Ne tarafa gideceğine karar veremeyen bir saat sarkacı, ne tarafa gideceğini bilen akrep ve yelkovanı uğurluyordu. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor. Adamın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor. İzlerini bir kutsal emanet gibi saklayacaktı çıkabilmek için bahçeye. Sonra dinlenecekti tabi dinleyerek sessizliği, bu saatte diğer çocuklar ölü sesliğinde uyurken. Onun gözleri uyumasa da uyanık değillerdi kulakları. 

Müdür Bey, ona hep soy ismiyle müsemma deyip gülerdi biz anlamasak da. Hâlbuki soy ismi “duymaz”dı. Hem niye gülecektik ki o şişko ile aynı şeye. Bekçi Amca çok iyiydi ondan. Bize hep “evladım” diyerek nasihat ederdi. 

Bunları düşünmemeliydi bir an önce çıkabilmek için bahçeye. Ayak parmaklarının üzerine basarak çıkmalıydı dışarı. Alışmıştı buna zorlanmazdı zaten. Nerden de aklına gelmişti Red Kit ve onun “ben bir yalnız kovboyum” şarkısı. Şarkının bu kısmından başka yerini bilmese de çok güzel çalardı ıslık ile. “Islığım karanlığa karışmalı, karanlık ıslığımdan korkmalı” dedi ama korkan O oldu. Üffffffff!… Aklına geldi. Islığının karanlığa karışması iyi değildi. Müdür Bey de iyi değildi zaten Bekçi Amca kadar. Hem onun gibi evladım deyip nasihat de etmezdi. 

Kapıyı usulca açtı, önüne bir terlik koyup koşmaya başladı. Nefes nefese her zaman oturduğu banka attı kendini. Etrafına bakındı salıncaklar, kaydırak ve tahterevalliden başka bir şey yoktu bahçede tabi ağaçları saymazsak. Böyle otururken; bütün gözlerin kendi üzerinde olduğunu sanıyordu. Bir an kendini suçlu gibi hissetti. Onlara dokunmadan yalnızlıklarını başlarına vuruyor gibiydi. Aslında Tahterevalliyi severdi, gönlü onu yalnız bırakmaktan yana değildi ama bilirdi ki yalnız başına binen tahterevalliye hak ederdi hep aşağıda durmayı. Ahh! Şu yalnızlık burada da önüne bir set çekmişti. Bu isteğinin de önüne geçmişti. Boşuna değildi hep demesi en nefret ettiğim ikinci kelime yalnızlık diye. En nefret ettiği ikinci kelimeydi çünkü birincisi olmasaydı belki o da olmazdı. Birincisi, yetimdi. 

Evet, hem yetimdi hem yalnız… Zaten her yalnız yetim olmasa da her yetim yalnız değil miydi aynı zamanda?

Yalnız kalınca çocuklar ne yaparlar? Eğlenirler, çakıl taşı ve kum toplayarak küçük kubbeler yaparlar ve biraz sonra da onları yıkarlar. Böylece eğlenceleri hiç eksik olmaz. Onların çocukluk ya da akıl eksikliği yüzünden yaptıklarını kültür ve akıl ile yapamaz mısın? Her taraf çakıl ve kum dolu. Aslında içimizde inşa edecek ve yıkacak o kadar çok şey var ki! Yalnızlıktan şikâyet etmeyelim.

“Epictetus, yetim değildi demek” dedi. Öğretmenleri sınıfta bu bölümü okuduğunda da aynı şeyi düşünmüştü. İçimizdeki harabeleri görmediğinden böyle konuşuyordu Epictetus. Yoksa her taşı özenle yerleştirildikten sonra çöken bunca sarayın ardından “inşa edip yıkacak çok şey var!” der miydi?

Epictetus, düşseydi bir yetimhaneye yanana alacağı üç şeyden biri olmaz mıydı yalnızlık? Kimse istemezdi tabi düşmeyi yetimhaneye. Onun düşmesini kimler istemişti acaba. Belki istememişlerdir düşmesini. Ama olmuyordu bu dünyada her şey istemekle. Hem ona kimse sormamıştı da yanına almak isteyeceği üç şeyi.

“Mutlaka biri anne olurdu biri baba. Ama o zaman yetimhane olmazdı düştüğüm yer. Düşen yetim olurdu. O zaman sıcak bir hanede annem ve babamla yaşardım. Demek ki üçüncü isteğim ‘yetimsiz hane’  imiş.” dedi.

Saat çok ilerlemeden odasına dönmeliydi. Zamanın da insafının olmadığını öğrenmişti artık. Ne diye düşünüyordu ki bunları. Evet, bir şey daha öğrenmişti: Yetim, devası olmayan bir dertlidir bu yetimi bol dünyada.

Dönerken yatakhaneye; bir an gözlerini yetimhaneye dikti ve nefret ediyorum yetim ve yalnız olmaktan diye bağırdı. Ama sesini bir o duyabildi… Çünkü bağıran yalnız gözleriydi.

Bu yazıyı paylaşın