Hilmi Yavuz modern Türk şiirinde, dili dönüştürme, sözcük seçimi ve imgelerin kullanımı noktasında yenilikler getirmiş bir şairdir. Şiirlerinde kullandığı dil, son derece işlenmiş ve incelmiş bir şiir dilidir. Bu şiirler, muhtevası itibariyle “imgelerle düşünen” Hilmi Yavuz’un “nev’i şahsına münhasır” bir üslupla inşa ettiği, çok özel bir alandır. Bu alanda şair, “verili anlamları askıya alarak” oluşturduğu atmosferle sözcükleri başka başka ufuklara taşır. Her sözcük taşındığı ufukta çok zengin imge değerleriyle şiirin terkibine nail olur.[1] Hilmi Yavuz aynı zamanda şiirlerindeki imgeleri sürekli dönüştürerek, onlardan çağrışım değerleri çok zengin yeni imgeler de üretmiştir. Bir şairin aynı imgeyi dönüştürebilmesi için zihni donanımın oldukça zengin ve pratik zekâsının da oldukça kıvrak olması gerekir. Hilmi Yavuz bahsi geçen bu iki özelliğe de sahip bir şairdir. Özellikle erguvan çiçeği onun, şiirlerinde sıklıkla kullandığı bir imgedir. Erguvanın bir imgeye dönüştürülmesinde Yavuz’un bu çiçekle ilgili hem teorik bilgiye, hem de yaşanmış bir tecrübeye sahip olduğu görülmektedir. Erguvanların renkten renge girişini temaşa etmiş olan şair, bu çiçeklerin kendisinde bıraktığı intibaları imgeler eşliğinde mısralara işlemiştir.
Erguvan’ın kendine ait renk seramonisi literatüre “erguvan çiçeği renginde, güzel ve parlak kızıl” anlamı olan “erguvanî” sözcüğünü kazandırmıştır. Aslı Farsça olan erguvan tarihi kayıtlarda Judas Tree (Yehuda Ağacı) olarak geçmiştir. Yehuda Hz. İsa’nın on iki havarsinden birisidir. Mitolojik ve tarihsel bir geçmişi bulunan erguvan ağacı Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesinde etkin rol olan, sonra da pişman olup kendini erguvan ağacına asan Yehuda’yla birlikte bir simge haline dönüşmüştür. Erguvan ağacının beyaz açan çiçekleri, Yehuda’nın Hz. İsa’ya ihanet edip kendisini bu ağacın dallarına asmasıyla renk değiştirmiştir. Rivayete göre ağacın böyle bir haini kendi dalında taşımanın verdiği mahcubiyeti, mor, pembe, kırmızı, kızıla çalan çiçekleriyle göstermek istemiştir. Erguvanî renkler, santimental ve romantik duyguları harekete geçiren sinerjik bir renk özelliğine sahiptir. Zaman zaman insan hülyasını kanatlandıran bu renk çeşnisi, Türk edebiyatının muhtelif dönemlerinde edebi eserlere yansıtılımış; nazım ve nesir olmak üzere, pek çok eserin muhtevasını oluşturmuştur. Türk edebiyatının anıt eserlerinden biri olan Kutadgu Bilig’de “eguvan” benzeşim yoluyla kullanılmıştır. “Benzim kırmızı, tam bir erguvan gibi idi; bugün yüzüme safran tohumu ektim.”[2] Divan şiirinde ise renginden dolayı genellikle “dudak”, “şarap” ve “ateş”le birlikte kullanılagelmiştir. Necâtî Bey bir gazelinde erguvânla şarap arasında kurduğu ilşikiyi şöyle dile getirmiştir. “Gamdan halâs ister isen gel Necâti’ye/Dil cür’asını câm-ı mey-i ergavâna at”[3] Şair, gönülde yer etmiş olan kirin ve pasın erguvan renkli şarapla dışarıya atılacağını ifade ederek, aşığa bir nevi sıkıntıdan kurtulmanın hâl çaresini kendince göstermiştir.
Erguvanî Şairler
Modern Türk şiirinde de Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, Ziya Osman Saba, Turgut Uyar, Attilâ İlhan, Melih Cevdet Anday, Birhan Keskin, Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli, Hilmi Yavuz gibi şairler de erguvana çeşitli anlamlar yükleyerek, şiirlerinde kullanmışlardır. Erguvanî renge vurgun olan “göller ve çöller” şairi Ahmet Haşim, baharın gelişini “erguvan atlaslar” eşliğinde şöyle tablolaştırmıştır.
“Gün bitti. Ağaçta neş’e söndü.
Dallar âteş oldu. Kuş da yakut.
Yaprakla kuşun parıltısından
Havzın suyu ergûvâna döndü?”[4]
Yahya Kemal, üniversiteden talebesi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’a ithaf ettiği, “Bahçelerden Uzak” şiirinde dağ dağ kızaran erguvan çiçeklerinin, insan zihninde inşa ettiği estetik sublimasyonu nazara vererek; “Beklemem fecrini leylâklar açan nîsânın/Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın”[5] mısralarını terennüm eder. Erguvanın sahip olduğu renk difüzyonu bu şairler gibi pek çok sanatçıyı da derinden etkilemiştir. Renk değişimi sırasında erguvanların oluşturdukları görsel şov, izleyenleri kendine hayran bırakacak bir seremoni sergilerler. Dolayısıyla erguvanların bu seromonisi, kendisini seyretmeye gelenlere çok çeşitli hazlar tattırır. Bu “haz alma” keyfiyeti onu temaşa eden kişinin “haz alma” frekansıyla, estetik değer yargısına göre değişkenlik gösterir. Turgut Uyar gibi şairler erguvanın somut halinden ziyade onun suya aksetmiş halinden zevk alırlar. Şairin bu tarz tutumunda, onun ruhsal durumu kadar, suyun düş gücünü artıran “maddesel imgelemi”[6] de asıl belirleyici olmuştur. Erguvan çiçeklerinin suya yansıyan görüntüleri, şairin muhayyilesini harekete geçirmiş, ona yeni imgeler bulma yolunu açmıştır. Şairin bulduğu her imge aslında gerçekliğin -tıpkı erguvanda olduğu gibi- suya yansımasından ibarettir. Şair bu gerçekliğin peşinden giderek, şiirinde görünenin ötesinde görünmeyeni gösterir; ima edererek gerçekliği açar ve onu “imge ve metafor” saltanatına dönüştürür. “Çocuksun Sen II” şiirinde “üzgün bir erguvan ağacıyla” konuşan Ahmet Telli, içinde bulunduğu ruh halini erguvan ağacının simgesel karşılığıyla özdeşleştirerek anlatmıştır. Onun erguvan ağacıyla konuşması, şairin hemcinsleriyle paylaşmak istemediği bazı sırlarının bulunduğunu gösterir. Akşamüstleri güneşin batmaya yakın ufukta oluşturduğu kızllık ile erguvan kızıllığı arasında dikkat çekici bir renk uyumu vardır. Şair çevresinde gördüğü nesne ve objeleri estetize ederek, onları kendi duygu ve düşüncelerine göre şekillendirmiştir.
“Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan”[7]
Erguvanı modern Türk şiirinde adlarını yukarıda andığımız şairler kullanmış olmakla birlikte, onu kendi şiiriyle özdeş kılan tek şair, Hilmi Yavuz olmuştur. Erguvan imini şiirlerinde “yaygın ve kuşatıcı” olarak kullanan şairin de George Trakl olduğunu belirten Hilmi Yavuz, bu şairin “erguvani rengi bir tutku haline getirdiğini” ifade eder.[8] Aynı tutkuya sahip olan Yavuz, erguvanı “duyumlarla belirlenen” bir imge haline getirerek şiirlerine taşımıştır. “Erguvan ve Zaman” şiiri imge ve metafor eşliğinde şairin “şimdi”sinde hayat bulan bir “ân-ı seyyale”nin şiirsel söze dönüşmüş hâlidir. Hilmi Yavuz, erguvanı bir imge olarak şiirinin bir uzvu haline getirmiştir. “yolların yaprağa /yaprağın yollara/ dönüştüğü zaman/ dili kuşatan erguvan /olur, bekleyiş, bekleyiş…/ acının hangi yanından/ geldin, yollara belenmiş? [9]
Hilmi Yavuz’ın sıklıkla kullandığı erguvan kendi deyimiyle bir “zaman imgesi”dir. Erguvan baharın gelişini müjdeleyen, kısa bir zaman dilimi içinde pembe, mor, eflatuni ve kızıl renklerle gözlere şehrayin yaşatan bir çiçektir. Mayısın ilk haftası yavaş yavaş kızaran erguvanlar bulunduğu beldeye bir renk saltanatı yaştır. Hilmi Yavuz, yaşamının belli dönemlerinde bu renk saltanatını temaşa etmiş bir şair ve düşün adamı olarak şiir ve yazılarıyla bu saltanatın ihtiaşmlı görüntüsünü -ama bir o kadar da kısa süren varlığını- dile getirmiştir. Bu imgenin kullanımıyla ilgili olarak kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta Hilmi Yavuz, zaman şiirlerini yazarken erguvan imini neden öne çıkardığını şöyle izah eder. “Erguvan çiçeğinin, Zaman’ın akıp gidişini imleyen bir gelip geçiciliği var… ‘Olan’ ve ‘hemen ölen’ bir çiçek erguvan’ Varolma ile yok olma arasındaki o çok kısa ânı; Tasavvuf terimleriyle söylersek ‘Kevn’den ‘Fesad’a doğru o göz açıp kapayıncaya kadar süren göçüşü bana Zaman’ı(büyük harfle) anlatabileceğim bir şiirdel im gibi göründü.”[10] Şiirlerinde birer imge haline gelebilen erguvan, düz yazılarında bilgi ve belge ağırlıklı birer öğretici metne dönüşmüştür. Şair kimi zaman “Bursa’da Zaman”la Tanpınar’a, kimi zaman “kızıl havalarla” Ahmet Haşim’e, kimi zaman da kaside ve rübailerle divan şiirinin “Söz” sultanlarına telmihte bulunmuştur. Anlamı kapalı sözcükler üzerinden mısralara işleyen şair, “Ses” ve “Söz” bütünselliğini müzikal bir atmosfer içerisinde inşa etmiştir. Nihayetinde Hilmi Yavuz için “şiirde önemli olan, tıpkı müzikte olduğu gibi onu okuyanda belirli bir haz duygusu yaratmasıdır.”[11] Şiirde kullandığı bütün imgeler başta erguvan olmak üzere bu anlayışla şiire dâhil edilmiştir.
Erguvanın Belleği
Erguvan çiçeği, uzun süre ağacında kalmayan bir çiçektir. Hilmi Yavuz için özellikle de ağaçların altında düşen erguvan çiçeklerinin oluşturdukları tablo, görsel bir şölene, daha doğrusu bir Dionysos rüyasına dönüşmüştür. Hilmi Yavuz da tıpkı Tanpınar gibi, bu rüyanın bir ânında yakaladığı “Zaman”ı “şimdi”nin içerisinde var kılarak “belleğin zamanını” idrak etmiştir. “Belleğin zamanı” ile “bellek mekânlar” arasında organik bir bağ kuran Hilmi Yavuz, “erguvan”ın tarihi geçmişine telmihte bulunmuştur. “Bursa ve zaman” şiirinde “gül”ün ardına sırlanmış bir erguvan sessizliğini dile getirmiştir. Şair, erguvanı Bursa’nın mazisiyle, daha özel dairede ise Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiiriyle buluşturur. Bu buluşmada kendine özel bir yer tanzim eden Hilmi Yavuz, “bir erguvan olarak portresinin Bursa’da yazılması” arzular.[12] “Bursa ve zaman” şiirinde Hilmi Yavuz, Evliya Çelebi’nin “ruhaniyetli şehir” imajına uygun bir modellemeyi, erguvanın örtük anlamı üzerinden yaparak, şiirini dokur.“Zaman balkıyor bursa’ya/ bilinen budur/ ve şiirdir adı… (s.192).
Erguvan, Bursa’nın mazisinde Emir Sultan’la özdeş bir kimliğe sahiptir. “Kaynaklarda ‘Erguvan Cemiyeti’, ‘Erguvan Faslı’, ‘Erguvan Bayramı’ gibi isimlerle geçen Erguvan şenliği, bahar mevsiminin bütün yeşilliğiyle ortaya çıktığı, erguvanların olanca güzelliğiyle açtığı günlerde Emir Sultan, halife, derviş ve sevenlerinin Osmanlı Türkiyesi’nin çeşitli bölgelerinden gelerek Bursa’da Emir Sultan Dergâhı’nda iyi dilek ve temennilerle toplanmalarıdır. Taşradan gelen bu insanlar Emir Sultan Hazretlerini ziyaret ediyorlar, dergâhta topluca zikr icra ediyorlar, sohbet dinliyorlar, şehir çevresine tertiplenen gezilere katılıyorlar, vesileyle öteki dergâhların davetine icabetle oralarda sohbet dinliyorlar, icra edilen zikr u tevhide iştirak ediyorlardı. Bir hafta kadar süren bu faslın, adını o dönemde şehrin tepelerini, bağ ve bahçelerini bir gerdanlık gibi kuşatan ve rengârenk çiçekleriyle göz ve gönülleri adeta büyüleyen erguvanlardan aldığı bilinmektedir.”[13] Evliya Çeleb Seyahatnamesinde bu durumu anlatırken bayrama gelen insanların çokluğunu “deniz” sözcüğüyle dile getirmiştir. Erguvan’ı Emir Sultan’la, Emir Sultan’ı Bursa’yla estetize eden Tanpınar, “Beş Şehir”de güle laf dokundurmadan, erguvanı bayramı yapılabilecek ikinci bir çiçek olduğunu ifade eder. Hilmi Yavuz’un şiirinde erguvan aynı zamanda onun “Zaman” anlayışını yansıtan bir anlam derinliğine sahiptir. Bu imgenin alt yapısını Bergson’un süreç felsefesini ifade eden “Durée” kavramı oluşturur. “erguvan bürümüş Zaman! Kaldır/ gövdeni bahçenin üzerinden/ ağır
ağır aksın her yandan sözlerime yaz/ aksın ve yazılan, kalbimin zamanıdır/ öyle bir erguvan, ki dayanılmaz/ döndü bahçe kendi içinde, ıtır/ döndü o zaman anladım: aşklardır/ durmayan herşey/ ve dönen, belleğin zamanıdır“(s. 202).
Renginden dolayı bahar müjdecisi olarak addedilen erguvan divan edebiyatında da gülden sonra en fazla rağbet gören çiçekler arasındadır. Erguvanın kendine has mitolojik ve tarihsel bir geçmişi olduğu kadar, bulunduğu coğrafyaya kattığı natürel güzellik onu doğal bir bir peyzaj unsuru haline getirmiştir. Özellikle İstanbul ve Bursa gibi tabiat güzellikleriyle öne çıkan şehirlerde erguvan, estetik sublimasyonu üzerinde taşıyan bir simge haline gelmiştir. Hilmi Yavuz bu estetik sublimasyona erguvana birden fazla anlam yükleyerek katılmıştır. Zaman imgeli erguvanın yanında, renk cümbüşü olan bir erguvanı İstanbul peyzajıyla buluşturan şair, bu sefer de nesrin diliyle, bu güzelliğe dikkat çekmiştir. “İstanbul ve Erguvanlar” yazısında bu renk cümbüşünü işleyen Yavuz şairane bir üslupla erguvan sevgisine temas eder.
“(…) Erguvanlar üzerine bir şiir, ancak bu kentte, İstanbul’da yazılabilir. Evet, Roma İmparatorluğundan! Tuhaf bir tesadüf: Bakî efendi, Tanpınar’ın deyişiyle, sevgilisine erguvan renkli elbiseler giydirir; ama aynı şeyi, Roma’lı askerler Hz. İsa’ya da yapar: O’na, çarmıha gerilmezden önce erguvan renkli elbiseler giydirirler. (…) Bir ilkbahar çiçeğidir erguvan. İlkbaharda, Doğa’nın yeniden dirilişindeki kösnüllük, erguvanın coşkulu, birden fışkırıveren çiçeklenmesinde kendini belli eder. (…) Baharın ve Zaman’ın geçiciliğini, her şeyin o aydınlıkta neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar olup bittiğini, ancak erguvandan öğrenebiliriz. Ne kadar kısa sürer erguvanın çiçeklenmesi ve ölümü! (…) İstanbul’da Zaman’dır o… (…) O, erguvandır, benim İstanbul’umdur o!..”[14]
Dionysos Rüyası
Her bahar mevsimi Boğaz’ı kuşatan erguvanlar, oluşturduğu görsellik ve kendisine ait renk difüzyonu ile -özellikle de Boğaz’ın Anadolu yakasını- Süheyl Ünver’in deyimiyle bir “Erguvan Nuru”na[15] dönüştürürler. Bu tabiat harikası görsel şölen pek çok sanatçıyı etkilemiş, onlara birer ilham kaynağı olmuştur. Tanpınar “Beş Şehir” isimli eserinde erguvanı bir “Dionysos rüyası” içinde ele alarak estetize eder. “(…) O şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Dionysos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar. Dünyanın tekrar değiştiğini, tabiatın ağır uykusundan uyandığını haber vermek ister gibi zengin, cümbüşlü israfıyla her tarafı donatır, bahar şarkısını söyler. İstanbul surlarının üstünde çok eski bir sabah ezanının oracığa takılmış kırık parçasına benzeyen küçük bir camiin, Manavkadı Camii’nin yıkık duvarları arasında tek başına fırlamış bir erguvan ağacı vardır ki, bana gösterdikleri günden beri her bahar bir kerecik olsun ziyaretine gider, bu şehrin sabahlarından toplanmış hissini veren mahmur bakışlı kandillerini seyrederdim. Harap ve bakımsız mazi yadigârları ve etrafında uyuyan ölüler arasında, bu erguvan ağacı benim için ezelî ve ebedî arzunun, daima yenileşen hayat aşkını bir timsalidir ve manzaraya hâkim yumuşak duruşunda bu fazlasıyla hissedilir.”[16] Şirketihayriye’nin vapurlarından biriyle yaptığı bir yolculuk esnasında, Boğaziçi’ndeki erguvanların renk seremonisini seyre dalan Orhan Okay; erguvan çiçeğinin aldığı renkleri sıralayarak kendi ismiyle müsemma olan özel konumuna dikkat çeker. “(…) açık mor mu, eflâtun mu, pembe mi, hayır hiç biri değil, o kendi ismini taşıyan rengiyle erguvan”dı[17]. Erguvan’ın İstanbul’a kattığı güzelliği bir “Dionysos rüyası” kadar olmasa bile, hemen hemen ona yakın bir muhayyile coşkunluğu ile aktaran Uğur Kökden; “erguvanın kısa süren saltanatını” çok zengin bir betimleme ile adeta Monet’in tablolarına dönüştürmüştür.
“Baharın başında, Burunbahçe, bir ‘erguvan cenneti’ne dönüşür birdenbire. (…) İlkyazın habercileri erik ve kirazdan sonra gelen, erguvan değil mi? Kaldı ki, Boğaz’ın Anadolu yakası erguvanları, yaz güneşini daha uzun süre alması nedeniyle erken kızarıyor. Dedeoğlu göbeğinden yürüyüş adımıyla yavaş yavaş ilerleyince, sırtı yaran yol boyunca, iki yandan birden erguvanlar ülkesine girilmekte. (…) Erguvan, pembe ve kızıl! Alev rengini, yani sürüp giden sihirli yaşamın ateşini armağan ediyor insanoğluna. Bu arada, erguvan halılar şimdiden yerlere serilmiş belli belirsiz. Çiçekler, neredeyse bir iki günün sonunda yol kenarlarına, kaldırımlara döküldü dökülecek; esinti alıp onları nereye savuracaksa, bir alınyazısı gibi nereye çekecekse, orayı ve o anı beklemekteler.
Hilmi Yavuz şiirin künhüne vakıf bir şair olarak şiirin, dil içerisinde özellikli bir “Ses” yapabilme sanatı olduğunu; bunu yapacak sanatkârın da şiir bilgisi başta olmak üzere, “karmsal bilgi ve pratik beceriye” sahip olması gerektiğini vurgular. Şiir konuşulan dilin sözcükleriyle ortaya çıkarılan bir imgeler kompozisyonudur. Geçmişin “Söz” dağarından aldıklarını metinlerarası bağlamda yeniden üreten Hilmi Yavuz, erguvan imgesiyle kendi zaman anlayışını bu kompozisyon içinde somut bir hale getirmiştir.
[1]-Atakan Yavuz; “Şiir Gözün Vicdanıdır”, Dergâh Dergisi, Sayı:189, Mart 2014, s.7-8.
[2]-Yusuaf Has Hacib, Kutadgu Bilig, çeviren: Reşid Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 7. baskı, Ankara 1998, s.468.
[3]-Necati Beg Divanı, Hazırlayan; Ali Nihat Tarlan, Akçağ Yayınları, Ankara 1992, s.165.
[4]-Ahmet Haşim; Bütün Şiirleri, hazırlayanlar: İnci Enginün, Zeynep Kerman, Dergâh Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1994, s.221.
[5]-Yahya Kemal; Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 30. baskı, İstanbul 2008, s.82.
[6]-Gaston Bachelard; Mekânın Poetikası, çeviren: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 3.baskı, İstanbul 2013, s.34.
[7]-Ahmet Telli; Çocuksun Sen, Everest Yayınları, 21. baskı, İstanbul 2019, s.38.
[8]-Hilmi Yavuz, Okuma Notları, Bağlam Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1998, ss.168-171.
[9]-Hilmi Yavuz, Büyü’sün Yaz!-Toplu Şiirler (1969-2005), YKY, İstanbul 2006, s.203. Yazıda kullanılan diğer şiirler de kitabın bu baskısından alınmıştır. Yazıda sayfa numaları verilmiştir. Hilmi Yavuz, şiirde kendine göre bir imla anlayışı benimsemiştir. Alıntılanan şiirlerin imlasına sadık kalınmıştır.
[10]-Hilmi Yavuz; Şiir Henüz, “Erguvan imgeli Şair! Ne Güzel!”, mülakat: İrfan Yıldız, Est Non Yayınları 1. baskı, İstanbul 1999, s.79.
[11]-Hilmi Yavuz; Şiir Henüz, “Ben Yazların Adamıyım”, mülakat: Mustafa Erdem Özler, Est Non Yayınları 1. baskı, İstanbul 1999, s.71.
[12]-Hilmi Yavuz; İnsanlar Mekânlar Yolculuklar, Boyut Yayınları, 2. baskı İstanbul 2001, s.125.
[13]-Hüseyin Algül; “Emir Sultan Hazretleri ve Geleneksel Erguvan Bayramı”, Emir Sultan ve Erguvan; Editör: Enes B. Keskin, Uludağ Yayınları, 1. baskı, Bursa 2007, s. 99, https://isamveri.org/pdfdrg/D168957/2007/2007_GULH.pdf, (erişim tarihi:08/10/2023).
[14]-Hilmi Yavuz; “İstanbul ve erguvanlar”, https://www.tyb.org.tr/hilmi-yavuzdan-istanbul-ve-erguvanlar-6590h.htm, (erişim tarihi:24/09/2023).
[15]-Haluk Dursun; İstanbul’da Yaşama Sanatı, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s.106.
[16]-Ahmet Hamdi Tanpınar; Beş Şehir, Dergâh Yayınları, 17. baskı, İstanbul 2003, s. 108.
[17] -Orhan Okay; Bir Başka İstanbul, Kubbealtı Yayınları, İstanbul 2002, s.259.