Bu yazıda paylaşmaya çalıştığım duygulanım, her şeyden evvel vicdani bir sorumluluktu. Belki ulaştığı gönülleri hicranıma ortak etmiş olacağım. Bana bir susuşun yankısı bile dönse, onu umut adına müjde sayacağım. Galiba sevinç dolu günler paylaşılan büyük acılardan sonra geliyor. Ve her kolaylık zorluktan sonra. Şimdi müjdeyi çığlıkla çağırıyorum. Bu çığlık, bu feveran kayıtlara geçmeliydi.
1.
Hüzünleyiz. Hüzün yaşama biçimimiz oldu nice bir uzun zamandır. O güneşli gecelerden sonra, şimdi katransı karanlıklarla kuşatılmış gündüzler yaşıyoruz. Hiçbir şey görmüyoruz. Yolumuz, aklımız, fikrimiz, ruhumuz karmakarışık. Uygarlığımız çökmüş. Kendini üretemeyen bir kültürün mensupları olarak en azından iki yüz yıldır çok kötü günler, kara günler yaşamaktayız. (Uygarlığı şimdilik insan ve yaşam merkezli dünya hayatının değer ve tasavvurlara göre örgütlü işleyişi anlamında kullanıyorum. Daha dar ve pratik anlamıyla kastettiğim, toplum- devlet münasebetlerinin sağlıklı yürümesidir.) Kendi ellerimizle kendimizi boğuyor, kendi ellerimizle yolumuzu tıkıyoruz. Doğru olan apaçık önümüzde dururken, yanlış yapmak için, en zor olanı başarmada nasıl da inat ve ısrar ediyoruz hayret.
2.
Zor zamanlardan geçiyoruz.
Evlad-ı Fatihan tarihinin en büyük acılarından birini daha yaşıyor. İşgaller, talanlar, soykırımlar varlığımızı kemiriyor. Bütün bir İslâm toplumu kahredici, öldürücü bir kuşatmanın ortasına düştü. Düştüğü yerden kalkmaya yekinen cılız irade, kendine vakıf ve muvaffak olamıyor. Müslümanlar kendi varlıklarının farkında bile gözükmüyorlar. Kendilerine saygıları tükenmiş. Cesaretleri kalmamış. Çalışma azimleri sıfır. Üretemeyen neredeyse bütünüyle dışa bağımlı. Ekonomik anlamda batılıların en önemli sömürü alanları. Düşman, bizi vuracağı kurşunun parasını bile bizden çıkarıyor. Müslümanlar, kendi kaynaklarını bile bağımsız kullanamıyorlar. Siyasi ve askeri anlamda güçleri, birlikleri/birliktelikleri yok denecek kadar az. Düşünce, kültür üretimi kabul edilir seviyede değil. Umutları kırılmış, bağlılıkları erimiş. İslâm ülkelerini karamsarlık çoğaltan bir zifiri karanlık sarmış ki sormayın. İslâm varlığı tamamen yok edilmek istenmektedir. Ölümcül bir darbeyle iki yüz yıldır süren saldırıları şimdi bütünüyle sonlandırmak, tüm varlığımızla bizi yok etmek istiyorlar.
Zor zamanların sınavından geçiyoruz.
Bu savaşlarla birlikte kendimizi küllerimizden tekrar üretebilir, yeni bir doğuş gerçekleştirebiliriz. Eğer akıl ve heyecanımızı yitirmezsek, düştüğümüz yerden tekrar ayağa kalkıp, yeni bir uygarlığa erdirilebiliriz. Yeter ki akıllı, aşk dolu, azimli olalım. Yeter ki Allah’a olan ahdimize sadık kalalım. Allah’a imanda samimi olmak işgalcilerin bütün hesaplarını bozacaktır. Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, Allah’ın ipine sarılmakla zelil olmaktan kurtulmuşlardır. İslâm tebliği ile müşerref olmazdan önce, Arap çöllerinden Asya steplerine kadar bütün kavimler birbirlerini yiyip duruyordu. O vakte kadar birbirimiz için tam manasıyla ateşten birer imtihandık. Allah’ın ipine sarılmakla nusret sahibi olduk, ateş çukurunun tam kenarından çekilip çıkarıldık. Yok olmak ve birbirimizi yok etmek aralığından geçip, gerçek anlamda kardeşlik tesis ederek hayata tutunduk. Sonra büyük kültürler geliştirdik, medeniyetler kurduk. Tertemiz olan kalbimiz; ülkeler, sınırsız coğrafyalar kadar büyüdü. Bir yazarımızın fevkalade isabetli adlandırmasıyla ‘yürek devleti’ kurduk. O devlette sosyal, kültürel, siyasal yaşam, yürek atışlarımıza ayarlı idi.
Ne zaman ki kalbimizde, atar ve toplardamarlarımızda tıkanmalar başladı, bize canlılık verecek nefesten de mahrum kaldık; gevşedik, gücümüz kudretimiz eridi. Allah’ın ipini bıraktık. Allah’ın ipine tutunma aşkımız ve irademiz zayıflayınca dağılıp parçalandık. Nurumuz, nusretimiz gitti. Şimdi Müslümanlar, yok oluşumuz ve sefaletimiz üzerine kendi egemenliklerini yaymak isteyenleri zevkten dört köşe yapacak tarzda birbirini boğazlamaya başlamışlardır. Bu ne basiretsizlik, bu ne ferasetsizlik ve bu ne fecaattir ya Rabbi! Irak’ta Şii- Sünni çatışması yüzünden Müslümanlar can veriyor. Bir medeniyet yeşertmek için can ektiğimiz topraklardan şimdi ölüm biçiyorsak, doğrudan doğruya varoluşsal anlamda deliliğe varan bir çılgınlık yaşanıyor demektir. En kesif orduların dördü beşi İslâm varlığımızı boğmaya yüklenirken, onlara zahmet verdirmeyecek ölçüde akılları donduran çılgınlıklar yapıyoruz. Böyle dostları olanların başka düşmana ihtiyacı kalmaz. Yani düşmanca tutumlarla, dost olunmaz. Hayır, bu sözüm ona inanan insanların birbirleri için reva gördükleri, normal insan davranışı olamaz. Bu imanlı insan davranışı olamaz. Bu davranışlar Müslümanlara hayır getirmez. Dünyada zelil eder ahrette ise daha elem verici bir azaptan korkulmalıdır.
Aklımızın ve ruhumuzun kalan son kırıntısıyla olsun Allah’ı, İslâm’ı, hatırlamanın ve mümin sorumluluğu üslenmenin vaktidir. Eğer derlenip toparlanılırsa vakit geçmiş sayılmaz. Ehli salibin son ateşten saldırıları da Rabbimizin bize bahşedeceği direnç ve dirayet sayesinde, göğsümüzde parçalanıp sönecektir. Tüm zamanların hakikatini hatırlayın: “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizi yumuşatıp ısındırdı. Ve siz O’nun nimetleriyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam bir ateş çukurunun kıyısındayken oradan da sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete erersiniz diye Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor.” (Al-i İmran 103) Allah’ın ipini tutmayı bırakmak O’nun üzerimizdeki nimetlerini de hatırlamamak, belki inkâr etmektir.
Bunca felaket ve bunca sefil mazlumluktan sonra bile, Müslümanların kalpleri birbirlerine katı ise, onu zelil edici, onur kırıcı esaretten başkası yumuşatmayacak demektir. Düşünce ve duruşunu, kardeşlik hukukunu İslâm’ın ve peygamberinin belirlemediği, belirleyemediği yerlerde ateş çukurunun kenarında değil tam içindeysek, bir kez daha Allah’ın ayeti tecelli ediyor demektir. Bunca açık uyarıcı ayetlerden sonra kalpleri birbirine ısınmayanlar, Allah’ın hainleridir. Allah’ın hainleri olmak insana bedbahtlık olarak yeter. Allah’a hain olarak elde edilecek ne bir başarı ne bir onur olabilir. O’na olan bağlılık ve o bağlılığın gereği İslâm kardeşliği başarının, kazancın, zaferin bizatihi kendisidir. Aksi durumda bize horluk ve tahkir edici günler kalır. Ruhumuza aşağılanmanın damgası vurulur.
Aklımız bütünüyle tutulmadan, ruhumuz bütünüyle kararmadan kendimize gelmek mecburiyetindeyiz. İlk bilinmesi gereken, kâfirleri memnun edici davranışların ne İslâm’a ne de kendimize faydası olacağıdır. Allah’a inanmak, şeytanların oyununa gelip kardeşlerinin kanına girerek olamaz. Müslümanların birbirlerine ölümüne şiddet uygulamaları kimleri memnun etmektedir? İsrail ve ABD başta olmak üzere gerçek şer odaklarını değil mi? Hani bunlar şeytandılar? Hani ABD büyük, İsrail küçük şeytandı? Bu şeytanları Müslüman kanı dökerek mi taşlamış, lanetlemiş olacağız?
Dedim ya, benimkisi olup bitenler karşısında can havliyle bir çığlık, bir serzeniş. Sanılmasın ki, uslanmaz, haşarı bir çocuğa, son derece ilkel ifadelerle nasihat ediyormuşum gibi yazmak beni memnun ediyor. Ne çare ki İslam topluluğu kendi otokritiğini kurumsal olgunluğa dönüştüren bir bilinç seviyesine henüz erişmiş değil. Kalbim burkularak, hicran duyarak izlemekten başka, bir de ancak bunu yapabiliyorum. Elimden başka bir şey gelmemenin çaresiz utancını yaşıyorum. Tanık olmaktan utanç duyduğum gelişmeler, çizginin bu tarafından veya öbür tarafından birilerine muzaffer bir komutan coşkusu yaşatıyorsa, kişiliğimizin düştüğü sefaleti varın siz düşünün. Bu çizgide, bu seviyede neyi tartışacağız? Çöken insanlık durumu ve insanlık onuru üzerinde hangi İslami yapı yükselebilir? Bu mümkün değildir. Sesim belki benden öteye gitmeyecek. Kim bilir belki aynı çığlığı yüreğinde hissedenler bu sesi ağızdan ağza, kulaktan kulağa dost düşman herkese yaygınlaştıracaklar. Bu, Müslüman olarak benim ferdi sorumluluğum. Bu yöndeki, bu serzenişteki bütün seslere kulak veriyorum. Siz de bu çığlığa kulak verin. Nerdesiniz? Yok musunuz? Orada kimse yok mu? Kardeşlerimiz için ve kendimiz için yalnızlığın göğünde ıssız çığlıklarımızı çoğaltmaktan başka ne yapabiliriz? Merhum Âkif,
“Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?’
Mahşerde mi bîçarelerin, yoksa felahı!”
diyordu. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçti yine aynı elem, aynı keder, aynı kuşatma içinde yine aynı yakarışlarda bulunuyoruz. Ayet ne diyordu? “O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız” Buradaki “sabah” simgesel bir anlama da sahiptir. Ayette telmih yoluyla, yaşanan her kötü durum “gece” çağrışımıyla verilmiştir. Sabah motifi açık bir esenliğe ve kurtuluşa işaret eder. Allah’ın ipine sarılmaksızın ve samimi anlamda kardeş olmaksızın, aydınlık sabahlarımız olmayacaktır.
Irak tam bir yangın yeri. Afganistan’dan sonra Irak ve Lübnan olayları bu vahşi kuşatmanın yoğunlaştığı önemli cepheler. Iraktaki yangın mezhep savaşı boyutu kazanma evresine girecek tarzda büyüdü/büyüyor. Hizbullah’ın, İsrail’e ummadığı bir ders vermesinden sonra, Lübnan bir suikastla karıştırılmak isteniyor. “Bu ateş yakında bizi de mi saracak” diye düşünmek, kendimizi, Ortadoğu’nun ve ümmetin dışında değerlendirmek gibi ithal bir mantık içermektedir. Müslümanlar kardeşse biz bu ateşin tam içindeyiz ve bu yangını çıkaranlar, alevlerin Türkiye’yi saracağı şekilde planlar yapmışlardır. En az bin yıl birlikte olduğumuz insanları kendimizden ayrı ve uzak göremeyiz. Asya’da da, Ortadoğu’da da, Balkanlarda da aktif ve müdahil politikalar izlemek zorunda oluşumuz tarihsel, kültürel mecburiyetlerimizden dolayıdır. Sadece Türkiye değil, bütün İslâm ülkeleri ‘Bana yanaşmayan yılan bin yaşasın’ duyarsızlığı içindeler. Bugün o yılan koynunuza kadar girmiş ve size karışmakta, sizi sokmaktadır artık. Buna karşılık başta İslam Konferansı Örgütü, ölümcül bir suskunluk içindedir. İşgal ve saldırıları kınama gücünü, cesaretini bile kendinde bulamayacak kadar pasif, etkisiz bir politika izlemektedir. İKÖ bir beyanat dahi veremeyecekse ne işe yarayacaktır?
Zor zamanlardan geçiyoruz.
Aklımız çürümüş, gönlümüz kırgın.
Ne yapacağımızı, neyi, nasıl düşüneceğimizi bilemeyecek halde şaşkın vaziyetteyiz.
Tepelerinde kâfir bombaları patlarken, Müslümanlar Şii- Sünni kavgasıyla birbirlerini boğazlıyorlar. Bu kadar vahşet ancak varlığı hiçe sayan koyu bir taassupla, aklı ve vicdanı körelten bu taassup ise ancak koyu bir cehaletle mümkündür. Bu elem verici tablo karşısında insanın ‘Bütün bunları hak ediyoruz’ ya da ‘Biz Allah’ın nusret, kerem ve ikramına lâyık değiliz’ diye düşünesi geliyor. Allah’ın lütfunu birbirimizi boğazladığımız için mi, üstelik bunları Siyonist kâfirlerin oyununa gelerek yaptığımız için mi hak edeceğiz?
Allah zulmetmez. İnsanlar kendilerine zulmeder.
3.
Buradan Türkiye’nin politik konumuna ve tutumuna gelelim: Türkiye, kendi gücünü, konumunu fark ettiği an bölgeyi, giderek dünyanın gidişatını değiştirecek bir ülkedir. Dikkat edilirse hâlâ bütün çatışmalar Osmanlının çekildiği alanlarda olmaktadır. Osmanlının bıraktığı boşluğu yeni hiçbir konsept dolduramamıştır. Daha doğru bir deyişle hiçbir sentetik yapılanma, ümmetin doğal dokusuna uygun düşmediğinden, sorunlar azalmamakta, bilakis artmaktadır. Şimdiye kadar bölge barışı adına siyasi otoritelerin yaptığı alttan alta kaynayan sorunları ertelemek, görmezden gelmek veya bastırmak olmuştur. Yüzyıllık bir emperyalist ve Siyonist program gereği; ümmet, farklı ülke oluşumları içinde parçalanarak birbirinden izole edilmiş, etkisiz duruma getirilmiştir. İçeride ise emperyalistlerin yerli uzantıları sayılacak siyasal yapılar ve o yapıların aktörleri hiçbir zaman halkın dokusuna uygun söylem ve eylemlerin sahibi olmadılar. Doku uyuşmazlığından kaynaklanan farklı duyarlıklar bölgenin asıl problemini teşkil etmiştir/etmektedir. Bütün planlar Müslüman halkların ihtiyaçlarına göre değil, sömürücü global güçlerin çıkarına hizmet edecek biçimde düzenlenmiştir. Topraklarımız işgal, servetlerimiz talan, kültür varlıklarımız yağma edilmiştir. Yetmezmiş gibi, en insani taleplere bile genelde duyarsız kalındığından, kitlelerle hâkim ideoloji ve yönetici kadrolar arasında, her zaman çatışma olagelmiştir. Anlaşılacağı üzere sadece şu ya da bu ülkede değil, bütün Ortadoğu coğrafyasında halkıyla tersleşen siyasal yapılar sorunun ana kaynağını oluşturmaktadır. Bu olgu, muhalif yapıların, düşünce, politika ve hareketlerinin sağlıklı işleme imkânını da büyük ölçüde azalttı. Eğer ümmet, hiç olmazsa insan hak ve özgürlükleri vasatında kendi halinde bırakılmış olsaydı, bugün karşımıza çıkan kimi olumsuzluklar olmayabilirdi.
Üzerinde oynanan siyasi yapılar insanların ruh ve düşünce dünyalarını, kişiliklerini de bozacak ölçüde ve tonda uygulamaya konuldu. Kendiliğinden işleyen İslâm kardeşliği yerine ikame edilen sentetik ulus modelleri, ortak unsurlar yerine ayrışma üzerine bir kimlik geliştirdiği için, yakınlaşma, yerini uzaklaşmaya bıraktı. Şimdi kalplerin ve gönüllerin arasına mesafeler girmiş durumdadır. Farklı duyarlıklar, farklı düşünme biçimleri, oluşturulmaya çalışıldı. Bütün bunlar insanımızın anlam alanını, yaşam amacını belirleyici, asıl dinamikler değildi. Bizi yakınlaştıran ve uzaklaştıran temel saik dindir, dinle aramıza koyduğumuz mesafedir. Bu gerçekliğe sırtımızı çeviremeyiz. Sadece kültürel bir aidiyet olarak değil, politik derinlik sağlayan bir enstrüman olarak bile vazgeçemeyiz. Belli bir kesimin kaybettikleri çıkarlarını perdelemek için dillerine pelesenk ettikleri slogandaki gibi, Türkiye nedir ne kalmayacaktır bilmiyorum. Ama Türkiye ile birlikte bütün bir Ortadoğu Müslüman’dır Müslüman kalacaktır. Bu imkânı yeni bir bağlılığa, bu bağlılığı yeni imkânlara dönüştürmek gerçek bir diriliğin, gerçek bir canlılığın vazgeçilmez gereğidir.
Osmanlının bıraktığı alanlar tam anlamıyla parsellenip bölüşülememiştir. Dünyanın ve bölgenin haritasını yeniden dizayn etme gizli/açık amaçlarını da içeren bu işgallere karşı bir anlamda Osmanlı ruhu direnmektedir. Bu çatışmanın bir türlü yenemeyen tarafı Batı ve bir türlü yenilmeyen tarafı ise Osmanlıdır denilebilir. Türkiye bu ruhu terk etme, ısrarla ondan kopma vahim yanlışlığını meziyet sayma zehabına itilmiş olabilir. Biz inanç ortak paydasında bölgede çok etkili ilişkiler geliştirmemiz gerekirken laik, pozitivist, ulusalcı yaklaşımlarla elimizin altındaki imkânları da azaltmış, kendi ellerimizle kendimizi zayıf bırakmışızdır. Cumhuriyet İstiklâl harbi kazanımlarını siyasi başarı ve enstrümanlara dönüştürememiştir. Biz koca Devlet-i Ali Osman’ın topraklarından Anadolu’ya çekilmekle kalmadık, aynı zamanda içimize, kabuğumuza çekildik. Çevremizle ilişkimizi neredeyse bütünüyle kestik, onlarla daha düne kadar hısım akrabamız olan o insanlarla organik bağlarımızı kopardık. ‘Ne kimseye karışırım ne de kimseler bana karışsın’ ürkekliği, bizi dış ilişkilerde pasif, güdülen bir ülke konumuna indirgemiştir. İçeride de ideolojik jakobenlikle bir ulus yaratma maskaralığıyla kendi öz değerlerimizi inkâr ederek batılılara şirin görünmeye çalışmışızdır. Milli mücadeleyi kazanan ruh, değer ve maneviyat, düşman addedilecek ve bu amaçla cinayet sayılacak takip, yok etme gibi uygulamalarla kendi gücümüzü tüketecektik. Şimdi devir olarak geldiğimiz noktada, Türkiye, kültürel ve tarihsel derinliğini yitirmek üzere olduğundan aktif ve etkili politika üretemez durumdaydı. Bölgeyle ve bölge insanıyla müşterek bağlarını koparmıştı. Laiklik saplantılarıyla, içeride olduğu gibi dışarıda da politika izleme reflekslerinin başarısızlıkla sonuçlandığını görmek için, çemberin daha ne kadar daralması gerekmekteydi? Akan kan belki kısa vadede Türkiye’yi boğmayacak ama gelişmeler bizim için gül bahçesi de hazırlamayacaktı.
Bölgede açık hesabı olan ABD, İsrail ve İngiltere’nin olaya bakışları ile bizim bakışımız arasında dağlar vardır. Onlar için binlerce, yüz binlerce Müslüman’ın ölmesi veya birbirlerini öldürmesi önemli değildir. Bu vahim durumu işgalcilerin başarısızlıklarına değil, başarılarına yormalıdır. Kesinlikle bilinmelidir ki işgalciler hiçbir zaman bölgenin sükûnete kavuşmasını istemediler, istemezler. Ortadoğu ne kadar karışırsa, ne kadar istikrarsız olursa onlar için o kadar iyi olacaktı(r). İyi ama bütün bu kaos, akan bunca kan nasıl duracak, durdurulacaktır? Onların da umurundaydı sanki. Ne güzel işte, İsrail’in çevresi onlar için daha elverişli, daha güvenli alanlar haline getiriliyor. Masum bir bakışla ‘hayır daha güvensiz alanlar haline getiriliyor’ diyenlerin bu müfsit işgalci mantığının ne vahşi, ne iğrenç çalıştığını anlamaları için fazla iyimser olmamaları gerekir. Hadiseleri daha doğru algılamamız için bir tutam olsun karamsarlığa ihtiyaç var. (Bizim ne yapıp etse de karamsar olamayan, her dem iyimser mübarek insanlarımız vardır. Ama şu da bilinmelidir; Karamsar olmak ümitsiz olmak değildir)
Onlar bizim kadar iyi niyetli ve insanca duygular taşımıyorlar. Maddi manevi varlıkları yıkılan biziz. Bizim analarımız dul, çocuklarımız öksüz, yetim kalıyor. Aşağılanan, işkence gören, tecavüze uğrayan bizler. Moralleri çöken, oluk oluk kanı akan, birbirini boğazlayan biz. Evleri yıkılan, anaları ağlayan, çocukları ölen; korkan, ürken, parçalanan, yok olan bizim insanımız; onlar bundan niçin huzursuz olsunlar ki? Bizim bu sefil, trajik durumumuz mu onların batağa saplanmalarının işareti sayılıyor? Hayır, Ortadoğu, önce halklarını içine çekip feci şekilde yok edecek bataklığa dönüştürülüyor. Açıktan açığa ‘yeyin birbirinizi’ diyorlar ve hangi mezhepten, hangi etnik kimlikten olursa olsun bölge insanı da kuzu kuzu bu oyuna geliyor. CIA ve MOSSAD’ın işini kolaylaştırmaksızın Müslümanların feraset ve basiret ile hareket etmeleri gerekmektedir.
Türkiye’nin öncülüğünde İran, Irak, Suriye, Lübnan başta olmak üzere, bölge ülkeleri bir araya gelerek samimi birliktelikler, birbirini destekleyici politika, ortak irade oluşturmalıdır. Bu ülkeler iç ve dış siyasette özellikle kendi halklarıyla barışmayı imkânsız kılan saçmalıkları bir yana bırakmalıdır. Gerçekler görülmeli; etkili kararlar alınmalı, kültürel ve siyasal etkiler bölge barışı ve İslâm kardeşliği için kullanılmalıdır. İKÖ ciddi manada harekete geçmeli, etkin, yönlendirici ve işgalci güçleri caydırıcı politikalar üretmelidir. Bölge insanı, bu ve benzeri uygulamalarla en makul çözümler üreterek kendi kaderlerini belirlemenin yollarını bulmalıdır. Etkili dış politikanın akla gelen ilk açılımları, bu öncülleri içerecek tarzda olmalıdır. Ola ki bu açılım aynı zamanda gerçek sabahların da habercisi ve başlangıcı olur. Umulur ki akıl tutulmamız, ruh karışıklığımız gider de tekrar izzetimizi kazanırız.
Not:
Tarih düşmemişim; hatırlayabildiğim kadarıyla bu yazının buraya kadarki bölümünü 2005 veya 2006 yılında Irak’ta Bağdat, Necef ve Kerbela’da baştan sona provokasyondan ibaret bir dizi feci olaylar sonrasında duyduğum derin hüzün ve infialle kaleme almıştım. Olayları tezgâhlayanların, Irak’ı karıştırmanın ötesinde tarihsel çapta derin toplumsal kopmalarla müthiş bir fesatlık amaçlıyor oldukları aşikârdı. Ardından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da; Tunus’ta, Mısır’da devrim çapında toplumsal kalkışmalar oldu. Olaylar birbirini tetikleyerek devam ediyor. Bastırılmış toplumsal talepler, diğer iç dinamiklerle birleşerek siyasal yapılanmada yeni belirleyiciler oluyor. Sancılı bir dönemden geçiyoruz. Yaşadıklarımız normalleşmenin sancılarıdır. Tam bu aralıkta Cumhurbaşkanımızdan Başbakan’a, Dışişleri Bakanına kadar Türkiye, bölgesinde aktif bir sorumluluk üstlendi. Türkiye, tarihsel, kültürel anlamda yapması gerekenleri yapıyor ve yapmaya devam etmelidir. Başbakan Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile birlikte Lübnan ve Suriye görüşmeleri zamanında ve yerinde olmuştur. Son olarak geçen ay Başbakan’ın heyetiyle birlikte Bağdat ve Erbil’e yaptığı ziyaretin bölgenin düzeni ve selameti açısından önemi büyüktür. Hele sadece Iraklılar için değil Dünya Şiileri için de son derece önemli bir rehber olan Ayetullah Sistani ile yapılan görüşmenin sonuçları, bugünümüz ve yarınımız adına tarihi öneme sahiptir. Bu görüşmelerde İslam toplumu ve bölge üzerinde dış güçlerin oyununun farkında olunduğu ve İslam kardeşliği vurgusu öne çıkarıldı. Verilen mesajlar hayat ve medeniyet adına umut tazelememize yol açtı.
Şimdi herkesin payına düşen bir sorumluluk olmalıdır diye düşünüyorum. Bu yazıyı sizlerle paylaşmaya bu gelişmeler sonrasında karar verdim. Baştan da söylediğim gibi benimkisi böyle bir görevi ve vicdani bir sorumluluğu yerine getirmekten ibarettir.