Terk edilmiş gibi duruyordu, karşımdaydı işte. Bakımsızca boy vermiş ağaçların, yabani otların arasında yarı yıkılmış, yer yer taşları düşmüş bahçe duvarının arkasında. Öksüz çocuklar gibi… Ben gelince neşeyle dolacaktı her yan, cıvıl cıvıl çocuk sesi, nane kokusu, taze ekmek kokusu alacaktım bahçeyi görür görmez. Bahçe duvarı gibi ev de garip, ıssız, yorgun ve yapayalnız. Ev, evimiz, evim, çocukluğumun ilk gençliğimin yere göğe toprağa iz bırakırcasına geçtiğini düşündüğün evimiz.

Bahçedeki döşeme taşların arasından fırlayan otları ezmemeye çalışarak evin kapısına varıyorum. Kendimi dinliyorum önce. Kalp çarpıntısı var, nefesimi kontrol etmezsem ev sarsılacak gibi geliyor, derin derin nefes alıyorum. Kapının tahtaları iyice aralanmış, yılların terk edilmişliği yüzünden ya da yaşanan acı dolu günler yüzünden yaralı ve yaşlı bir yüzün bakışıyla eve kalkan olan kapımızda küçücük paslı bir kilit. Muhtarın verdiği anahtar zor dönüyor içinde. Yıllar kilide şifrelerini de unutturmuş olmalı. Kaç olaya şahit oldu, kaç yüz var hafızasında, kaç el dokundu açmak için kim bilir. Minik ellerimin izlerini arıyorum yok.

Çocukken öyle kanıksarız ki her şeyi hiç dikkat etmeyiz çevremize. Var olanlar hep var olacak zannederiz. Yokları getirmek mümkün diye inanırız, büyüyeceğimize inanırız, ama büyüklerin yaşlanıp yok olacağına var olanın da yok olacağına inanmayız bir türlü. Kapı yorgun ve acılı sesiyle gıcırdayarak açılıyor, beklediğim havasızlık yok. Bahçenin temiz havası, kapı pencere aralarından içeriye dolmuş ve içerinin terk edilmiş havasını dışarıya göndermiş olduğundan bunaltmayan hoş bir hava toz kokusuyla karışmış. Sadece giriş kapısının eşiği yosunlanmış biraz.

Odaları dolaşıyorum tek tek, bakımsızca uzayan ağaçların dalları arasından alacalı bir güneş ışığı vuruyor arka pencerelerden. Kalın bir tabaka halindeki tozlar un serpmişçesine her yerde.

Üst kata çıkan merdiven sağlam.

Ev bomboş. Tek bir naylon araba, bir bilye, bir gömlek düğmesi, bir iğne, bir kitap sayfası, bir saman çöpü bile yok bize dair. Oysa her bir eşya gözümün önündeydi gelirken, bir bardağın yerini bile değişmemiş bulacağıma inancım sonsuzdu, nereden de bu zehaba kapıldıysam? Sabah çıkmışım da akşam eve dönmüşüm gibi… Üst katın merdiven başındaki masasının üzerinden bir tahta düşmüş, ortada yok.

Merdiven başında, sağdaki oda benim odam. Odama gidiyorum aynı kalp çarpıntısıyla ama bomboş. İlk defa bu boşluk beni rahatlatıyor. Gülümsüyorum bile. Duvardan duvara uzanan gömme dolap sağlam. Kapağını açıyorum, dış kapıdaki aynı acılı inleyişle açılıyor kapaklar.

Küçük bir çocuk dizlerini dikmiş, kollarını da dizlerine kavuşturmuş oturuyor. Küskün, terlemiş, ıslak yüzü bana dönük. Gözlerinde gözlerimi görüyorum. Yatışmayan dimdik saçları var. Başını okşuyorum, saçları terli, ıslak.

-Neden gittin? dedi, ağlamaklı ince sesiyle. Sorusuyla gülümseyişim dondu yüzümde. Elindeki mavi ve solgun bez parçasını bana uzattı. Ucu yanmış bir gömlek kolu sanki.  Kalbimde volkanlar taşıyor, bedenim yanıyor bu soruyla, lavlar sarıyor her yanımı. Cevap veremiyorum, dolabın loş havası lavlarla yanan yüzümü serin bir rüzgâr gibi okşuyor. Nefes alıyorum, sesim boğazımda dikenli tellere takılıp uçamayan kuş gibi çırpınıyor, ama yol bulup uçamıyor. Sesim mahpus, sesim yorgun.

-Neden, söylesene neden gittin sorusu yineleniyor. Sesim hala mahpus.

-Senin yüzünden diyor, senin yüzünden öldü annem. Sen gidince babam sana ait her şeyi bahçeye döktü, kitaplarını da. Hepsini ateşe verdi, her yer duman her yer cehennem gibiydi. Annem bacaklarına sarıldı babamın “Yapma!” diye. Babam annemi tekmeledi, annem yine koşup geldi, ateşe elini soktu. Babam yine tekmeleyip itti onu, annem yine daldı ateşe. Bir pervane gibi, yanacağını bile bile sarıldı ateşe. Senden bir parça istiyordu yalnızca. Küçücük, sen olan, sen kokan bir parça… Mavi gömleğinin kolu kaldı elinde, yana yana göğsüne soktu onu. Babam elinden alacak diye korktu. Yavrusunu bağrına bastı, seni böyle koruyordu babamdan ve ateşten. Sanki seni kurtarmış, gömleğin koluyla sana yeniden hayat vermişti.

Babam uğraşsa da alamadı, tekme tokat yedi, yerlerde süründü ama vermedi o parçayı. Bahçe kapısını çıkana kadar çığlık çığlığa, hem içi hem dışı yanarak atıldı evden ama vermedi. Komşuların gözü önünde yaşandı hepsi. İkisine de ağır geldi olanlar. Bir değirmen taşı gibi sırtlarından hiç inmedi geride bıraktığın.

Annem dedemlere gitti.

-Ben, ben bilmiyordum bunları dedim, ben de çok çektim. Kolumdaki, omzumdaki yara izlerini gösterdim suçumu hafifletmek için.

Bunlar yıkayıp paklar belki acısını dedim, ama “sen yalnız kendin için yaşadın, bencilliğin izleri onlar. Oysa annem de babam da senin için, senin yüzünden acı çektiler. Onlardaki izler sevgi nişanlarıydı. Sendeki izler anlamsız, boş izler. Neyin uğruna söyler misin ha?”

– Hepimiz içindi kavgam. İzler hepimizin adınaydı.

– Ne kazandın? dedi hınçla. Yer altı dünyası seni zengin etmiş olmalı. Paraların seni mutlu mu etti? Zulmederek zulmü engelleyeceğini mi sandın?

Sesi birden büyüdü sanki. Gücünü kontrol edemeyen gençlik öfkesinin taşmasıydı bu ses. 10 yaşından 20 li yaşlara adım atmış, gürül gürül bir ırmakla durgun bir göl arasındaki güzelim yaşlar… İnsanın dünyayı elinde döndürebileceğine inandığı yaşlar. Büyüyen kendisi miydi? Sesi miydi? Anlayamadım.

Elimde yarısı yanık gömlek kolu, gözlerim kim bilir kaç kat örtü altında gibi sımsıkı yumulu.

-Annem dedemlerde hastalandı. Sonra yatağa düştü, babam hiç arayıp sormadı. Gelip almadı annemi dedemlerden. Evine getirmedi.

-Doktor yok muydu? Niye kimse çaresine bakmadı. Ben yeterince para gönderiyordum, ben…

Sesi küçüldü. Hırçın, ağlamaklı on yaş çocuğu gibi konuştu. Terli gözaltlarını, siyah ıslak kaşlarını görebiliyordum.

-Evet sen, hepsi senin yüzünden dedi. Sen olsaydın doktora mı götürürdün? Tedavi mi ettirirdin?  Babam gönderdiğin paraları hiç almadı. Senin suçun değil mi zaten. Sen ektin o zehirli diken tarlasını. Sen gitmeseydin olmayacaktı zaten bunlar. Neden doktora götürmemişler? Sen kır başkaları tamir etsin! Neden sorusu yalnızca sana sorulmalı, yalnızca sana! Kimseye değil sana, söyle neden?

Yılların acısı çöreklendi içime. Yılların sevgisizliği bir yılan gibi sardı içimi, sonra yılların soğukluğu üşütüp titretti beni. “Olamadım onlarsız ve döndüm işte. Niye anlamıyorsun, pişmanım, döndüm.” dedim.

Sesi büyüdü, büyüdü… Otuzlu yaşların dinginliğinde bir tokat olup yüzüme çarptı.

-Yine sen, değil mi? Yine senin duyguların, senin çektiğin yalnızlık, yaşadığın sevgisizlik, itilmişlik seni buraya döndürdü. Merak ettiğin için değil özlediğin için, özlem ateşini söndürmek için, yani merhem olmak için değil merhem aramak için döndün. Bencilsin, bencil! Bunca yıl neden arayıp sormadın hiç?

Kendi sesimin ayrımına vardım. Tozların içinde yere diz çöktüm, elimde mavi gömlek kolu, bağırarak ağladım. Ağlama sesimi duymak acımı artırdı. Daha çok ağladım. Annemin gömlek kolundan, yanıp kabaran göğsü, gömlek kolunu koklayan yaralı yüzü, babamın gözlerini de örten öfke dolu kalın kaşları, bana ait her bir şeyi yakan hoyrat iri elleri karşısında ağladım. Hiç ağlamadığım kadar ağladım.

Lavlar taşmayı bırakınca, vücuduma yıllardır dolanan yılan süzülüp düşünce boynumdanaçabildim gözlerimi. Dolapta saçları dik terli çocuğu okşamak için elimi uzattım. Elim boşlukta kaldı. Bir buhar gibiydi çocukluğum ve ilk gençliğim. Ben tek çocukları olarak onları terk edip gittiğimde, onlar da terk etmişti beni. Annem, babam, çocukluğum ve gençliğimin ilk yılları beni terk etmişti.

Oysa ne zaman dönersem döneyim onları burada bıraktığım gibi bulacağımı sandım. Buna inandım, böyle dayandım yalnız, kavga dolu, soğuk ve sevgisiz yıllara. Olsalardı, olsalardı ne derdim?

-Siz olmadan ben bir hiçim. Sizin için döndüm, derdim.

Dolaptan ince bir ses “Yalancı!” dedi. Gidişin de dönüşün de kendin içindi.

Bu yazıyı paylaşın