“ben kudüs’ü bir kol saati gibi taşıyorum…”
[ nuri pakdil ]
hiç unutulmamış acı bir ölüm gibi taşıyorum seni koynumda
ve bekleyip duruyorum tarihin uçurumunda gölgeni
hiç dönmemiş ve dönmeyecek bir sevgili gibi.
kendimi senin o kırık,
paramparça aynanda unutuyorum;
yorgunsun; mahzun ve garip bir serçe gibi
kanatlarından vurulmuşsun.
ama geri durmuyorsun uçmaktan,
çünkü gökyüzü, senin uçurtman!
her çocuk seninle büyür
her ana seni emzirir kucağında
soframızda eksilmeyen zeytinimiz
sıcak yaz günlerinde içimizi serinleten
karpuz dilimimizsin.
uçsuz bucaksız bir yapbozun en önemli
fakat uzun zamandır aranan
kayıp bir parçasısın.
sapanımızın haykırdığı her şarkı senin
gediğine konulan her taş senindir
seninle daha bir mavi akdeniz’in kıyıları
daha bir başka güzel toprağın rengi
senin ayak izlerinle.
şimdi bir varoluş kavgasıdır yumrukların;
havaya kaldırdıkça,
sessiz kalanlar için
bin utanç duvarı olan!
sen şimdi
bizim dillere destan acizliğimizin
kara parçasısın.
kısık seslerimizin
bir isyana dönüşen ıssız
ama mağrur çığlığı
ve meydanlarca dolu kalabalığımızın
yapayalnız savaşçısısın!
yeryüzü firavunları musa’dan habersiz
kızıldeniz gene sabırsızlanıyor ikiye bölünmek için
sina çölleri yeni bir sürgünün habercisi
ve Râb sesleniyor insanoğluna
tûr dağları’ndan!
her sapan bir gül bırakıyor şehitlerin mezarına
her tekbîr şahidi oluyor bu aziz direnişin
gelecek, geçmişin intikamıyla tutuşuyor
geçmiş, muştularla karşılıyor geleceği
an içinde nice anlar var oluyor
zamanı kıyama kaldırmak için
bozuk saatlerin bile her iki doğrusu
senin kalbinde atıyor
akrep yelkovanın elinden tutmuş
gazze’yi selamlıyor!
sen şimdi dön o güzel yüzünü hanzala
belki utanır o mahzun bakışından yeryüzü
belki sıkılır da kalkar sıcak yatağından ademoğlu
yâr yüzünden daha tatlı gelir belki
hâbîbullah’ın o mübarek yüzü!
ey sen ki şimdi dilimize vurulan o prangasın
ey sen ki şimdi kalbimizde hiç bitmeyen o yassın
ey ki sen şimdi gözümüzün önünden hiç gitmeyen o hatırasın
ve şimdi sen ki hem dünümüz hem bugünümüz
hem de yarınımızsın ey!