Ferahnur’a

Sola dönüyorsun, sarmaşık güllerin donattığı çay bahçesinin kapısına doğru. Çantandan çıkardığın kurşun kalemle topluyorsun rüzgârın uçuşturduğu saçlarını. Çok yakışıyor sana. Geniş yüzün açılıyor. Önünde gazete, okuyorsun bir iki satır. Baş sayfadaki cinayet haberiyle üstüne bir haftanın ağırlığı çöküyor. Resmi görmek istemiyorsun. Kapatıyorsun gazeteyi. Yan tarafındaki boş sandalyeye bırakıyorsun.  Babanın yıllar önce evi terk etmesini bir çeşit cinayet olduğunu düşünüyorsun istemeden. Sıkılıyorsun. Kalkıp gitmek istiyorsun. Bekliyorsun, boğazına doğru yükselen öfke nöbetini bastırarak. Mutsuzsun. ‘Babamla hayat nasıl olurdu acaba?’  Emin değilsin hiçbir şeyden. Onu gördüğünde nasıl tepki vereceğini de.
‘Onsuz kaç kışı geçirmiş, kaç giysi eskitmiş, kaç kere hasta olmuştum! Çocukluğumun ardından ilk gençlik yıllarım… Bu koca şehirde annemin kanatları altında geçirdim. Kırık, ama geniş ve güçlü kanatlardı bunlar. Canım annem!’
Esmer, uzun boylu bir adam. Orta yaşı geçkin. Sana çok benziyor. Gülümsüyor utanmadan. Kalbin hızla çarpıyor. Boşalıyor elin, ayağın. ‘İşte o! İşte o adam, benim babam!’
Gittikçe yaklaşıyor, ayağa kalkıp kalkmamak arasında kısa bir tereddüt yaşıyorsun. Her şey tıpkı film karesinde sıkışmış bir zaman dilimi gibi ağır aksak ilerliyor. Aynı sahneyi tekrar tekrar izliyorsun öylece.
Kalın damarlı, geniş bir el uzanıyor sana. Sıcak. Tokalaşıyorsunuz. “Merhaba, Perihan kızım.”
“ Merhaba.” diyorsun isteksizce.
Baban geldiğinden beri az konuşuyorsun. Ne anlatacaksın ki; annenin gece evi temizlediğini mi, yemek pişirdiğini mi, birkaç saatlik uykuyla sabah erkenden gündeliğe gittiğini mi, ona küfretmediği zamanların dışında halinden memnunluğunu mu?
Boğazını temizliyor birkaç defa. Bozuyor sessizliği. “Nasılsın Perihan kızım?”
“İyiyim, teşekkür ederim, ya siz?” Tavırlarındaki soğukluk babanın moralini bozuyor, hiç istifini bozmadan devam ediyor konuşmaya. “Ben de iyiyim, teşekkür ederim, seni gördüm daha iyi oldum.” Kulağında, annenin küfürleri, bedduaları dört dönüyor. Nezaketi elden bırakmamak için direniyorsun. Ne de olsa, karşındaki baban. “Teşekkür ederim.” Oysa her şeyi haykırmak istiyorsun yüzüne, hem de koca yirmi yılı. Babanın bu kadar sorumsuz olmasının sebebini sorguladın yıllarca. Annenin sabrı. İşte bu yüzden duyduğun özlem, önce öfkeye, zamanla nefrete dönüştü.
Lisedeydin. Baban eve gelmişti bir sabah. Annen, onu kapıda görür görmez silahı almak için yatak odasına dalmıştı. Sıkacaktı kurşunu babanın bacaklarına,  abin son anda engel olmasaydı. Şimdi ne olmuştu da, annen bu görüşmeyi ayarlamak için ısrar etmişti sana? Annene kızıyorsun.
“Duyduğuma göre mimar çıkmışsın.”
Her hecenin üzerine sertçe vurgu yapıyorsun, “Evet, duyduğunuz üzere mimar çıktım.” Hızla hareket eden bulutlara bakıyor baban, kuşlara, denize gemi direklerine, bir ön masada kahkaha atan gençlere… “Konuşmaya geldim.” Yutkunuyor üst üste, “biliyorum, geç de olsa…”  İmalı bir laf konduruyorsun, “Ya, öyle mi?” Siyah kot pantolonunun altında, dizlerinin titriyor. Okkalı bir cümle indirmek istiyorsun başına, ama unutuyorsun ne diyeceğini.
“Defalarca görüşmek istedim, ama annen izin vermedi kızım.”  ‘Kızım’ ne kadar soyut bir kelime. En son babandan ne zaman duyduğunu hatırlamıyorsun bile.  Sonra kelimelerin aşka geliyor cümleler dökülüyor dudaklarında patır patır. “Evet, bizimle görüşmek istediniz. İstediniz, ama tam on yıl sonra! On yıl son-ra! Biz büyüdükten sonra. Abim liseye giderken. Ben, baba demeyi unutmuşken. Haklı değil miydi?” Ona kadar sayıyorsun içinden. Bir ısınıyor, bir donuyor yüreğin, huysuz.
“Haklı ve ya haksız, yine de göstermeliydi sizleri bana. Siz benim çocuklarımdınız.”
“Çok geç hatırladınız, çok geç. Siz gittiğinizde beş yaşındaydım ba…” ‘Baba’ ne kadar yabancı bir kelime, bir o kadar da özlenilen, değil mi? “Yirmi beş yaşında genç bir kızım artık. Çocuk değilim, birkaç sözle sizi affetmemi istiyorsunuz! Buna hakkınızın olmadığını düşünüyorum.” Bir sigara yakıyorsun. Titriyor parmakların. Gözlerini gezdiriyorsun, karşında bütün keskinliğiyle uzanan ufuk çizgisine. Derin bir nefes çekiyorsun sigaradan. Her nefesle geçmişten gelen kırgınlıkları, isyanları, acıları, korkuları, çekişmeleri ve nefreti dalgalara püskürmek istiyorsun. Ama kolay değil, ‘ha deyince’ geçmiyor ki hiçbir şey.
“Biliyor musunuz yıllardır kimseye baba demedim. Başım sıkıştığında koşacağım bir babam olmadı.  Annem bizi büyüttü, okuttu. Nasıl mı? Milletin pis çamaşırlarını yıkayarak, evini temizleyerek. Siz önce benden değil, asıl o kadından af dilemelisiniz!”
Diyecek bir söz bulamıyor baban.  Beklediği haklı tepkilerdi bunlar. Yüzüne bakıyorsun babanın; ince gözüne, sivri burnuna ve kalın dudaklarına. Annenin dediği gibi babana ne çok benziyorsun. Çocukken, ‘babana  benziyorsun’ dediklerinde kudururdun öfkeden. Hep annen gibi olmak istemiştin. Annen gibi güçlü, başarılı bir kadın olmak.
Garson geliyor, elinde küçük bir defter,  kalemle.” Ne içersiniz efendim?” Soğuk hava bir nebze dağılıyor. “Ne içersin kızım?” ‘Kızım’ kelimesi, ne hoş bir kelime! “Açık bir çay içebilirim.” Kıpırtı. Karmaşık duygu seli basıyor duvarlarını.  Kâh geçmişinde boğuluyorsun, kâh geleceğin ılgın sularında serinliyorsun. Kendine anlam veremiyorsun bir türlü. ‘Nedir bendeki bu ikircillik?’
“Ben de bir çay alabilirim.”
Çaylarınızı yudumlarken bir süre konuşmadan duruyorsunuz. Kasvetli hava usulca çekiliyor üzerinizden. Şimdi daha huzurlusun.  Eşiktesin.
“Gençken birçok hatalar yapabiliriz. Telafisi zor olan ya da olmayan hatalar yapar, cezasını bir ömür boyu çekeriz,” diyor  baban terleyerek. Pantolonunun arka cebinden çıkardığı beyaz kolalı mendiliyle yüzünü siliyor. Isırıyor dudaklarını. “Senden beni affetmeni istemiyorum, biliyorum affetmezsin. Yıllardır hep bu anı hayal ettim, içimde yaşadım. Belki bir daha birbirimizi hiç görmeyeceğiz. Yarın pişman olabileceğimiz bir hatıra bırakmayalım kızım… Ne kadar hatalı olsam da ben senin babanım, bu su götürmez bir gerçek. Sizleri hep uzaktan izledim. Ne yaptığınızı, kazandığınız üniversiteleri, hayatınıza kimlerin girip çıktığını…” İyot kokusu sarıyor  masayı. Gözlerinde buğulu bakışlar.
“Üniversiteyi ne zorluklarla okudum biliyor musunuz? Paramız olmadığı için bir yardımseverin yardımlarıyla okudum. Her ay hiç aksatmadan aynı günde para gönderirdi bana.”
“Biliyorum.” Geçmişle kısa bir yüzleşme. Derin sessizlik. Giderek küçülen öfkeler, kırgınlıklar… Yerine yepyeni duyguları harf harf işleyerek kabuk değiştiriyor benliğini hapseden düşünceler.
“Biliyor musunuz, nerden bileceksiniz ki? Onunla mektuplaşırdık baba kız gibi.”
“Biliyorum.”
Üniversite yıllarına dönüyorsun, üçüncü sınıf final zamanlarına. Yurttan anons etmişlerdi seni telefonun var diye. İlkin, annen ya da ağabeylerinden birinin aradığını düşünmüştün. Başka kim arayabilirdi ki? Sevgilin de yoktu. Sana maddi destek veren hayırseverin aradığını öğrenmiştin sonra. Hem şaşırmıştın, hem sevinmiştin. Hayranlığın artmıştı büsbütün. Ne büyük bir incelikti böyle. Uzun uzun konuşmuştunuz, tıpkı yıllarca birbirini görmeyen eski dost gibi.
“Hatta, bir gün o hayırsever seni aradı.” diye düşüncelerini bölüyor baban. “İlk kez sesini duymuştun. Heyecandan sesin titremişti. İnan bana kızım inan bana! Senin kadar o da heyecanlıydı. Yıllardır yapmadığını yapmıştı o ihtiyar. Ondan sonra bir daha aramadı… Çünkü cesareti yoktu… Seninle yüzlemekten korkuyordu. Ta ki…”
İngiltere’ye gittiği akşamı hiç unutmadın. Kadın parası yiyen bir jigolo olduğunu duyduğun anda dünya başına yıkılmıştı. Ne çok severdin onu oysa. Onunla hiçbir anını hatırlamıyorsun artık. Telefondaki sesi düşünüyorsun. Karanlığın içinde aydınlığı arıyorsun. ‘Yoksa? Olamaz! Hayır, kabul etmiyorum. Neden şimdi.’ Dalıyorsun. Bir taş duvar görüyorsun, dibinde küçük bir kız. Ağladı ağlayacak. Öyle yalnız, öyle kimsesiz ki! Haline acıyorsun. Gözlerin doluyor, ağlamamak için zor tutuyorsun gözyaşlarını. “Keşke daha önceden babam olsaydın. İzninizle, annemle pazara gidecektik. Hoşça kalın.”

Bu yazıyı paylaşın