Yavaşça aralıyorum gözlerimi. Birden nerede olduğumu çıkaramıyorum. Sanki bir karabasanın ortasındaki o kocaman kara deliğe düşmüşüm de birden çekip almışlar beni. Tutulmuş olan belim, hafiften soğumaya başlamış ellerim ve yerde sayfaları kıvrılmış halde yatan kitabım o karabasanın neyin devamı olduğunu gösteriyor bana. Kötü adam, hain planlar yapmakta ve ben de birden masum kız oluvermekteydim. Ama henüz en kötü yerine gelmeden uyandım. Sanki başka bir şey çağırdı beni. Son zamanlarda ne de çok uyuyup kalıyorum kitap okurken. İşte daha fazla çalışmak zorunda kaldığım için olsa gerek. Yoruluyorum, yorgun düşüyorum ve bulduğum ilk sığınakta dinlenmeye başlıyorum, bu ihanetlerle dolu bir kitap olsa bile. Hal böyle olunca her defasında baştan alıyorum bütün okuduklarımı ve kitap önümde bir yığın, bitmek bilmiyor.
Saate bakıyorum epeyce geç olmuş. Üst kattan gelen sesler nihayete ermiş, yattılar galiba. Çocuk sesi beni mahvediyor. Sanki beynime çakılıyor da sonradan bütün gün yeniden dönüp duruyor. Birkaç kere söylemek için çıktım yukarı aslında ama… Bir akşam sessizlik, sonra yine aynı şamata… Aslında onlar da bu durumdan şikayetçi gibi ama galiba evin tek çocuğu olduğu için babaanne ve dedenin şımartması onların iktidarını baskılıyor. Yazık, çok acıyorum. Sonra birden gözetlendiğim hissine kapılıyorum. Sanki yukarıdaki o pörtlek gözlü çocuk perdenin arkasına geçmiş beni izliyor. Onun hakkında kafamdan geçen her şeyi silmek istiyorum anlayacağını düşünerek. Ama beni izleyen çehreler artıyor ve ben neden sonra perdeyi açık unuttuğumu fark ediyorum. Tabi ben bu kanepeye kitap okumak için oturduğumda henüz alacakaranlıktı. Işığı yakmak yerine güneşin son demlerinden nasiplenmeyi daha uygun bulmuştum ve perdeyi çekmemiştim. Ama şimdi, hele ki ışıkları açtıktan sonra her şey ortaya çıkıvermişti birden ayan beyan. Bütün ev halim ve onunla birlikte sanki bütün düşüncelerim gözler önündeydi. Perdeyi çekmek için pencereye yaklaştığımda fark edebildim ancak beni çağıran, uykumdan uyandıran şeyin ne olduğunu.
Birden kararımı değiştirip perde yerine ışıkları kapatmayı tercih ediyorum. Bizi ayıracak olan ince bir zar yerine karanlığın hükmüyle korumaya çalışıyorum mahremiyetimizi. “Nerede kaldın?” diyorum. “İşte geldim ya” diyor usulca. “Çok özledim seni. Bak, hem de bu kadar” diyor kollarını kocaman açarak. Kolları birden sarmalayıveriyor dünyayı. Hem orada, hem burada, bütün zamanların ve mekanların aşinalığı ile kucaklayıveriyor bütün coğrafyaları. Kıskanıyorum. Onu kıskanıyorum bütün atlaslardan, kara parçaları ve okyanuslardan. Kucakladığı coğrafyayı kıskanıyorum onun sevgisine benden daha çok sahip olma ihtimalinden. Ellerini tutmak istiyorum sonra. “Ellerini ver bana” diyorum. Küçücük elleri, minicik… Kendi cüssesine inat ve belki de asıl bu yüzden ellerini seviyor en çok, ben de o sevdiği için ellerini…
Ellerimi tutuyor ve saçlarıma dolanıyor sonra, arasında geziniyor incitmeden. Deniz ve toprak kokusu sinmiş ellerine. Dolaştığı o bütün engebeli coğrafyadaki çocukların gülüşü sinmiş. Kokluyorum ve daha da içime çekiyorum. Gitmesi gereken yer sanki ciğerlerim değil de ruhummuş gibi içime katıştırıyorum. Sonra ben de toprak oluyorum, toprak kokuyorum ve yeni bir filizle en sevdiği çiçek oluyorum: papatya…
Beyaz yapraklarımın üzerinde açıyor gözlerini. Ben henüz tomurcukken bir inci misali damlıyor içime. Yapraklarımı aralamak istemiyorum. Korkuyorum başkalarının aşklarına şahit olmaktan. İki hoyrat parmak arasında, birbirlerine olan sevgilerinin kanıtı olarak papatya fallarından medet umanlardan kaçmak için kapatıyorum bütün perdelerimi. Oysa biliyorum ki bizim aşkımız her daim “seviyor” çıkıyor o fallarda. Ama yanılmaktan da korkuyorum ve kollarımı açtığım an onu kaybetmekten, kayıp gitmesinden. Toprağa inat onu içime çekiyorum, yerküre küsüyor bana. Havaya inat onunla alıyorum nefesimi, havaküre kızgın. Yapraklarımdaki küçük delikler paylaşamıyorlar, bin parçaya bölüyorum onu ilkin sonra da birleştiriyorum ta içimde. İncecik gövdemde yaşatıyorum onu oysaki en yürekten aşıklar bile hiçbir zaman sapını saymıyorlar fallarda.
Bir rüzgar çıkıyor, denize doğru savruluyor. Hayır, bir okyanus bu aslında… Okyanusun suyundan hiçbir şey eksiltip yerine bir şey katamazken bin bir çeşit balık onunla olabilmek için sıçramakta. Ahtapotlar onun için daha hareketli ve yosunlar köklerini zorlamakta. Bütün deniz alemi bir temaşa içinde, kıpır kıpır. Sonra bir fırça darbesiyle, hepsi birlikte, bir şemsiyenin üzerine çarpıyor. Balıklar yapışıp kalıyor, ahtapotların bacakları dört bir yanda. Ama mutlular çünkü her seferinde özlemleri bir damla sönüyor. Şemsiye, altındaki kişiyi kapatmış sadece gölgesi görünüyor ölgün ışıklar altında. Şemsiye sakin, yolunu kaybetmeden yürüyor sokakta. Sonra balıklar yaramazlık yapıyor, rüzgar da suç ortağı, ters yüz ediveriyorlar dünyayı. Dünyanın altından pörtlek gözlü çocuk çıkıyor. Bana bakıyor şaşkın. Ben yine ağlamaya başlayacak diye düşünüyorum o ise gülüyor. Dünya takla atıyor ve bütün okyanuslar üzerime boşalıyor.
Bir korna sesiyle kenara atıyorum kendimi aniden. Yol kenarındaki su birikintisi tekerleklerin altından üzerime boşalıyor ve ben de kendime geliyorum. Ne zaman çıktım evden, buraya hangi ara geldim, ne zamandır böyleyim bilmiyorum. Kitap okurken uyuyup kalmak gibi bir şey bu: nerede kaldığını bilmiyorsun. Parkın çimlerinin arasında kaybolmuş bir papatya misafirini ağırlamakta. Balıklar her yere zira suküre bütün dünyayı kaplamakta. Şemsiyeyi orada bırakıyorum pörtlek gözlü çocuk belki gelir diye. Nedense artık onu da seviyorum. Sonu ev olan onlarca yol içinden en uzununu gözüme kestirip yürümeye başlıyorum. “Nerede kaldın?” diyorum. “Çok özledim seni ellerini ver bana.” Bu defa tutmuyor ellerimi tutsak kalmamak için. Sadece saçlarımda geziniyor. Ve şimşekle gök gürültüsü, aralarına mesafeler girmiş, sanki bizi anlatıyor. Ben ise sakin bir kabullenişle ıslanıyorum yağmurun son damlalarında.