü bir davaya adamış Mustafa Miyasoğlu’na dair bir şeyler yazmak edebiyatın bütün alanlarına girip çıkmayı gerektiriyor. Kimi insanlar hakkında bir şeyler yazarken alanı dardır ya da bir iki alanın dışında dolaşmanız, okumalar yapmanız gerekmez. Lakin bu Mustafa Miyasoğlu olunca iş çığırından çıkacak kadar geniş okumalara, araştırmalara ihtiyaç duyuyor ve üzerinde bir şeyler yazarken daha ayrıntılara, daha ince ve hassas konulara özen göstermeye çaba harcıyorsunuz.
Şair, Romancı, Denemeci, Hikâyeci, Fikir ve düşünce adamı, Gazeteci, Tiyatrocu, Öğretmen, Araştırmacı, Problem Çözücü, Dergici, Gezi, inceleme, Proje üretmede ender insanlardan biri, sorulduğunda sorabileceklerinizin de ötesinde bütün ayrıntılarla sizi saatlerce bilgilendirebilecek kadar derin bilgili, hoş görülü, dost, ağabey, usta, dahası baba ve eş. Daha bir sürü ayrıntılar buraya girmelidir ve girecektir de.
Fatih camii ile Eyüp sultan camii bir çekim alanı gibi birçok ilim, sanat, kültür, siyaset, âlim, fazıl kişilere ev sahipliği yaparak oradaki cemaatlerle birlikte sevenler bir araya gelerek iyi bilirdik diyorlar ve tanıklıklar ondan sonra da sürmeye devam ediyor.
Mustafa Miyasoğlu, 1966 yılından beri şiirin yanında deneme, hikâye, tiyatro ve roman türlerinde eserler verdi. Birçok kültür, sanat ve edebiyat dergilerinin hazırlanmasında, yayınlanmasında öncülükler yaptı, içinde bulundu, hiçbir şey yapamamışsa yazılarıyla destek verdi. Gazetelerin kültür sanat sayfalarının hazırlanmasından vaz geçmedi, öyle önemsedi ki zaman zaman mutlak surette Türkiye’nin içinden doğan, yerli olan ve evrensel anlamda coğrafyamıza da kucak açabilecek bir medeniyet gazetesine ihtiyacımız olduğundan da sıklıkla bahsederdi. Hatta kültür, sanat, edebiyat ve medeniyet gazetemiz olmalıdır derdi. Bu konunun bu yazının atardamarı olmasını da buradan ilan ediyorum.
Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera ekibinden olmak demek; dava adamlığına ömrü adamak demektir. “Hicret Destanı”, Türkiye Millî Kültür Vakfı özel armağanını kazanmıştır. Bu destan Dr. Muhammed Harb tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Samsun, Ankara ve Kahire üniversitelerinde eserleri üzerine tezler hazırlanmıştır. En önemli çalışma ve çabalarından birisi sayılan 1980’li yıllarda “Suffa Kültür Sanat Yıllıklarını hazırladı.
Vefatının hemen üzerinden bir hafta geçmeden Eskader’in “Babıâli Sohbetlerini gerçekleştirdiği Timaş Kitap kahve’de, 15 Ağustos 2013 Perşembe akşamı saat 18.00’de toplantı başladı ve üç saati aşkın bir süre dostları vefa örnekliği gösterdiler. Kalabalıktı. Her gelen mutlaka söyleyecek bir anısı, hatırası vardı. Dostluk böyle zamanlarda gerekliydi ve Miyasoğlu dostları uzaktan ve yakından çıkıp gelmişlerdi. Bunların birer örnek olduğunu, vefa olduğunu ve kültürel algımızın güçlenmesinde, geleneğin sürmesinde önemli olduğunu ifade etmeliyim.
Mustafa Miyasoğlu’nu ben Milli Gazete ve Yeni Devir Gazetelerindeki yazılarından, kültür sanat sayfalarındaki yönlendirmelerinden ve Mavera dergisinden beri takip ediyordum. Liseli yıllarımızdan bu yana en çok ilgi alanımızda olan kalemlerden biriydi. “Edebiyat Geleneği” eseri dönüp dönüp okuduğum kitaplarından birsiydi. Miyasoğlu’nu şair olarak pek tanımadım. Daha çok denemeleriyle, makaleleriyle ve romanlarıyla tanıma fırsatım oldu. Üniversite yıllarımda ise Gazetelerin ve dergilerin etkisinin büyük olduğunu ve o dönemde gazetelerde yazan kalemlerin bu gün Türkiye’nin aydınlarını oluşturduğunu da ifade etmeliyim.
2013 Ramazan ayında mübarek bir Cuma gününde cenazesini kıldık. Cenazesi oldukça kalabalıktı, insan yeryüzünde dolaşırken her merhaba dediği insanı aslında gelecek için hazırlamaktadır. Gelecekte tanıklıklar etmek üzere birbirimize selamlar vermekteyiz. Tanış olmanın bir gereği olarak, dost olmanın, aydın olmanın, sanat ve edebiyatta topluma bir şeyler söylemenin bir gereği olarak birbirimize yürümekteyiz. Bu yürüyüşte kimileri kozasını daha derin örüyor. Daha ustalıkla örüyor. Dostlarıyla olan beraberliği şahitliklere değin sürüyor. Miyasoğlu, böyle bir emeğin sonucunda şahitliklerini çoğaltmış. Her kesimden, her sivil yapıdan, siyasal hareketlilikte ki her sağduyu sahibi olanlardan cenazesinde olanlar vardı.
Mehmed Niyazı dostu için şöyle söylüyordu; “Her şeyden önce eksiksiz bir mümindi; milletinin acısını duyar, ilacının da gelecek nesilleri iyi yetiştirmek olduğuna inanırdı; bu inanç onun dinamizmini ateşlerdi.”
Kültür emperyalizmine karşı duran aydınların kendi kültürel değerlerini iyi anlamaları, iyi yaşamaları ve iyi anlatmaları gerekiyor. Osmanlı Devletinin manevi dinamikleri üzerinde bir emanetin varlığını idrak etmek; susuz, uykusuz, ekmeksiz, hiç durmadan çalışarak hareket halinde hayatı ebedileştirmek gerekiyor, Miyasoğlu’nda biz bu heyecanı gördük. Her nerede bir kültür sanat ve değerlerimiz üzerine oturum varsa orda ya konuşmacıdır, ya dinleyicidir ya da sorgulayıcıdır Miyasoğlu. Tarihin nabzını tutarak köklerimize ulaşmak ve ebedi alem için kuran ve sünnet yolunda vaz geçilmez savaşçılar, akıncılar olmaya mecbur olduğumuzu bıkıp usanmadan anlatırdı.
Hiç beklemediğimiz bir anda bir telefonla bir projeler yağmuruna tutulur gibi olur ondan neler öğrenebileceğimize aslında kapılar aralardı. O da biliyordu ki öğrendiklerini öğretmeye mecburdu. Bildiklerini yazmaya mecburdu. Mehmet Akif ve Safahat alanında ki gayretlerinin yegâne temeli toplumun manevi dinamiklerinin kendi köklerinde olduğunu anlatabilmekti.
Dava adamlığı bulunduğunuz şartlarla ve bulunduğunuz şahsiyetlerle de gelişmekte ve belirginleşmektedir. Necip Fazıl’la olan beraberliği bu kimliği, bu elbiseyi giymeyi sağlamıştır. “Necip Fazıl Armağan” kitabı bu anlayışı ortaya koyma açısından da önemli bir örnektir. Biyografi çalışmalarının önemini de buradan çıkarmalıyız. Üstat Necip Fazıl kültür, sanat dünyamızın “Kutup Yıldızıdır”. Necip Fazıl’la birlikte olanlar da aynı zenginlikle düşünceyi, inancı haykırmayı sürdürdüler ve kalemi her alanda kullandılar. Miyasoğlu bu anlamda oldukça velut bir yazardı.
“Kaybolmuş Günler”, “Dönemeç”, “Güzel Ölüm” gibi romanları oldukça ilgi görmüştü. Tuzla Belediye Başkanlığını yaptığı dönemlerde idris Güllüce’ye “Gül Şiirleri Antolojisini hazırlamıştı. O zaman benden de Gül sergisi talep etmiş resimde, hat’ta, fotoğrafta, tezhipte gül sergisini birlikte gerçekleştirmiştik.
Geçmişin kültürel birikimi Mustafa Miyasoğlu için vazge- çilmezimizdi. Dede Korkut’u oldukça önemser o konuda eksik olduğumuzun da altını çizerdi. Biyografide Asaf Halet Çelebi’yi tanımamıza belki de en çok katkısı olan Miyasoğlu’nun ısrarlı yazıları, dile getirişleri ve biyografi çalışmasıdır. Ziya Osman Saba ve Haldun Taner için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Aslında son üç yıl öncesinde Beylikdüzü Belediyesi Kültür Sanat Komisyonunda da berber çalışmış kimi projeler üzerinde mütalaalar gerçekleştirmiştik. Son yılındaysa oldukça hareketli, her bir tarafta bir şeyleri yapan, bir genç edasıyla gençlere örnek olabilecek devingenlikle koşu halindeydi. “Ahmet Midhat Efendi” vaz geçilmezleri arasındaydı ve Beykoz belediyesiyle Kültür Bakanlığına aynı projenin hayata geçirilmesini sağladı.
Yayınevleri kurarak edebiyatçılara yayıncılık yapılmasını da öğreterek musallada her birimizin yüreğine yüreğini koyarak rahmeti rahmana ulaştı.
Ruhu şad olsun. Makamı cennet olsun.
Bilirim ki Mehmet, Emre ve Emir kardeşlerimle hanımefendileri bu yolda yürümeyi sürdüreceklerdir. Bizler her zaman onlarla birlikte aynı koşuda olmanın onurunu paylaşmayı sürdüreceğiz. Kendi şiirinden aldığım iki dörtlükle yazıyı bitiriyorum;
Gecenin en uç yerinde bir kadın
Örer saçını köpüklü mermere
Parmakları ucundan tutar karanlığın
Ve ömür uzanır bilinmez yere
O ölüm ötesi kaygılarınla
Bir sevgi kulesidir erişilmez için
Kuru bir dal korkunun uzanışı
Ve ürkek bir tavşan gibi gözlerin