Genelde âdemoğlunun özelde ise Türklerin mitolojik çağlardan beri sevdikleri, hayranlık duydukları, hayra yordukları, ümit besledikleri ve pek çok özellikleriyle kendilerine yakın buldukları için sembol olarak kabul ettikleri kuşlar Türk tarihinin hemen hemen her döneminde kültürün bir parçası olmuştur (Ceylan 2007: 15). Bu ilginin bir sonucu olarak, gerek resim ve minyatürlerde, gerek mimari yapılarda ve gerekse edebî sahada kuşlarla ilgili bir motifle karşılaşmaktayız. Divan edebiyatı, halk edebiyatı veya tekke edebiyatı gibi edebiyatın çeşitli dallarında da kuş motifi yahut mazmunun yansımalarını görmekteyiz. Bu bağlamda özellikle divanlardaki manzumelere serpiştirilen bazı mısralarda Türklerin kuşlar etrafında oluşturdukları hayalleri görmek mümkündür. Bununla beraber kuşlar ve buna bağlı inanış ve hikâyelerin konu edildiği müstakil eserler de azımsanmayacak sayıdadır. Örneğin; Gülşehrî tarafından kaleme alınan Mantıku’t-Tayr, Ali Şir Nevâyî tarafında yazılan Lisânü’t-Tayr, Derviş Şemseddin’in Deh Murg isimli eseri, Za’îfî’nin Gülşen-i Sîmurg’u ve Mehmed Ârif’in Ravzatü’t-Tevhîd ile Bülbülnâme/Bülbüliyye isimli eserleri birtakım kuşlar ve kuşlar etrafında vuku bulan kimi hayali/mitolojik olaylara odaklanan eserlerin en bilinenleridir (Ceylan 2007: 31). Manzum ve mensur olmak üzere değişik şekillerde ve geniş bir yelpazede kendine yer bulan kuş motifinin, insanların özellikle gelecekle ilgili bazı kaygılarını gidermeye odaklanan falnâmelerde de kendine yer bulduğu görülmektedir. Bu türde manzum olarak kaleme alınan eserlerin en bilineni ve mevcut bilgilere göre en eski tarihlisi Za’îfî’nin geniş külliyatı dâhilinde kendi hayat hikâyesini anlattığı Sergüzeşt-i Za’îfî içerisinde kendine yer edinen Fâl-ı Murgân isimli manzum falnâmedir (Kurnaz 1997: 184).
Uçsuz bucaksız varlığıyla insanoğlunun her dem dikkatini celbeden gökyüzü, bu sınırsızlığı ile âdemoğlu için hem özgürlük ve sonsuzluk sembolü olmuş hem de ilahi sırlara ve ebediyete açılan bir kapı olarak görülmüştür. Bu nedenledir ki insan yakarışlarını ellerini göğe doğru açarak dile getirmiştir. Yağız yer ile mavi gök arasında konumlanan insanoğlu, gökyüzüne yüklediği ilahi anlamlar sebebiyle gökten gelen yahut gökte var olan hemen her şeye çeşitli anlamlar yüklemiş; bir kısım varlık ve olaylara müspet bakmış ve hayra yormuş iken birtakım havadisi yahut varlığı da olumsuz görerek uğursuzluğa neden göstermiştir. Yağmurun rahmet, yıldız kaymasının ölüm getirdiğine yönelik tasavvurlar bu kabilden örneklerdendir. Gerçi Müslümanlar için ölümün her türlüsü gökten gelen bir karar olarak nitelenmiştir. Ölümün karşı konulamaz mevcudiyeti insanları çoğu kez kedere boğmuş ve hüzne gark etmiştir. Nitekim bir kişinin ölümüne şahit olan ve ölüyü tanıyan yakınları bu hüzünlerini bazen gözyaşlarıyla yaşarken şiir yazmaya muktedir olan kimileri ise hüzünlerini nazmen dile getirmişlerdir. Halk şiirinde ağıt, divan şiirinde ise mersiye isimleriyle karşımıza çıkan bu manzumelerde şairler, kaybedilen kişiyi iyilik ve güzelliklerle anarak hissettikleri hüznü samimi duygularla ifade ederler. Kişi, yalnızca insanın ölümünden mi hüzün duyar? Ve şair yalnızca insanın ölümü için mi mersiye yahut ağıt söyleyebilir? Bu sorulardan ilkine cevap vermek belki bizler için kolaydır. Nitekim kalp taşıyan her insan şahit olduğu, yakınlık duyduğu her canlının ölümüne az ya da çok hislenir. Hatta tabiatın sonbaharda yaprak dökerek âdeta ölümüne dahi hüzünlenen ince ruhlu insanlar da yok değildir. Zira bu durum da kişiye ölümü ve faniliği hatırlatır. Yukarıda verilen ikinci soru için ise edebiyat tarihine göz atmak gerekiyor. Nitekim Arap ve Türk edebiyatında hayvanların vefatı nedeniyle kaleme alınmış çok sayıda manzumeyle karşılaşmaktayız. Hayvanlar için söylenen mersiyeler arasında Ebû Nüvâs’ın ormanda avlanırken yılan tarafından sokulup öldürülen av köpeği için yazdığı mersiye, İbnü’l-Allâf’ın, komşuları tarafından öldürülen kedisi için yazdığı mersiye bu türün Arap edebiyatındaki ilk örneklerindendir. Ebü’l-Ferec el-İsfahânî’nin horozuna mersiyesi, Abbâsî Veziri İbnü’z-Zeyyât’ın Mu‘tasım-Billâh tarafından elinden alınan atı için kaleme aldığı mersiye, Ebû Îsâ İbnü’l-Müneccim’in atı için dostları tarafından nazmedilen on bir mersiye de bu türün Arap edebiyatındaki meşhur şiirlerindendir (Toprak 2004: 216). Bu türden manzumelerle Türk edebiyatında da karşılaşmaktayız. Türk edebiyatında hayvan mersiyeleri türündeki ilk manzumelerin XVI. yüzyılda kaleme alındığı görülür. Necâtî Bey (öl. 1509)’in ölen katırı için mizahi ve mübalağalı bir üslupla ve mesnevi nazım şeklinde yazdığı 25 beyitlik Mersiye-i Ester isimli manzumesi Türk edebiyatının bilinen en eski hayvan mersiyesidir. Gelibolulu Âlî (öl. 1600) de “Kuçu” adlı köpeği için terkib-bend nazım şekliyle 5 bentten oluşan bir mersiye yazmıştır. Türk edebiyatındaki hayvan mersiyelerinden en meşhur olanı ise Me’âlî (öl.1536-37)’nin Mersiye-i Gürbe ismiyle meşhur olan manzumesidir. Sözü edilen manzumeye XVI. yüzyıl şairlerinden Şihâbî tarafından nazire olarak yazılan Mersiye-i Pisi de kedi mersiyeleri arasında sayılmalıdır. Nâmık Kemâl (öl.1888)’in Sadrazam Mahmûd Nedîm Paşa’yı telmihen yazdığı Hırrenâme’si de bir kedi mersiyesidir. Me’âlî’ye nazire olarak yazılan söz konusu manzume 14 Ağustos 1872’de Diyojen’in 128. sayısında yayımlanmıştır. Kediler için kaleme alınan bu mersiyeler dışında kedilerin ölümü nedeniyle kaleme alınan tarih kıtaları da bulunmaktadır. Örneğin XVI. yüzyıl tezkirecilerinden Âşık Çelebi, Riyâzî’nin bir âlimin “Aslan” adlı kedisi vefat edince ölümüne tarih düşürdüğünü kaydeder. Ayrıca Sürûrî’nin (ö. 1814) kedisinin ölümüne tarih düşürdüğü bir kıtası da bulunmaktadır (Çelik Vural 2021: 2087-2091).
İnsanoğlunun evcilleştirerek evinde yahut yakınında beslediği ve ölümüyle de hüzne gark olduğu hayvanlardan bir diğeri de kuşlardır. Yukarıda değinildiği üzere olumlu veya olumsuz birçok inanışa kaynaklık eden gökyüzü sakinlerinden kuşların ölümü, onları besleyen hassas kalplere hüzün vermiştir. Beslediği kuşun ölümünün sahibine hüzün verdiğinin farkında olan İslam Peygamberi Hz. Muhammed, her hususta olduğu gibi bu konuda da bizlere örnek olacak bir tavır sergilemiş ve kuşunu kaybeden Ebû ‘Umeyr’in gönlünü almak ve hüznünü azaltmak için çeşitli söz ve davranışlarda bulunmuştur. Rivayet edildiği üzere Enes b. Mâlik (ö. 93/711)’in ailesiyle özel bir bağı olan Hz. Peygamber, Enes’in annesi Ümm Süleym ve üvey babası Ebû Talha el-Ensârî’nin Kuba’daki evlerini sık sık ziyaret eder, orada kendisine ikram edilen yemeği yer, kendisi için serilen döşek üzerinde öğle uykusuna yatar, kendisine serilen hasır üzerinde namaz kılar ve kıldırırdı. Bu arada çocukların içine karışır, onlarla, özellikle de Enes b. Mâlik’in küçük üvey kardeşi Ebû ‘Umeyr ile şakalaşırdı. Bir gün yine onların evine gittiğinde Ebû ‘Umeyr’in üzgün olduğunu gördü ve etrafındakilere nedenini sordu. Orada bulunanlar da “Ebû ‘Umeyr’in oynadığı bir kuş vardı; o öldü.” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, biraz da şakacı ve secili bir dille, “Ey Ebû ‘Umeyr, ne oldu nuğayr?” dedi. Hz. Peygamber sonraki ziyaretlerinde de Ebû Umeyr’i gördükçe “Ey Ebû Umeyr, ne oldu nuğayr?” diye kendisine latife ederdi (Koca 2019: 797). Kuşu ölen her kişi, Peygamber taziyesi alan Ebû ‘Umeyr kadar şanslı değil elbet. Nitekim kuşlarını kaybeden kimi şairler, hüzünlerini gizleyememiş ve hislerini nazmen aktarma yoluna gitmişlerdir. Mevcut bilgilerimize göre Türk edebiyatında kuş mersiyesi yazan iki şair bulunmaktadır. Bu isimlerden biri Enderunlu Râsih (ö. 1838)’tir. İspir ya da Esper adlı kanaryasının ölümü için kıta şeklinde bir mersiye yazan Râsih’ın şakımasıyla bülbülü bile kıskandıran kanaryası bir gün bir miskin kedi tarafından saldırıya uğrar. Bağrında binlerce yara açılan ve oluk oluk kanı akan kanarya cisim kafesini ruhsuz bırakarak ölür (Çelik Vural 2021: 2089). Kuş mersiyesi kaleme alan diğer bir isim ise XVII. yüzyıl şairlerinden Senâyî (öl. 1694-95)’dir. Senâyî’nin yaşadığı yüzyıl dikkate alındığında bu manzumenin Türk edebiyatındaki ilk kuş mersiyesi olduğu söylenebilir. Müseddes nazım şekliyle kaleme alınan yedi bendlik bu mersiyede Senâyî, kuşunun ani ölümünden duyduğu hüznü samimi ifadelerle nakleder. Uzun süre besleyip büyüttüğü kuş, ayağından asılarak ölmüş ve felek avcısı onu kapmıştır. Mübalağalı ifadelerle methedilen kuş şairi çok üzmüş olmalı ki Senâyî, kuşunun ölümünü gördüğünde avazının ayyuka dek çıktığını belirtir. Senâyî’nin söz konusu mersiyesi şu şekildedir (Yıldız & Doğan 2023: 191-193):
-I-
âh kim var idi bir bâz-ı hümâ-pervâzum
elde nâz ile tutulmaga yarar şehbâzum
ayagından asulup öldi çün ol ser-bâzum
çıkdı bu bend ile ‘ayyûka benüm âvâzum
kapdı sayyâd-ı felek bâzı elümden nâ-çâr
kırdı ‘ukkâb-ı ecel bâl u perin âhir-kâr
-II-
beslemişdüm anı bir hoş nice sâl u nice mâh
penc nevbet tolanup bulmadı bir naks u tebâh
akı berf olmış idi karası san dûd-ı siyâh
uçurup dest-i kazâ anı elümden nâgâh
başın aşaga salup dökdi felek bâl u perin
evc-i rıf’atde iken itdi kara hâk yirin
-III-
gözi mercân idi ya ‘aynı ‘akîk-i yemenî
aña mânend güher olmaya dürr-i ‘adenî
ejdehâ idi kızıl gözlü açıcak deheni
karası deñlü anuñ akça degüldi semeni
kim hesâb idebilür sagışa gelmez hüneri
döker idi agzınca vireler sîm ü zeri
-IV-
nakş-ı zîbâsı kamu nakışlara zîb ü fer idi
nakş-ı mânîden anuñ nakşı dil-ârâ-ter idi
hasmına varmaga bir sanki dil-âver er idi
pençesine gireni kuvvet ile yırtar idi
ayagın baglayıcak bend-i kazâ ile meger
kendüzin kurtarımaz göri didi eyne mefer
-V-
hak aña virmiş idi tayy-ı mekân içre kemâl
bir yaña kaçsa şikârına mecâl idi muhâl
per-i rûhu’l-kudüs idi aña sankim per ü bâl
ki açup istedügi yire irerdi fi’l-hâl
irdi âhir eceli murg-ı kazâ açdı cenâh
ne kadar yügrük idi bulımadı çâre necâh
-VI-
besler idüm anı biñ nâz ile bir hûb gibi
göñül eglencesi bir dilber-i mergûb gibi
gam-güsâr-ı dil idi ‘âşıka mahbûb gibi
sever idi dil anı yûsuf-ı ya’kûb gibi
kişi kim nesne sevüp bil katı kıymetlü bilür
ol anı ‘âkıbetü’l-emr hemân yâve kılur
-VII-
ey senâyî yime gam n’eyleyelüm oldı olan
çü bilürsin ki ölür işbu cihân içre togan
şükr ü sabr eyle sakın açma şikâyetle zebân
k’oldı takdîr-i hudâ hayr u şer ü sûd u ziyân
emr idüp kudret ile hayy ü hudâ ‘izz ü cel
yazdı her nesne içün kilk-i ezel ‘ömr ü ecel
Ölümün soğuk ve acı yüzüyle karşılaşan insanın, kendi gibi beşer olan bir canlının ölümüne üzülmesi olağan olsa da hayat sahibi olan her canlının ölümüne içlenmek hassas kalp sahiplerine özgüdür. Bu hassas kalp eğer bir şaire aitse de yukarıda kısaca değinilen hüzünlü manzumeler ortaya çıkmaktadır. Yazımızı çocuk kalbi ve samimiyetiyle kaleme alınan aşağıdaki mısralarla son verirken dua mahiyetindeki bu mısraların Siyonist zihniyetlerce soykırıma uğrayan binlerce çocuğa umut olmasını temenni ediyoruz:
“…
Dedem anlattı
Dünyada
Çocuklar kadar umut var,
Umutlar kadar çocuk.
N’olur ölmeyin kuşlar.” (Şimşek 2022: 53)
Kaynaklar
Ceylan, Ö. (2007). Kuşlar Divanı. İstanbul: Kapı Yayınları, s.15.
Çelik Vural, B. (2021). “Kaybolmuş Bir Divriği Kedisine Ağıt: Şihâbî’nin Pisi Mersiyesi”. Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 5(4): 2084-2103, s.2087-2091.
Koca S. (2019). “Bir Hadis, Altmış Hüküm (Vecih): İbnü’l-Kâs ve Fevâ’idü Hadîsi Ebî ‘Umeyr Adlı Hadis Cüzü”. Cumhuriyet İlahiyat Dergisi. 23/2 (Aralık 2019): 787-811, s.797.
Kurnaz, C. (1997). “Zaîfî’nin Fâl-ı Murgân’ı”, Divan Edebiyatı Yazıları. Ankara: Akçağ Yayınları, s.184.
Şimşek, S. (2022). Kuş Ekmeği. Ankara: MEB Yayınları.
Toprak, M. F. (2004). “Mersiye”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. İstanbul: TDV Yayınları, s.216.
Yıldız, E. & Doğan, H. (2023). Senâyî Dîvânı. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları. https://ekitap.atauni.edu.tr/index.php/asina-guzellerden-senayi-divani/ [erişim tarihi: 06.11.2023]