17 Mart Zeytin Ağacı Hediyeleri

“yaşlandıkça  mı  büyüyorum?

ya da  büyütüyor  muyum  yaşlarımı…”

a.

Üç bin yıllık zeytin ağacının altına koyulan hediyeler bir yığın hâlinde görünüyordu uzaktan. On gün boyunca köyde yaşayan herkes köyün çocuklarına armağan etmek istediklerini zeytin ağacının altına getirmişlerdi. On birinci günün sabahında bir numaralı evin çocukları el ele tutuşup iki numaralı evin kapısını çaldılar. İki numaralı evin çocuklarını alan bir numaralı evin çocukları, hep beraber üç numaralı eve doğru gittiler. Bu, bütün köyün evleri, bütün köyün numaralı evlerinin tüm çocukları bitene kadar devam etti. El ele tutuşmuş çocuklar üst üste binmiş de yusyuvarlak bir top olmuş gibi yuvarlanırcasına ilerliyorlardı tozlu yolda.

Köy meydanına gelince durdu çocuktan müteşekkil top. Anne babalar ve amca halalar ve teyze dayılar ve dede nineler ve artık kimsesiz kalmış yalnızlar, meydanın etrafında çember oluşturmuş onlara bakıyorlardı pür dikkat. Kimseden ses çıkmadı, kimse konuşmadı bir rüzgâr ıslık çaldı dolandı meydan yerinde. Çocuklar heyecanlı, meydanı çevirenler heyecanlı, tabiat dahi onlarla beraber heyecanlı.

Çocuklar baktılar insanlara ve yürümeye başladılar yeniden yavaş yavaş, üç bin yıllık zeytin ağacına doğru. Yaklaştıkça ona heyecanları katlandı, katlandıkça kalp atışlarında hızlanma oldu; her biri avuçlarının içinde, yerinde duramayan yüreğini tuttuğunu düşünüyordu. Bir sevinç çığlığı yükseldi öndeki kız çocuğundan. Bu, durmanın işaretiydi. “Dleloooooy!”

Durdu çocuk top. Zeytin ağacı devasa önlerinde yükseliyordu, armağanlar yığınla duruyordu hemen ayaklarının ucunda. Sessizlik içinde yürütülen tören başladığı sessizlik içinde sürüp giderken her çocuk bir armağan seçecekti kendisine ve çekilecekti. Çünkü gelecekleri o armağanın içindekiyle şekillenip yol bulacaktı. Hangi çocuk hangi armağanı seçmişse ya da bahtına hangi armağan düşmüşse o armağan etrafında dönen bir hayat sürecekti. Çocukluktan çıkana kadar bu seremoniye katılacaktı her çocuk, köyün büyüyenlerinin çocukken yaşadıkları gibi. Onlar da meydanın ortasında değil meydanın çevresinde bekleşen kalabalığın içinde yerini alacaktı. Böyleydi bu. Böyle gelmişti. Böyle gidecekti. Gelenek böyle bir şeydi. Alınıp verilir, alıp vere vere aktarılırdı yıllar yıllar ötesine. Değiştirilmesi düşünülemez, silinmesi akıldan geçirilemez, kimse anlamının tartışmasını yapamaz, kimse boyundan büyük işlerle uğraşmaya yeltenemez… gibi haddinden fazla kabuk bağlamış kör inanç.

b.

Birinci çocuk Harbûşe, hediye yığının içinden usulca bir paket çekti. Bu yılki “17 Mart Zeytin Ağacı Hediyeleri”nden onun kısmetine düşen kırmızı damarları olan, yosun yeşili bir taştı. Geçen yıl Harbûşe kolu uzunluğunda bir zeytin dalı çekmişti. Hayatında yeşil üzerine olacakları hayâl etmekten yorulacak noktaya gelmişti artık. Daha önceki 17 Mart’larda da çektiği hediyeler hep yeşilliydi. Yeşil bir kumaş parçası, yeşil iplik, yeşil yazma, yeşil saç bağı, küçük yeşil bir heybe… Hep yeşildi ona uğrayanlar. Ellerinde armağanı düşüncelere dalıp gitti Harbûşe, dalıp gitti bu köyde hep olandan farklı ne olabileceğini kestiremeden. Dar alanda kalanların, dar alanda kalmak zorunda olduklarını bilmeden.

Harbûşe on yaşında, köyün Cırtlak’ının kızıydı. Cırtlak, yüz haneli köyün dar sokaklarında yürüyerek önemli haberleri bağıra bağıra anlatan kişiye denirdi. “Dere boyunda oturan Zembilli Zihdo’nun ortanca kızı Rezâne bu akşam, Dul Emmûne’nin büyük oğlu Adar ile nişanlanıyor. ‘Duymadık’ demeyin” gibi köyle ilgili konularda ya da memleket meselelerinde köylüyü haberdar eder, bütün gün sabahtan akşama kadar çığırır dururdu.

c.

Harbûşe’nin annesi iki yıl önce köyün çobanı Derdâ’ya, köyden çıkan yolun nereye gittiğini sormuş Çoban Derdâ da “büyük şehre” deyince yolun başından tutmuş da başlamıştı yürümeye. O gün bu gündür Harbûşe’nin annesi, “büyük şehir” denen yerden dönmemişti ya da dönememişti. Bu yüzden “büyük şehir” anne yutan bir canavar olarak şekillendi Harbûşe’nin zihninde.

Çok Bilen Hamidi’ye koşup anne yutan canavar’ın neye benzediğini, konuşup konuşmadığını, saçının uzun mu kısa mı olduğunu, elini uzatsa ay’ı avucuna alıp alamayacağını sordu. Çok Bilen Hamidi her soruya uzun uzun cevap verip, her soru için bir masal anlattı Harbûşe’ye. Masallar, köyün dağa uzanan Kırk Çam Ormanı’nın içinde yaşayan Berigel Azada’nın anlattığı masallardı. Berigel Azada, Çok bilen Hamidi’nin hocası bilgelerden bilge idi. Harbûşe masalları ezberinde tutmaya çalıştı günlerce. Unutmamak için bahçedeki küçük palmiye’ye anlattı her gün. Tam dört masal vermişti ona Çok Bilen Hamidi. Birincisinin adı Poçan, ikincisinin adı Kimişçe, üçüncüsünün adı Medin, dördüncüsünün adı da Zâzebû idi. Palmiye’ye her gün ezber geçer gibi anlattı bu dört masalı Harbûşe. Bir mevsim böyle geçip gitti. Babası Cırtlak Nadim bir sabah anne yutan canavar hakkında bir haberi ciyak ciyak köye duyurana kadar anlattı Harbûşe dört masalını. “Büyük şehir’de büyük bir panayır kurulacak, panayır bir ay boyunca açık duracak, isteyen herkes panayıra gidebilecek” diye duyurdu Cırtlak Nadim. Harbûşe’nin aklı karıştı. Annesi kaybolunca kendinden küçük beş kardeşini bakmak için alan beş evi bir çırpıda dolaşarak, uzaktan kardeşlerine bir bakıp geri eve döndü. Masallar artık aklından çıkmıştı ya da ehemmiyetini yitirmişti ya da yerini başka bir meseleye bırakmıştı. Panayır haberi çalınmıştı bir kere kulağına. Şimdi onun izini sürmeli, onda zaman yitirmeliydi.

ç.

Hatim ve Cezar ve Jumâna ve Rizâ ve Yavar ile Harbûşe… ayrı evlerde büyüyen altı kardeştiler ve anne yutan canavardan Harbûşe dışındakilerin haberi yuktu. Şimdi de panayır çıkmıştı ortaya. Neydi ki bu panayır? Harbûşe’nin karışık aklı daha da karıştı. Çok Bilen Hamidi’ye koşup “sen hiç gittin mi anne yutan canavar’a?” diye sordu.“Gittim” dedi Çok Bilen Hamidi. “Ama içine girmedim. Tepeden baktım geri geldim.”

“Neden?” diye sordu Harbûşe.

“Sardunyamı sulamayı unuttuğumu hatırladım” dedi Çok Bilen Hamidi. Hatırlar hatırlamaz da gerisin geri köyün yolunu tutmuştu. Bunu da bir işaret kabul edip bir daha köyden çıkmamaya karar vermişti. Kendi kendisine de “köyümde her şey var, fazlasına ihtiyacım yok” demişti bir de.

“O zaman hiç panayır görmemişsindir” dedi Harbûşe.

“Görmemiş olmam, bilmiyor olmamı gerektirmiyor” diye karşılık verdi Çok Bilen Hamidi.

“Anlat bana, nedir panayır?”

“Panayır, büyük bir kapı. Bu kapıyı şehir şehir gezdirenler her durdukları yerde kilidini açarlar. İnsanlar kapının gerisinde ne olduğunu işte o zaman görürler.”

“Ne varmış içinde?”

“Yeşil gözlü bir köpek.”

Harbûşe, yeşil gözlü bir köpek düşüne düşüne eve vardığında babası Cırtlak Nadim’in panayırı görmeye büyük şehre gittiğini öğrendi. Korktu. Artık o da geri gelmeyecekti. Anne yutan canavar onu da yutacaktı da olacaktı bundan sonra anne baba yutan canavar.

d.

Ne yapacağını bilemeden küçük palmiyenin etrafında döne döne öğleyi etti Harbûşe. O vakit birinin “bohçacı geldi” diye bağırdığını duydu ve durdu. Bohçacı da kimdi ki? Meydana doğru koşmaya başladı. Vardığında şişmanca bir kadının meydan yere oturmuş, önünde duran bir yığın rengârenk şeyi göstererek anlatıyordu çevresine doluşan meraklılara.

Harbûşe de yaklaşıp baktı ne var ne yok diye. Allı güllü bir fistan çarptı gözüne. “Onu versene bana” dedi bohçacı kadına. “Verirsem sana, ne vereceksin bana?” diye sordu şişman bohçacı kadın.

“Ne istersin?”

“Nar var mı bahçende?”

Harbûşe hiçbir şey demeden döndü arkasını koştu eve. Eteğine doldurdu tam yedi kocaman narı. “Nar tanesi nur tanesi, nar tanesi nur tanesi; annesinin bir tanesi, annesinin bir tanesi” diyerek döndü meydana.

Allı güllü fistanı vardı artık. Unutmuştu bahtına düşen yeşilleri. Unutmuştu anne yutan canavarı, unutmuştu panayırı… Allı güllü fistanı vardı artık. Giyip gezinse ortalıkta, kim bakmazdı ki ona. Baksa ne olurdu, bakmasa ne olurdu ki. Zaman öyle ya da böyle geçiyordu ki. Herkes bir türkü tutturmuştu adına yazılmış. Herkes mırıldanıyordu. Herkes zamanın “dur” vaktine koşuyordu. İster allı güllü fistanı olsun, ister olmasın bu böyleydi işte. Her ne olursa olsun son aynıydı.