On üç on dört yaşlarında iki kız, akasya ağaçlarının sıralandığı toprak yolda yürüyordu. Yokuş aşağı inen daracık yol bitecek gibi değildi. Parmakları sızlayınca, ellerindeki çantaları bırakıp biraz dinlendiler, ardından daha kuvvetli adımlarla seğirttiler. İkindi henüz okunmamıştı.
El ele tutuşmuş dağların arasından başını uzatan güneş, insana yaz aylarının telaşsız, gevşek günlerini hatırlatıyordu. Kısa, karanlık ve dondurucu günler yakındı.
Kızlar yolu bitirene dek hiç konuşmadılar. Ayaklarının altında ezilen gazellerin çıtırtısı, arada bir duyulan köpek havlamaları ve aşağıda usul usul akan ırmağın şırıltısından başka ses yoktu. Büyük kızın ayağına çarpan yamuk bir taş, yokuş aşağı koşmaya başladı, birkaç takla attı, sendeledi ve düştü.
Gide gele yolun her yerini; tümseklerini, çeşme ayağı geçen çamurlu kısmını, bu çamuru hangi taşlara basıp geçeceklerini, köpeği olan evleri, her adımını ezberlemişlerdi. Bu yol onların kaderiydi. Güzel günler için aşılacak eşikti.
Nihayet asfalt yola vardılar. Otobüs durağının içindeki tahta oturağa, yere inen bir paraşüt gibi dağınık, yığıldılar. Neden sonra dilleri çözüldü:
-Bıktım bu yoldan artık, şu okul bitse de bu işkenceden kurtulsak, dedi büyük olan.
Diğeri, sırtından akan terin soğuttuğu vücuduna, çantasından çıkardığı şalı doladı;
-Okulun bitmesine kaç yıl var daha. Annem çarşıdan ev tutsa daha iyi.
Nevin, kardeşine bunun imkansızlığını hangi ikna edici cümleyle anlatacağını bilemedi.
Yer yer çukurlaşmış bu araba yolu, onları, okudukları lisenin bulunduğu kasabaya götürecekti. Hafta içi şehirde oturan amcalarında kalıyorlar, cuma akşamları köye dönüyorlardı. “Okuyun, benim gibi bir hayırsıza düşerseniz eyvallahınız olmaz“ diyordu anneleri. Okuyacaklardı, ama bu yol, canlarına tak etmişti.
Yolun hemen altında, ırmağın suyu azaldığı için kapısına kilit vurulmuş eski bir değirmen vardı. Değirmenin yanındaki kerpiç ve tahtadan yapılmış ev, değirmeni işleten adamındı. Dışı acemice beyaza boyanmış bu ev, üzerindeki fırça izleriyle çile çekmiş, yıpranmış sonra da köşeye çekilmiş bir ninenin kırış kırış yüzünü andırıyordu.
Nevin ve kardeşinin gözleri yolda, kulakları dağın ardından gelen araba seslerindeydi. Homur homur yanaşan bir kamyon, eskimiş dorsesini savurarak, her an yana yatacak gibi sallana sallana, talimli olduğu yolda tümseklerden kaçarak geçti.
Vakit ilerledikçe güneş çekilmiş, üşüten bir rüzgar ağaçların dalları arasında hışırdamaya başlamıştı. Dalından kopan bir kaç yaprak, kısa bir müddet havada döndü sonra usulca yola düştü. Nevin rüzgarın soğuttuğu yüzünü elleriyle ısıtmaya çalışırken, kardeşi oturduğu tahtanın üzerinde uyuklar gibiydi. Umutla bekledikleri ses; bazen bir otomobil bazen bir traktör şeklinde, önlerinden vız diye geçiyordu. Belediye otobüsünün saatini kaçırmış olmalıydılar.
-Üşüdüm ben, dedi küçük kız.
-Merak etme birazdan gelir otobüs.
Kardeşi başını eğdi.
-Babamdan haber yok mu yine abla?
-Bir kaç ay önce bir akraba Ankara’da görmüş. Annem söyledi.
İki kardeş babalarını ve senelerdir neden eve gelmediğini bir kez daha düşünmek için olacak, sustular.
Aheste aheste evlerine dönen bir kaç inek, yol kenarlarındaki otları yiyerek, umursuz uzaklaştılar. Yol bu. Otomobilin, kamyonun, yayanın olduğu kadar hayvanlarındı da. İstanbul’un kalabalık sokaklarında, onca otomobil arasında şaşkın şaşkın dolaşan bir inek hayal etti Nevin. Birbirine karışan korna sesleri, camdan kafasını çıkarıp ineğe veryansın eden adamlar, kaldırımda ineği seyreden insanlar…Yüzünde bir tebessüm… Sonra ineği kendi haline bırakıp vitrinlere baktı. Renkli ve gözalıcı elbiseler seçti kardeşine, annesine ve kendine. Çocukluğunun ona verdiği saflıkla hayallerin akışına bıraktı kendini.
Uzaktan bir minübüsün kafası göründü. Motor sesini duyan Nevin ayağa fırladı. Kardeşini dürttü. Çantayı eline aldı, tam minübüse binmeye hazırlanıyorlardı ki şoför, onları görmemiş gibi umursamadan sürdü gitti. Arkasından bakakaldılar.
Değirmencinin evinin penceresinden uzanan bir kadın başı, ara ara kızlara bakıyor, sonra usanıp pencereyi kapatıyordu. Biraz sonra eşeğinin üstünde beli kamburlaşmış bir adam, bacaklarını eşeğin karnına vura vura ilerideki toprak yoldan savuştu.
Ağır ağır beliren karanlık, ağaçtan başka bir şeyin olmadığı bu yeri, her an bir köşesinden vahşi bir hayvan çıkması muhtemel, korkunç bir ormana çevirmişti. Değirmencinin evinde yanan sarı ışık Nevin’i yerinden fırlattı.
-Gelmeyecek, hadi eve dönelim!
Kardeşi tedirgin bir ifadeyle sızlandı:
-Bu karanlıkta nasıl gideceğiz abla? Köpekler parçalar bizi.
-Mecbur gideceğiz, burada yatacak değiliz ya! Sabah erkenden geliriz.
Değirmencinin hanımından bir fener rica etti Nevin. Çantalarını kadına emanet edip yola düştüler.
Nevin, feneri kardeşine vermiş kendi de silah niyetine kalın bir sopa bulmuştu. Karşılarına çıkabilecek tehlikeler aklına geldikçe, elindeki sopayı daha kuvvetli sıkıyor, havlama seslerini bastırmak için sesli sesli rabbiyessir okuyordu.
Dağın sırtına doğru uzayan belli belirsiz yolda, feri söndü sönecek bir fener ışığıyla iki karaltı yürüyordu. Geride gazel çıtırtıları ve fısıldaşmalar bırakarak.