nihândır, sırr-ı aşk
çözemedik
her gecede sabahı,
her sabah gecede bulamadığımızı
diledik ısrarla ve inatla
nihândı işte
her göze açılmaz, her kula sunulmazdı
nehirlerim varamıyor Boğaz’a, bunca temennîye inat
nehirlerim bu inatla çekiliyor kaynağına, çığlık çığlığa
toprak üstünde derin bir yarık bırakıp insem dibe
dip Şirâze, derinden de derin
dip Şirâze, aslında bir yer hiç gitmek istemediğim
ya zamanı durdumalı, ya zamandan kayıp kurtulmalı
ya zamanı tutmalı yakasından, ya zamanı hiçe saymalı
ya zamansız yaşamalı, ya zamanı bir başka zamana postalamalı
ne garip, bunların hiçbirisini yapma yeteneğine sahip değil ki insan
şehirlerimden çıkarken, şehirlerime nasıl geldiğimi hatırlarım hep
nasıl geldiğimi, ne ile geldiğimi, neden geldiğimi
her çıkışımda neler bıraktığıma dönüp bakarım hep, yoklarım yanıma neler aldığımı
nasıl geldiğimi şehirlerime ve nasıl çıktığımı şehirlerimden
bir bilsen, acırsın
geçer bana kızgınlığın
onlar benim şehirlerim Şirâze; bir değil, beş değil
şehir şehir dolandım,
hepsini bir süreliğine kendi çapımda yaşadım/anladım/tanımladım
her şehirde seni yazdım, seni andım, seni anlattım
ve her şehirde Şirâze biraz daha yaralandım
çünkü ben, iflah olmaz bir yabancıyım
rüya bu
bir yere oturup bakacağım gemilerin geçişine
ve ben her gemiye binip parça parça gideceğim
gecenin zifirinde, sabahın seherinde, günün orta yerinde
sen gemileri seyrederken ben seni izleyeceğim sonra; her an, an an, an be an
biraz İstanbul kokacak geceler; biraz Aden, biraz sen Şirâze
ben bu kokuyu buram buram çekeceğim içime
hep orada kalsın diye
şehirler konuşmaz, taşlar gibi
sır misâli saklar verileni, nîkbîn
Nil hırçın, Zerefşan kırgın, Amur haşin;
ben Şirâze her şehirde bir nehir kenarında konakladım
durulmak yerine temâyülün alaborasında ne çıktıysa karşıma kırdım/kırıldım
ve kırılanların tamiri olmuyormuş geç de olsa kavradım
yine de kabullenemedim Şirâze
nihânım
ben dalgaları da, dalgalanmayı da sevdim