“Var, kendini gerçekleştirdi ve böyle gerçekleştirdi”
Bu yazı yeni bir düşünce, yeni bir ahlak ve yeni bir bediiyata her şeyden çok ihtiyacımız olduğunu ve bunları kurmamız gerektiğini söylemeye çalışıyor. Bir giriş mahiyetinde ve hacmindeki bu kısım, devamı yazılmakta olan bir metne mukaddime olarak, o metinde neler bulunacağının ipuçlarını vermektedir.
Dünya, bilinen tarihin en büyük iktisadl-mali bunalımını yaşamaktadır; fakat, bu çok önemli bir hadise değildir. Miladi 2000’lerln başında Türkiye, bilinen tarihinin en büyük iktisadi-mali bunalımını yaşadı; ama, o da çok önemli bir hadise değildi. 20.yüzyılın ilk çeyreğinde ikinci çeyreğinde dünya, tarihinin en büyük iki savaşını yaşamıştı, lakin, o iki savaş da çok önemli hadiseler değillerdi.
Doğrusu bunlar önemli olaylar, önemli meseleler değildir. Çünkü, bütün bunlar bir şeylerin sonuçlarıdır. Asıl olarak, sebepler önemlidir. Zira, sebepler ve sonuçlar kendi dizilişlerinde ehem-mühim İlişkisini/dizilişini de verirler. Peki, sebepler nelerdir; bu bunalımları, savaşları, altüst oluşları, karmaşaları (sonuçları), dünyanın yaşanılamaz bir yer haline gelişini ortaya çıkaran sebepler nelerdir?
Şunlardır: Düşünce bunalımı, ahlak bunalımı, bediiyat bunalımı…
Dünyanın yeni bir düşünceye, yeni bir ahlaka ve yeni bir bediiyata ihtiyacı vardır. Dünya gerçekte çok ağır bir düşünce bunalımı yaşamaktadır. Düşünce bunalımından kopmaz/ayrılmaz bir şekilde bir ahlak ve bir bediiyat bunalımı da yaşamaktadır. Peki; yeni bir düşüncenin imkanı var mıdır? Yeni bir ahlakın imkanı var mıdır? Yeni bir bediiyatın imkanı var mıdır?
Vardır, her üçü için de imkan mevcuttur. Yeni bir düşünce, yeni bir ahlak ve yeni bir bediiyat mümkündür. Bu, aslında yeniden düşünceye, yeniden ahlaka ve yeniden bediiyata dönüş demektir. Burada kastedilen şudur: Dünya; düşüncesini, ahlakını ve bediiyatını kaybetmiştir. Düşünce, ahlak ve bediiyat bitmiştir. Artık, yeniden düşünceye, ahlaka ve bediiyata yönelme zamanı gelmiştir. Bu, kendi köklerinden beslenen ama onu aşan yeni bir düşünce, yeni bir ahlak ve yeni bir bediiyat ile mümkündür.
Felsefenin bittiğine dair Batı’da söylenmiş sözler, öne sürülmüş savlar vardır. Bunların bazıları haka- retamiz ifadeler de içermektedir. Örneğin, ünlü Filozof Ayer, bir kitabının daha ilk cümlesinde “filozofların geleneksel tartışmaları, büyük bölümüyle, verimsiz olduğu ölçüde gereksizdir”[1] der. (Gazali’ye, meşşai felsefeye eleştiri getirdi diye kızanlara çok şey öğretecek bir eser). Biz, buna katılmakla birlikte öyle demeyeceğiz; tahlil etmeye, anlamaya ve mümkünse istifade etmeye çalışacağız. Ayer’den daha ünlü bir düşünür olan Heidegger ise “Varlığın anlamına ilişkin soru yeniden sorulmalı”[2] der. Doğrusu, buna iştirak ediyoruz, fakat Heldegger’in de yanlış sormuş olabileceğini hesaba katarak, daha ötesini arıyoruz. Biraz irdeleyecek olursak, mesela bu ifade yüzyıllar sonra dile getirilmiş bir temenni değil midir? Kendisi acaba İbn Arabi veya Molla Sadra’nın sorularını görmüş müydü? Dil sorunu, oryantalize edilmiş zihinler ve üniversiteler gereği muhtemelen onlardan haberi yoktu. Fakat, her ne denilirse denilsin, gerek mazide ve gerekse halde bir düşünce bunalımının olduğu aşikardır.
Bütün bunları yeniden tartışmak ve geçmişin birikimini bir bütün olarak yeniden harmanlamak bir zaruret olarak önümüzde durmaktadır.
Düşünce bunalımı ikili bir bunalımdır. Biri varlığa, diğeri bilgiye dairdir. Varlığa, bilgiye, ahlaka ve bediiyata dair bunalımları aşmak İçin çıkış kavramları olarak Esmaü’l- Hüsna’yı teklif ediyoruz. Esmaü’l- Hüsna kainatın, kün sırrının manasını taşımaktadır; kııne durmuş her oluşun ve her oluştan geçişin esrarını yüklenmiştir; oluşumuzun beşer- liğini kendi mütealiyetine açan sırlar manzumesidir. Bunu yapabilirsek Esmaü’l-Hüsna’dan yeni bir tarih felsefesi, yeni bir siyaset felsefesi, yeni bir hukuk felsefesi de çıkarabiliriz. Bu bize yeni bir şiir dili, yeni bir musiki dili, yeni bir sinema dili vb. kurma imkanı verecek; ufukta yeni bir sanat, yeni bir mimari, yeni bir şehircilik bizi bekliyor olacaktır. Bütün bunların bize sağlayacağı netice, yeni bir medeniyet tasavvuru ve teşekkülünden başka bir şey değildir. Zannımızca, insanlığın buna şiddetle ihtiyacı olduğunu kimse yadsımıyordun
Varlığa dair düşünce bunalımını aşmak için çıkış ismi/kavramı Mubdi’dir. Bilgiye dair düşünce bunalımı aşmak için çıkış ismi/ kavramı Alim’dir. Ahlak bunalımını aşmak için çıkış ismi/kavramı Hakim’dir. Bediiyat bunalımını aşmak için çıkış ismi/kavramı Bedi’dir. Ancak, çıkış yapacağımız, hareket edeceğimiz kavramlar Esmaü’l-Hüsna olsa da, şunu çok açık ve kesin bir şekilde söylemek gerekir ki, bu işin altından kalkabilmek için bütün dünyanın birikiminden istifade etmek gerekir; hiçbir biçimde ayrım yapmadan, ihmal etmeden, görmezden gelmeden, dışlamadan, hakir görmeden, küçümsemeden, önemsiz addetmeden…
Bu bağlamda, ilkin Varlık’a, yeni adlandırmamızla Var’a dair konuya yönelmeliyiz. Zira, Varlık’a yani Var’a bağlamadan ahlaka, bediiyata ve her ne varsa ona dair söylenecek sözler temelsiz kalacaktır. Mesela, ahlakı Var’a bağlamazsak, onu, bireyin -varlığın tanrısı/maliki bireyin- kendince belirlemiş olduğu bir düsturlar makulesi olarak alırsak, bu halen yaşamakta olduğumuz gibi, en büyük sorun olur. Halbuki, ahlak Var temelinde alındığında; mesela çevre öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, üretim ve tüketim öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, emek öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, yoksulluk öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, siyaset öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, özgürlük öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, cinsellik öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, cinsiyet ayrımcılığından ırk ayrımcılığına kadar her türlü ayrımcılık öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, bilim öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, genetik öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür, uzay istilası öncelikle bir ahlaki sorun olarak görünür; kısacası her şey öncelikle bir ahlaki sorun/konu olarak görünür. Bu, seküler ahlakın aşılması anlamına da gelir. Bu, diğer taraftan, dini de ahlak penceresinden görmeyi gerektirir. Zira, ahlak yoksa insanın hiçbir önemi, değeri ve anlamı olmadığı gibi, dinin de hiçbir önemi, değeri ve anlamı kalmaz. Yeni ahlak insana küne uğramışlar içindeki yerini, konumunu ve haddini gösterecektir. Onu doğanın tanrısı/ maliki değil, bütünleyicisi yapacaktır.
Bunun gibi, bediiyat meselesi de, Var’a dayandırılmazsa, Var’ın ve varlığın bütünlüğünün bediiyatının tezahür edebileceği bir sanat eseri ortaya koyulamaz. Dolayısıyla, işe Var’da başlayıp, ele aldığımız her konuyu Varla ve varlıkla ilişkisini kurarak, Var’da temellendlrerek açmak zorundayız. Bir de, burada estetik değil, bediiyat diyoruz. Bediiyat deyip estetik demiyor oluşumuzun sebebi, estetiğin duyum, algılama anlamında bir Grekçe kökenden gelmesi, bediiyatın ise Esmaü’l-Hüsna’dan olan Bedi isminden geliyor olmasıdır. Bediiyatımızı ele alırken bizim batımızdaki mimesisi, poesisi ve fisisi; doğumuzdaki vljnanayı ve praj- nayı; bizde, özellikle sufimeşrep çevrelerce içselleştirilen hayreti ve aşkı tartışmak gerekecek. “Tevhidin nihai mertebesi tevhidi inkar etmektir”[3] diyen Cüneyd-i Bağdadi’yi, El-mana Huvallah”[4] diyen Mevlana’yı, “Vücub ve Vücud her ne kadar Sübhan Hakkın kemalinden iki sıfat ise de, o Sübhan zat bütün isimlerin, sıfatların ötesindedir … ve o Sübhan Zat ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde ve sonra yine ötelerin de ötesindedir”5 diyen imam Rabbani’yi, “Varoluş birden çıkıvermişti ortaya … Nesnelerin hamurunun ta kendisiydi o, varoluş içinde yoğrulmuştu bu kök.”6 diyen Sartre’ı aynı cümlede tartışabilmenin imkanlarını araştırmak gerekecek.
Esmaü’l-Hüsna’yı çözümleyerek başlayacağımız yolculukta, bize en yolgösterici yaklaşım Vahdet-i Vücûd nazariyesi olacaktır. Vahdet-i Vücûd’u vahdet-i mevcûd ile karıştırmamak lazımdır. Bu çerçevede, Varlık kuramından bahsederken ontolojiden bahsetmiş olmayacağız. Felsefenin dağarcığında ontos vardır; ontos, yani mevcûd. Ontoloji ontostan yola çıkarak varılan bir olgudur. Aristo “ti to on”7 diye sorarken mevcûda dair bir soru soruyordu ve bu soru, günümüzde bile, hâlâ varolan olarak aynı şekilde sorulmaktadır. Biz “mevcûd” sorusunu değil, “Vücûd” sorusunu soracağız. Vücûd ontik ya da ontolojik bir olgu değildir; Vücûd Ehadiyet’e, mevcûd ontolojiye götürür. Yani, ontoloji dediğimizde zihnimiz ontosa/mevcûda göre çalışmış olur. Bu bizi en fazla “hen panta”8ya götürür. Hen panta vahdet-i mevcûdun ifadesidir; ki, her ikisi de Ehadiyet ile ilişkisizdir. Ehadiyet ile ilişkili olan vahdet-i mevcûd değil, Vahdet-i Vücûd’dur. Bizim çıkış kavramımız budur.
Varlık kuramından bahsederken ontolojiden bahsetmeyeceğimiz gibi, bilgi kuramından bahsederken de epistemolojiden bahsetmiş olmayacağız. Epistemoloji dediğimizde yine ontosa, yani mevcûda dair bir olgudan bahsediyoruz demektir. Episteme ontosa aittir; epis- temik olan ontik olandır; epistemoloji ontolojik olanın epistemolojisidir. Zihni, müdrikeyi ve muhayyileyi buraya hapsetmemek gerekir. Epistemoloji, mevcûda ait bilginin inşasına çalışır ve onun felsefesini yapar. Bizim çıkış kavramımız marifet-i mevcûd, yani episteme değil, Marifet-i Vücûd olmalıdır.
Ontolojiyi ve epistemolojiyi ele almışken fenomenolojiye değinmeden geçmek olmaz. Fenomenoloji denilince; burada kendilerinden daha büyüğü olmayan iki feno- menolog Husserl ve Heidegger anılmadan da geçilmez. Günümüz Türkçesine “görüngü” olarak çevrilmiş olan fenomen, hiç de öyle Türkçedeki gibi, neredeyse hiçbir şey ifade etmeyen bir kavram değildir. “Ontoloji ancak fenomenoloji olarak olanaklıdır”[5] diyen ve yine “felsefe evrensel bir fenomenolojik varlıkbilimdir”[6] diyen Heidegger, bu sözlerini, ne dediğinin şuurunda olarak söylemişti. “Kendini kendinde gösteren” veya “günışığına çıkan”‘1 olarak fenomen, Zahir’e değil, zahire yani mevcûda atıfta bulunur. Bu haliyle fenomen zahiri ifade eder; fakat Zahir’i, Batın’ı, Evvel’i ve Ahir’i ifade edemez. Fenomenölojinin fenomenlerinin arkasında özsel olarak başka bir şey olduğunu kabul etmez en büyük fenomenolog olan Heidegger. Biz, bu dört isim-kavramın sahibi olan Var’dan söz edeceğiz. Bu bağlamda çıkış kavramımız Zahir’dir.
Varlık ve bilgiye dair yeni bir düşünce, yeni bir ahlak ve yeni bir bediiyat için çıktığımız yolda yeni bir siyaset felsefesi üretme imkanımız da olacak. Özellikle, Varla irtibat- landırılmış ahlak bize seküler ahlakı ve seküler siyaset felsefesini aşmamıza yarayacak araçları sunacaktır. Modern devlet Machiavelli’nin Hükümdar’ı, Hobbes’un Leviathan’ı ve Hegel’in Geist’ının bir terkibidir. insan, müessese, ruh… Siyaset, bu, birbirinde mündemiç üçlünün müşahhaslaştığı bir teşkilatın siyaseti, siyaset felsefesi ise onun siyaset felsefesidir. Hükümdar’ın ahlakının kendinden menkul meşruiyeti, Leviathan’nın kadir-i mutlaklığı ve Geist’ın evrensel hakikat olmaklığı- nın kutsallığı üzerinden devşirilen bir siyaset felsefesi… Bunun aşılması gerekmez mi? Bu kutsanmış sekülerliğin ikiyüzlülüğünü ortaya sermenin vakti geçmiyor mu? Çıkış noktamız ne olacak? Şu çok açıktır ki; ikinci bir insan varsa yeryüzünde, birincisinin ikincisi üzerinden işleyen kendinden menkul bir meşruiyet iddiası olamaz; ikinci bir insan varsa yeryüzünde, birincisinin ikincisi üzerinden işleyen bir kadir-i mutlaklığı sözkonusu olamaz; ikinci bir insan varsa yeryüzünde, birincisinin ikincisi üzerinden işleyen bir evrensel hakikatin temsilcisi olma ve/veya kutsal olma iddiasından bahsedilemez. Bu, kurumlar için de geçerlidir. Yani, hiçbir kuruma kendinden menkul meşruiyet, kadir-i mutlak güç, evrensel hakikati temsil etme makamı ve de kutsallık izafe edilemez. Bu özellikler insana ve kurumlara ait olmamalıdır. Bu bir sorundur ve bu sorun, Selam ve Kadir isimleri/ kavramları çıkış kavramları alınarak çözülebilir. Selam’ ismine/kavramına bakalım. Selam barış ve esenlik olarak tercüme edilir Türkçe’ye. Ancak, Türkçe’deki barış, mesela, Arapça sulh, ingilizce peace, Latince pax kelimelerinin karşılığıdır. Esenlik desek, esenlik nedir? Sulh durumu, arada fiili olarak sorunların, çatışmaların, savaşların olmadığı bir durumdur. Selam (selamet) durumu İse, bunların ötesinde olan, arada değil, içte, derunda her hangi bir olumsuz duygu, düşünce, kastın vb. olmadığı bir durumdur. Dolayısıyla da, yeni bir siyaset felsefesi kurmak, ancak bu zihin kalıplarıyla ve bu kavramlarla mümkündür. Cari siyaset felsefesi sulhun siyaset felsefesidir. Bu bağlamda yeni bir siyaset felsefesi yapmak demek, halihazırda olduğu gibi, sulhun siyaset felsefesi seviyesinde değil, selametin siyaset felsefesi seviyesinde bir iş yapmak demektir.
Bu çabalar bize bir tarih felsefesi kurma imkanı sunmaz mı? Sunar, insan, tarihin yapıcısı mı yoksa yaratıcısı mıdır? insan, kendini tarihin nesi olarak konumlandır- malıdır? Tarihi kim ya da ne yapar? Var, tarihin nesidir; tarih Var’ın kendini gerçekleştirme anı mıdır; tarihin gerçekleştiği zaman-mekan Var’ın kün sırrının taayyünü müdür? Rahman ve Halik isimleri/kavramları bu konudaki çıkış kavramlarımız olarak önümüzü aydınlatacaklardır.
Yolumuzda yürürken yeni bir hukuk felsefesi kurma imkanı bize uzak bir menzilde olmayacaktır. İnsanı kainatın tanrısı olma tahtından indiren ve onu doğanın bir bütünleyicisi kılan yeni ahlak burada da iş görecek ve bize bir kainat hukuku/doğa hukuku -doğal hukuk değil- imkanı verecektir. Burada, meşruiyetin kaynağı ve/veya hukukun idesi kadar tartışılması gereken, belki de onlardan önce tartışılması gereken mevzu, canlı türlerinden biri olarak İnsanın diğer canlı türleri ve cansızlar hakkında karar verme meşruiyetinin ne olacağıdır, insan onların tanrısı olmadığına göre, meşruiyeti kendinden menkul bir tutumla doğanın bütünleyeni olan diğer canlı ve cansız kün muhatapları, bir başka tabirimizle künceler hakkında kendi hevasına göre nasıl karar alabilir ve hukuk oluşturabilir; hatta kendi türü hakkında bile? Bu dehlizde bizi Hakk ve Adi ismleri/kavramları ısıtacak.
Tüm bu mevzularla uğraşırken karşımıza sarsıcı bir mesele çıkmaktadır: Esmaü’l-Hüsna islamiyet’e ve dolayısıyla da Müslümanlara ait bir kavramdır; bu sebeple, diğer dinlerden olanlar ve hiçbir dine mensup olmayanlar niçin bu kavramlardan hareketle bir düşünce sistemi geliştirsinler ki ya da neden bu kavramlardan çıkarak geliştirilen bir düşünce sistemine destek versinler ki denilecektir. Bu da çok önemli bir tartışma konusu olarak karşımızda durmaktadır. Bunu da dalacağız. Bankayı hakikat müsade- me-i efkardan doğar diyor isek eğer, önümüze meseleler koyup onları tartışmaya, müzakere etmeye, onlar üzerine münazara yapmaya devam edeceğiz.
[1] Ayer, A. J.; Dil, Doğruluk ve Mantık; S. 11, Çev. Vehbi Hacıkadiroğlu, Metis Y. istanbul, 1998
[2] Heidegger, M; Varlık ve Zaman, S. 19, Çev. Aziz Yardımlı, idea Y. istanbul, 2004
[3] Feridüddin Attar; Tezkiretü’l-Evliya, 2. C., S. 38, Çev. Süleyman Uludağ, Mavi Y. İstanbul 2002
[4] Tahirü’l-Mevlevi, Şerh-i Mesnevi, C.5, S. 1542, Şamil Y. İstanbul, Tarihsiz
[5] İmam Rabbani, Mektubat-ı Rabbani, 2. C., S.9, Çev. Abdulkadir Akçiçek, Cümle Y. istanbul 1986
[6] Sartre, J. P.; Bulantı, S. 144, Çev: Samih Tiryakioğlu, Varlık Y. istanbul 1994
[7] Heidegger, M; Nedir Bu Felsefe?, S.25, Çev. Dürrin Tunç, Logos Y. istanbul, 1990
[8] Heidegger; age. S.22
[9] Heidegger, Varlık ve Zaman, S. 65
[10] Heidegger, age, S. 69
[11] Heidegger, age, S. 55