9. Beydegû
Canhışan bacı, Beydegû’nun beline erişen kızıla çalan saçlarını usul usul okşamış sanki bir asır. Ellerinde kahve fincanları üç analık da, “bu işin altından ne çıkacak” bakışyla süzmüşler o ikisini oturdukları yerden huzursuzca. Beydegû kim olduğunu bilmediği yumuşacık ellerin sahibine sokulmuş yavaşça bir anne bulmuş hissiyle. Geçmişten koşa koşa gelen bir anı hemen önüne geçip diz çökmüş de o an başlamış dibinde ileri geri salınmaya, salınırken de bir garip sesle konuşmaya:
“O mutfak masasının altına girdiğin gün var ya hani, oklava elinde bu üç koca kadın kovalamaca oynuyor sanmıştın da, tebessümün kahkahalarına karışmıştı birden, bir merdane kapıp mutfaktan sen de peşlerisıra koşmaya başlamıştın onların, sonra durup sana bakmışlardı hayretle, “oyun mu oynuyoz lan burda!” dedikleri an korkunç bir tokat patlamıştı yüzünde işte, “kız aha şu oklavayı sırtında parçalamazsam”la devam eden tehditlerin ardı ardına dizilmesiyle o cıvıl cıvıl kahkahaların korkunç bir feryada brakmıştı yerini, o gün işte hayatın acı bir oyun olduğunu öğrenmiştin sen. Daha altı yaşında ya vardın, ya yoktun! İşte o zaman gerçekten annesiz kalmıştın!” Geçmişten koşa koşa gelen o anıyı hem dinlerken, hem izlerken böyle, Canhışan bacı’nın kulağına fısıldadığı cümleyle sıyrılıvermiş beter anılarından Beydegû: “Adını anlat bana.”
Beydegû kelimeleri saklandıkları yerden çıkarabilmek için demir çubuklar, kalın halatlar, uzun saplı maşalar kullanmış, sonra yanındaki kadına bir tuhaf ve pek uzun bir bakış fırlatmış. Yüzünü gezmiş bakışlarıyla çizgi çizgi. Kimi ovaların rengi yeşile çalıyormuş, kimi dağlar gökyüzüne ulaşmada yarışıyormuş, kimi nehirler de yazın sıcağından kaçarak toprak altına çekilmede hünerliymiş. “Ben de kaçmak istiyorum” diye düşünmüş Beydegû, “kaçmak ve kaybolmak herhangi bir yerde bulamasın kimse diye, uğraşamasın benle diye, acıtamasın beni bir daha diye.” Gezindikçe o çizgilerde nazlı nazlı; uzun hırkalı papatyalar, ince tülle yüzünü örtmüş gelincikler, utangaç selviler, konuşkan çınarlar, alımlı meşeler, eteklerini savuran begonyalar, suda dans eden nilüferler ve daha neler neler görmüş Beydegû, lâkin dememiş bir şey. Üç analığına dönmüş o güzeller güzeli yüzünü işte tek söz etmeden.
Üçü de minderlerinden taşıyormuş dört tarafa. Kapı ardında fıs fıs konuşan yardımcılar, kopacak kıyametin gürültüsüne hazırlık yapıyorlarmışmış neredeyse kaçıp saklanacakları köhne delikleri şimdiden akıllarında planlayarak. Bu evde sürekli kopan şiddetli fırtına bugün niye kopmasınmışmış onlara göre. Ne olabilirmiş ki bu günü özel ve başka yapacak olan. Üç analık ne misafir dinlermiş tepeleri attı mı, ne de utanırlarmış geleni geldiği gibi geri kovalamaktan. O yüzden işte pek bi temkinli beklemişler.
O an Ezendib analık sanki canına kastı olanlarla başbaşa kalmışcasına bir feryâd ile; “az kaldı, kahveyi içtik; sıra fincanlarda” demiş manalı manalı kapıdan tarafa. Tam bu laf üstüne gıcırdayan kapının ardından titrek adımlarla kısa boylu, boncuk gözlü bir başka kızcağız elinde gümüş tepsiyle görünmüş. Yüzlerdeki öfkeye bulaşmamak için belki, başını kaldırıp buluşmamış odadaki hiçbir gözle. Fincanları aceleyle elindeki gümüş tepsiye yerleştirdiği gibi çıkıp gitmiş odadan. Kaçmış ya da. Bir gölge gibi sıyrılmış analıkların hiddet mesafesinden uzaklara, çok çok uzaklara. Ah mümkün olsa da bu esaretten kaçıverseymiş ne güzel olurmuşmuş, lâkin gidecek tek bir kapısı bile yokmuş bu zavallının. O da çaresiz katlanıyormuş bu üç kadının zulmüne diğer kızlar gibi.
Canhışan bacı araya giren uzunca boşluktan dolayı yinelemiş isteğini. “Adını anlat bana” demiş yine yumuşacık, okşayan bir ses tonuyla. “Adını anlat bana; nedir, nereden gelir, kimin gönlünden taşıp sana isim olarak düşmüştür, öyküsünü ver bana isminin.” Hop diye zıplayıvermiş ayağa Beydegû. Bir heyecan ile yapışmış eline bacı’nın. Çeke çeke ta odasına sürüklemiş ardı sıra bu saray görmüş yumuşak sesli kadını. Amma velâkin bir tek kelime çıkmamış ağzından daha, ufacık bir ses dahi kaçmamış al dudaklarının kenarından dışarı. Bakışlarıysa kesinlikle buluşmamış kaçar gibi terk ettikleri odada bıraktıkları üç analığın hınç dolu gözleriyle. Hiç de umursamamışlar aslında onları.
Odasına vardıklarında da kapıyı arkalarından kilide vurmamış mı bir de Beydegû kız! Olacak iş miymiş şimdi bu! Bu evde gözden uzak, özellikle de analıkların gözlerinden uzak durulur muymuş hiç! Hem de müsaade neyin istemeden! Üstüne bir de oda kapısı kilitlemek de neyin nesiymiş. Ne duyulmuş, ne görülmüş şeymiş doğrusu. Analıklar günün yirmi dört saati istedikleri vakit istedikleri odaya gönüllerince girebilmezlerse ortalığı ayağa kaldırırlarmış çünkü. O kapıyı o dakka yere devirirlermiş kesin. Bundan sebep işte, analıkların ağızları iki karış açık kalmışmış. Hiddetten neredeyse kulaklarından dumanlar tütmeye başlamışmış. Az kaldı gözlerinden fışkıran alevlerden asırlara meydan okumuş bu güzeller güzeli evin ahşap zemini ha tutuştu ha tutuşacakmışmış.
Lâkin olan olmuş artık, Beydegû, bacı’yı odasına hooooop diye kapatıvermiş. Oturtmuş pencere önündeki, örtüsü işlemeli çiçekli sedire. Beraberce bembeyaz tülün gerisinden bakmışlar bir süre taş avluya, taş avulunun duvarından aşıp ıssız sokağa. İşte o vakit, peşinden kovalayan binlerce atlıdan kurtulmaya çalışır gibi bir başlamış Beydegû anlatmaya, susturabilene aşk olsun. Dersiniz ki, bu kız deniz deryada su damlası sayısınca öykü biriktirmiş içinde. Öykü içinden öyküler, masal içinden masallar, hayat içinden hayatlar çıkmış orta yere kendiliğinden, hiç zorlamadan, ardına düşmeden, aranıp yoklanmadan, duraksamadan, tökezlemeden ve dahi hiç tereddüde düşmeden.
“Ben dedim ki onlara, saçınızı tarayın, sonra o tarakları atın avludaki kuyuya, kuyu yutsun… yapmadılar. Ben yaptım ama… elime ne geçtiyse kuyuya attım. Yaşadıklarımı ve henüz yaşamadıklarımı, gözyaşımı ve gözyaşlarımı sildiğim yaşmaklarımı, özlediğimi ve özlemeyi nihayetinde unuttuklarımı, en sevdiğim yeşil kırlenti ve babamın ardında kalan tek eşyası bana yadigâr takkeyi, pabuçlarımı ve gül suyunu, saksıda açan her çiçeğimi ve fistanlarımın düğmelerini… ne bulduysam attım içine. Sakladım orada hepsini. Kimse elleşmesin diye, elleşemesin diye. Kimse uzanıp en sevdiklerime dokunmasın diye, dokunamasın diye. Saçlarımı kestim attım içine. Altın küpelerimi, hayallerimi, sevdiklerimi, nefretimi, korkularımı, bir de kaybettiklerimi… her şeyi kuyuya gizledim sır gibi, sırladım şeylerimi azar azar.”
Canhışan bacı arada söze nokta koymaya çalışıp, “adını anlat bana” deyiveriyormuş. Lâkin Beydegû’nun buna pek aldırdığı yokmuşmuş. Binmişmiş bir beyaz kısrağın üzerine de dörtnala koşuyormuşmuş sözlerin üzerinde rüzgârı almış da sırtına. Bir saat geçmiş… üç saat geçmiş… beş saat geçmiş… Durmaksızın yazmış havaya sözleri Beydegû, nakşetmiş belki, işlemiş belki.
“Çamaşır yıkarken ellerim kanadı birden. Koştum, “bakın” dedim. “Bu benim kanım.” Kimse umursamadı. Ben de mor bir yazma bağladım elime. Aylarca çıkarmadım. Bana, “eli mor yazmalı kız” diye isim yakıştırdılar. Ardımdan bağır bağır mahalle kalktı ayağa. “Eli mor yazmalı kız geçiyor bakın. Eli mor… eli mor… eli mor…”
Canhışan bacı dinlemiş… dinlemiş… dinlemiş… Anlamışmış çünkü bu suyun önüne bend çekilemez, duvar dikilemez, set örülemez. Varsın akıtsın içinde biriken zehiri diye sabırla, metanetle, bazen de uyuklayarak. Bir büyük anlayışıyla beklemişmiş nasılsa biter diye. Her şeyin mutlak surette bir sonu olmalıymış çünkü, O hariç. Bir tek O! Demek ki sabır işin anahtarıymış.
Sonunda durulmuş Beydegû azar azar. Bir nehrin çekilmesi gibi çekilmiş toprağın altına, gözlerine ağırlık çökmüş, yorulmuş dili hızla dönmekten o minicik ağzında. Tüm hırçınlığı, tüm titrekliği, tüm yabansılığı, tüm yabaniliği, tüm hoyratlığı bütün dökülmelerinin ardından terkedip gitmiş bedenini. Koymuş o güzel başını Canhışan bacı’nın dizine ve dalmış uzun bir uykuya. Kızıla çalan saçlarındaki tül akıp omuzlarına düşmüş. En güzel seyrine koyulmuş Canhışan bacı, dizinde uyuyakalan, Sultan’ı bile merakta bırakan bu endamın sadeliğine.
“Bir insanı bu kadar güzel yapan nedir” sorusuyla çalkalanmış düşünceleri, dalgalanmış ırak kıyılara doğru. “İçindeki fırtınanın ebedîliği mi? Yosun yeşili gözlerinin gerisindeki giz mi? Ruhunun ağırlığı mı? Kalem kaşların, ok kirpiklerin, kiraz dudakların faniliği mi? Yoksa O’nun sanatının eşsiz örneklerinden biri oluşu mu? Nedir bir insanı böyle güzel yapan? Sevda üzerine dünyaya düşüşü mü? Ya da bilmeyişi mi o güzelliği taşıdığını henüz. Güzel olmak nasıl bir duygudur acep? Bir güzel nasıl taşır üzerinde o duyguyu, nasıl hisseder içinde, nasıl sunar bir de o güzelliği en sevdiğine? Sevdiği mi?”
Bir an durakalmış Canhışan bacı bu son sorunun yanında. “Bu kadar güzel bir hülyanın olmaz mı ki bir sevdiği, gönlünü kaptırdığı bir sevdası?” diye düşünmeden edememiş. Almış içini bir telaş; ya var ise, ya kapılmış ise yürek bir avareye, vefasıza ya da gerçek bir mecnûna? İçinde dalgalar yön bilmeden savrulmaya başlamış, olur mu olur! Gönülmüş bu; hem taşar, hem aşar, hem yanar, hem yakar, hem akar da dağ desen önünü kesemezmiş.
Canhışan bacı bütün zamanını Beydegû’nun yanında geçirir olmuş o vakitten sonra. Zaman zengin bir sofra gibi açılıp saçılmış önlerinde. Artık hayâllerinin genişliğinden dem vuran Beydegû, ne istediğinin cümlelerini kurar olmuş. Uzaklarda süslü bir yaşam belki, yakutlarla parıldayan bir köşk belki, ille de şatafatlı günler belki; alımlı, pırıltılı, gösterişli, gülümseyen öyküler belki. Hepsi de topu topu belki işte, kesinliği olmayan, bulanık, puslu, belirsiz düşlermiş.
O sıra nedendir bilinmez Beydegû’nun aklına Şuheygin düşüvermiş. Âlemin dilinden hiç düşemeyen, âlemin diline sakız olan, âlemin manilerine dizilen, âlemin adını dokuza çıkardığı Şuheygin… Koşup perdeyi açıvermiş Beydegû. Karşı evin, ikinci katının odalarna göz gezdirmiş kısa bir süre. “O nerede” diye soruvermiş kimden bahsettiğini söylemeden, “nasıl oldu da unuttum onu” hayretini de yüzüne kondurmuş. “O nerede?” Çılgına dönmüş gibi sağa sola bakınıyor, eteklerini iki eliyle sağdan soldan çekiştiriyor, bir yere sıkışmış da nasıl çıkacağını bilmez gibi duvardan duvara yürüyormuş. Tek bir soru belli ki cevap bulana kadar dilinde dönüp duracakmış onun: “O nerede?”, “O nerede?”
10. Şuheygin
Yeni sıfatıyla Pir Deli Hayro’nun, kahve köşelerini yıllardır kendi hâlinde sayadururken, ne diye meydan yere ansızın çıkıp da hiçkimsenin henüz anlayamadığı saçma sapan cümleleri ard arda sıraladığını bilen çıkmamış elbet. Zamanında, bir gece yarısı üç harfliler yolunu kesivereyim deyince acîp bir korku yaşamış da dilini yutmuşmuş. Sinsi bir hastalığın eline düşüp de bir rivâyete göre geç yaşta edindiği konuşma yeteneğini bunun üzerine hop diye yitirmişmiş. Nasıl olduysa işte, bir kötü niyetliyle iş birliği yaptığından kader başına böyle amansız “sus” derdi dolamışmış. Kaf Dağı’nın ardından çıkıp gelen Simurg’a verdiği sözü üç dolunay tamamlanmadan yerine getirmediğinden bu ceza kendisine layık görülmüşmüş. Bu uydurma hikâyeler ve daha fazlası ortalık yerde alenen anlatılır olmuşsa da, hiç kimse işin aslını astarını ve en mühimi onca susluktan sonra bu delinin ne diye dilinin bağının durup dururken tam da şimdi çözüldüğünü öğrenememiş. Nola’da bir tek “gerçek” barınamazmış ki zaten. Hepsi bir söylenti olarak dilden dile, haneden haneye, oradan buraya, buradan da ta ötelere, zaman ve mekân tanımadan gezinir dururmuş. İşsiz güçsüzü oyalamak için söylenti lazımmış çünkü.
Bir mübârek Kadir Gecesi, şifâlı bitkilerin dile gelip şifâlarının sırrını açtıklarına inanılan Nicesin Hatun’un son tahminine göre, bu Deli Hayro denen adamın güyâ günlerden bir gün “susma konuş otu”nun ufak bir cezve içinde bir taşım kaynatılıp ocaktan alınıverilmesinden sonra; altı tam dakika bekletilip, bir tutam tarçın, bir kaşık hakîki kara bal ve sekiz adet kurutulmuş narçiçeği yapraklarının ilâve edilmesinden elde edilen içeceğin tadına bakmışmış kazaen. Bunu duyanlar başlarına taş düşmüş gibi yıllardır tek kelimeyi sese dönüştüremeyen delinin şimdi durduk yere avaz avaz bağırmaya başlamasının illetini bi koşu gidip kahveciye sormak istemişler, “bu adama ne içirdin de dile geldi” diye.
Mahalledeki her bir kişinin pek bi merakı kabarmışmış. Çünkü o güne değin bu gariban zatın meskeni kahveden başka bir yer değilmişmiş. Gecesi gündüzü ve işi gücü bu kahveden müteşekkil imiş yani. Haklı olarak her ne olduysa ol mekânda oldu diye düşünmekten kimsecikler kendisini alamamışmış. Kutsal topraklara kadar deve sırtında bilmem kaç ay yolculuk edip zemzem suyundan lıkır lıkır içmiş koskoca imam efendi bile çözemediyse bu işi, eyvahlar olsun ki kimseciklerden medet ummanın manası yokmuşmuş mırıltısı da yükselmiş bazı kafalardan elbet.
Bütün akıllardan binbir düşüncenin yarışa kalktığı bu sabah vaktinde, Şuheygin babasını uzun uzun seyretmiş birkaç adım ileriden. Vaktinde, o kırk yere kırkbin laf yetiştirmede mahir kızın aklından kim bilir ne cin fikirler geçmedeymişmiş o an. Birden ne olduysa artık, bir hamlede babasına doğru atılvermiş. Bir o bacağına, bir bu bacağına sarılıp “etme baba, yapma baba, gel gidelim evimize” diye basmış feryadı. Pir Deli Hayro hiç oralı olmamış da iki eliyle kavradığı gibi kızını öteye kaldırıp bir çırpıda fırlatıvermiş. Deli adam kahve köşelerinde oturmaktan beden üstüne beden büyütmüş sonuçta. Olmuş bir yağ topu. Ona bir de deliliğin gücü kuvveti eklenince şimdi yanına yanaşanı parçalarmışmış alimallah:
“Papatya diktim toprağa. Toprak yuttu. Kazma kürek kapıp geldim “ver papatyamı” dedim. Vermedi. Başladım kazmaya. Toprak yakama yapıştı. “Bırak beni deşmeyi, çekerim seni de içeri” dedi. Dinlemedim. Oradan geçen bir kaz bana güldü. “Anlatacağım seni, bütün dünyaya anlatacağım ki bilsin herkes ne denli kaçık olduğunu” dedi…”
Zavallı Şuheygin babasının söylediği şeylerden bi şeycik anlamamış. Bakmış yüzüne alık alık. Bakmış… bakmış… bakmış… Lâkin Pir Deli Hayro bir an durup kızının yüzünde konaklamamış. “Baba” demiş Şuheygin, “kızım” dememiş Pir Deli Hayro. Mahalleli de bu uzun ve kuru gürültüden sıkılmaya başlayınca oflayıp puflamalar artmış, uzun uzun söylenmeler almış başını gitmiş ve her bir mahalle sakini sağa sola başıvurmaktan geri durmamış. Hatta karısı olacak Geyruman ana’ya yollanmış bazıları “gel de bitir şu tantanayı, kafamız oldu kazan” demişmiş o bazıları.
Bakmışlar adamın sustuğu yok, kadının da işe el attığı yok; bir adım öne çıkıp “kovalayın şu deliyi yolunu başka yerde bulsun” diyenler seslerine öfkenin en beterini bulaştırmışlar. Ve hemen ardından “Allah büyük, o dilerse olur” düşüncesiyle duaya durmuşlar bir halka oluşturup. Okuyup okuyup Pir Deli Hayro’dan tarafa nefeslerini üfürmüşler. Birden Şuheygin kapkara gözlerini en kara biçimine sokup dikmiş bakışlarını bu ne ettiğini bilmeyen meczûp addedilebilecek gürûha. Birinden diğerine, diğerinden ötekine, ötekinden berikine… gezdirmiş bakışlarını hızla. Öyle bir şimşek çakmış ki gözlerinde herkes o an dilini yutuvermiş de korkuyla çekilivermiş geriye.
Şuheygin meydana bakan ne kadar kapı varsa yumruklamış. Yetmemiş de tekmeler savurmuş. Yetmemiş yerinden oynatabildiği bütün taşları küçük büyük demeden fırlatmış. Yetmemiş en yırtıcı, en yakıcı, en kavurucu, en ağır, bi de en yaralayıcı kelimeleri bulup savurmuş aşağı yukarı, sağa sola, öne arkaya… Bir fısıltı kulaktan kulağa gezmeye çıkmış hiç vakit kaybetmeden: “Deli Hayro”nun kızı deli Şuheygin zaten deliydi, hepten fıttırdı. “Yetişin komşular bu deliler içinde kalıp dellenecez yoksam!” ağıdına durmuş sokak kadınları saç baş yolarak, diz döverek bir olsun dönüp hallerine bakmadan. “Bulaşıcı mıdır bu delilik, aynı sokakta oturmaktan bize de sirâyet eder mi ki! Zamanında o evde içtiğimiz çayın etkisi sonradan çıkar mı ki” gibi ipe sapa gelmez çarpık fikirlerle doldurmuşlar bütün havayı. Uçan kuşlar bu çarpık fikirleri ucundan yakalayıp yuvalarına götürmüşler. Kimini evlerin taş bacalarından içeriye bırakmışlar. Bu yüzden işte, zaten insan denen mahlûkun dünya zemine bırakılmasından bu yana yamuk yumuk olan her yere sirayet etmişmiş çarpıklık.
Bunca hır gür arasında, Şuheygin’in öfkesi hem gözlerinden, hem de dilinden dökülmüş, bir bir yerlere kırk bin parça olup saçılmış, bu parçaların bir kısmını da sağı solu gagalarıyla tırtıklayan kuşlar kaçırmamış gözden elbet, kapıp tek tek başka diyarlara götürmüşler ta Çin’e, Maçin’e, hatta Fizan ile Habeş’e; kimi buhar olup uçmuş, kimi samanlıkta seyrana dalmış, kiminin de üstüne basılıp geçilmişmiş. Lâkin bunca tantananın arasında hiç kimsenin asıl fark etme lütfunda bulunmadığı şey Şuheygin’in yanaklarından tek damla yaş süzülmemesi imiş. Göz pınarları mı kurumuş, yoksa hepi topu bir oyun muymuş onun için her şey akıl erdiren bulunmamış. Şüheygin yine alaya almaya başlamış milleti çok eskiden olduğu gibi. Bir tek delilerin üzerine gitmiyormuş kimse ondan. Bir tek delileri rahat bırakıyormuş asıl deliler ondan. “Delidir, ne yapsa yeridir” babından uğraşmıyormuş saçıyla başıyla, penceresinin perdesinin açık veya kapalı oluşuyla, yediğiyle içtiğiyle, giydiğiyle giymediğiyle. En kolayı deli olmakmışmış. Bir deliyle karşılaşan yedi mahalle öteye kaçacağından bu kızın üzerine kilit üstüne kilit vurmaya da ne hacetmiş zaten. Salın gitsin olurmuşmuş hep.
İşin aslını bir bilen varsa, o da sadece her şeyin sahibi olan kâdir-i mutlak aziz Allah, bir de Şuheygin’in kendisiymiş elbet. Kişi en iyi kendi bilirmiş kendini, amma nefs denen illet karışınca işin içine, kulun gücü çok zaman nefsin zayıflığını kullanmada pek maharetli olan şeytanları alt etmeye yetmezmiş. O vakit insan da olurmuş en halisinden bir şeytan. Velhasıl-ı kelâm görünürde bir delilik varsa da aslı astarı nedir çözebilmek şöyle dursun bir kenarda, herkes neden üstüne neden uydurmaktan bir gıdım öteye geçememiş.
Aslında Şuheygin’in içinde hiç kimsenin göremediği, bilemediği, anlayamadığı derin bir acı aheste aheste gezinmede, Şuheygin’e ara ara varlığını da hissettirmede imiş. “Ben buradayım ve dallanıp budaklanmadayım; genişliyor, büyüyor, gelişiyor ve yayılıyorum iç mekânlarında” diye diye o organ senin, bu organ benim dolanıyormuşmuş. Zavallı Şuheygin bile henüz bu sesin sahibini tanımıyormuş ya da hangi sebepten ötürü bu sesin ona seslendiğini anlamlandıramıyormuş. Sesi mi biraz kısıkmış ne. Ya da Şuheygin’in dünyasında kopan gürültülü fırtınalaradan fırsat bulup öne çıkamayacak kadar ürkek miymiş, yoksa henüz zamanı değildir diye beklemede miymiş… Şuheygin de çok kurcalamamış meseleyi, salmış kendi haline sesi de gelmişini de geçmişini de.
Hâsılı deli kız, “içimde bir yer acıyor” derken aslında bu sesin gezinirken içine verdiği zarardan, açtığı yaralardan bahsetmeye çalışmakta imiş. Lâkin kimseler oralı olmamış. Bir delinin dinlendiği nerede görülmüş ki zaten. “Senin ağrımayan yerin mi var kız, sıkıntıdandır o, az temizlik yap geçer. Dök her yere şu tuz ruhunu, al fırçayı eline, gör bak ağrı neyin kalıyor mu? Hem evde kalan kızkurusunun acısı olmasın da kimin olsun kuzum, sen bul birini de tak koluna, o gece kalmaz acı macı başka bir kızkurduna musallat olmaya gider. Kim bilir sen Sümbül Dede’yi de ziyaret edip bir hatırını sormamışsındır kaç zamandır, daha çoooooook acılar çekersin” gibi asıl noktaya uzaktan yakından varamayan okkalı okkasız cümleler zincirleme olarak kahkahalar, imalı bakışlar arasında zavallıcığın üzerine fırlatılırmış konu komşudan.
Bir ağlasa belki çözülecekmiş bu sırrın kırk düğümü ve sapır sapır dökülecekmiş acının kırıntıları bir bir. Bilmiyormuş ki nasıl ağlanır. Ağlamak ki her baba yiğidin harcı değilmişmiş. Ağlamak ki her yüreğin kaldırabileceği değilmişmiş. Ağlamak ki her dileyenin gerçekleştirebileceği değilmişmiş. Anasından, bir de boy boy erkek kardeşlerinden gizlice dağ mahallesindeki ak ve top sakallı dedeyi ziyarete gittiğinde öğrenmiş bunları Şuheygin. Öğrenmiş de ne olmuş sanki, ne değişmiş ki öğrenince gözünden akmayan yaş adına! Bir ot mot, ilaç milaç, iksir miksir, muska puska neyin soraymış bari de bu ziyaretin bir anlamı olaymış keşke. Ama dönüş yolunun yarı yerinde aklına geldiğinden bu şifa meselesi, göze alıp da o bayırları tırmanmayı bir daha gözü kesmemişmiş. “Kaderimde olan buymuş” diyerekten yoluna dümdüz devam etmiş.
Bu güçlü teslimiyetin kimden ona miras kaldığı da apayrı bir konuymuş aslında. Hani tam da zamanıymış sanki bu teslimiyetin. Zaten hep olur olmaz zamanlarda insanın yapmaması gerekenleri yapmasıymış ya tüm sorun. Ama neredeymiş bunu görecek göz, kavrayacak akıl! O dakka işte gözyaşı çiçeği gelmiş hatırına deli kızın. Eve varır varmaz, saksılardan birinde sereserpe yayılan çiçeğin bütün gözyaşlarını avucuna toplamış. Tutmuş bir bardak suyla hoooop diye ilaç gibi yutuvermiş. Sen misin bunu yapan, daha dakkasına başlamış kıvranmaya. Meğerse bu çiçeğin yaprakları zehirliymiş. Anası Geyruman ana, onun iki büklüm kıvrandığını görünce deli kızın bi haltlar çevirdiğini hemen anlamış da Allah’tan bir bardak suyun içine bir avuç sofra tuzunu boca edip bir güzel karıştırmış ve zorla içirmiş Şuheygin’e. Daha su midesine inmeden öğürmeye başlamasın mı deli kız! Bir koşu avluya fırlamış da içinde ne var ne yok dışarı boşaltmışmış. Böylece de kıyıdan dönmüş bir kera daha.
Bütün olup olacağı iki damla gözyaşının akıtılıvermesi imiş ya hu! Lâkin Şuheygin dellenmiş aklıyla bu dellenmişliğin ana dermanının çok kolay yapılası olduğunu bilemezmiş elbet. Feryadı, bir de figanı durula durula dinginleştiğinde Şuheygin duyulur duyulmaz bir sesle “bir tek şey diledim” demiş. “Bekledim her bir vakit. Gözlerim pencerelerde asılıkaldı. Yollara izimi bıraktım. Bağırdım sokak sokak. Her gelene, her geçene; bir de her gelmeyene, her geçmeyene duyurdum dileğimi. Olmadı lâkin. Oda oda çeyizim öylece durmada. Duysaydı gelirdi. Gelmedi. O gelmeyecek mâdem; fidan boylum, beyaz atlım, ben giderim buralardan.”
O sesi yine duymuş işte o an. Hep kavgalı olduğu o ses. Olur olmaz vakitte dikleniveren ve nereden çıkıp da geldiğini bilemediği o öfkesini ikiye üçe beşe katlayan ses: “Nereye a deli kız, var mı gidilesi yer! Her gittiğin yer başka mı olacak sanırsın? Yine yastığa koyacaksın başını, bir çatı arayacaksın seni altında gizleyebilecek geceleri. Yorulunca uyuyacak, acıkınca yiyecek, insan görünce konuşacaksın. Derdi çeken hep yanında a deli kız. Bir türlü dinginleşemeyen yürek sol yanında atmada, nereye gidilir ki böyle! Arınmak için, kaybolmak için sök dilinden yalanı, çıkar üzerindeki kirli elbiseyi, at yüzündeki maskeyi ve sen ol tastamam kim ne derse desin!”
O ara durup meydan yerde oturmuş da kendince bas bas bağırtıylan içini boşaltan babasına bakmış yine Şuheygin. “Deli Hayro’nun kızı deli Şuheygin” diye mırıldanmış kendi kendine. Aklı başına gelmişcesine doğrulmuş yerinde bir zıpkın gibi. Dimdik durmuş sokak ortasında, oklava yutmuş gibi. Perde arkasında açılıp kapanan gözlerin sahipleri kan gibi donakalmışlar onu böyle görünce. Şuheygin geniş etekliğini sokak taşlarına sürüye sürüye yürümeye başlamış gâyet sakin, hiç acele etmeden, gelin gibi salına salına, endamını göstere göstere. Tam gözden kaybolacakmış ki, Pir Deli Hayro olduğu yerden ok misali fırlamış kızının gittiği yöne. Koşmuş… koşmuş… koşmuş… Şuheygin tam gözden ırak mekânlara adım atacakken uzanıp sol omzuna elini değdirivermiş. “A kız gül aklın mı oynadı yerinden? O bacaklarını kırım kırım kırmadan, kafana içi dolu testileri ardı ardına geçirmeden, kıvrılan ince belini orta yerden ayırmadan yürü eve! Başıma aşüfte mi kesilecen sen!”
Duyan duyduklarına inanamamış kulaklarını yoklamış, gören gözlerinde maraz var telaşına düşmüş. Şuheygin ise ol yerde duruvermiş srtını daha bir dikleştirip omuzlarını gererek. Durmuş ve yukarıdan aşağıya doğru bir güzel süzmüş kısa boylu, tıknaz, yağları her yerinden fırlayan, kara tenli, kıvırcık saçlı, gözleri çekik, şalvarı yamalı, elleri titrek, yüzü kırış buruş, çok zamandır karşılaşmadığı, iyiden iyiye yaşlanmış babasını. “Kimsin ki” diye sormuş sonra usulca, ama gözlerinden alev saçarak.