Kış sokağı
Yıllardır beni terk etmeyen bir rüya var uykularımda: Bir sokak; uza­dıkça uzuyor önüm sıra, kıvrılıyor bir yılan gibi. Her taraf kahveren­gi. Beyaz olması için nasıl da çırpınıyorum ama nafile. Ben çırpındık­ça daha da koyulaşıyor kahverenginin tonu. Hava soğuk, buz kesi­yor. Sonra kar başlıyor. Çok eski zamanlardan kalma bir karmış bu. Ama, ne kar! Sanki eski zamanların bütün karları bir araya gelmiş de öyle yağıyor. İyi, diyorum ben, yağsın! Madem ki kış sokağındayım, kar da yağmalı, yağmur da, dolu da! Fakat, niçin kahverengi her şey, işte buna akıl erdiremiyorum bir türlü.

Aaa! Birden çoğalıyor sokak ve bir anda iç içe binlerce sokağa dönüşüyor. Tıpkı Borges’in öykülerindeki labirentler gibi ve ben her se­ferinde, aaa! diyorum buna.

Güya ben, bir elimde çay diğer elimde kitaplar, şiir okuyacakmışım sokağın bütün kedilerine. Renk renk,binlerce kedi; sarısından siyahı­na, kırmızısından laciverdine, beyazından yeşiline… Yemek yiyen, pi­yasa yapan, birbirleriyle hırlaşan, gazete okuyan, sınavlara hazırla­nan; papyonlu, kravatlı, kurdelalı binlerce kedi… Ama, fark etmez, hiç fark etmez diyorum.Yeter ki çayımı içip, okumam gereken şiirle­ri okuyayım. Derken, bir dalgalanma oluyor sokakta. Meğer izin al­mak gerekiyormuş şiir okuyabilmem için. Bunu, uzanıp kulağıma fı­sıldayan kedilerin reisinden öğreniyorum.

Böyle saçmalık mı olurmuş diyorum ben kendi kendime. Kış sokağı yerine, tutmuş saçma sapan rüyanı ve kedileri anlatıyorsun. Pöh! Bir de şiir okuyacakmışsın. Hadi oradan sen de! Güldürme insanı. Sen rüya ve kedilerinle burada kal. Belki bir yolunu bulur okursun şiirleri­ni. Aman dikkat! Şiir okumak uğruna başını belaya sokma. Ben eve gidiyorum…

Kış evi
Yarım kalmış ve bir türlü bitiremediğin yazılarını düşünüyorsun ‘Kış sokağı’ ndan geçip evine doğru yaklaşırken. Siyah deri çantan om­zunda her zamanki gibi. Çıkarıp bir sigara yakıyorsun biraz ağırlaşa­rak; bir iki nefes çekip atıyorsun.vHızlanıyorsun sonra, heyecanlanı­yorsun da. Bunu ezberledik artık.

Zile bir kere basman yeterli. Tam elini zile uzatırken akşam ezanları başlıyor. Neden­se çocukluğunu özlüyorsun birden, çocuk­luğundaki evi… Levhalar halinde özlüyor­sun. Kapatıyorsun gözlerini, ağır ağır geçi­yor levhalar. Gözlerini aniden açıp levha­lardan bir tanesini, hiç olmazsa bir tanesi­ni yakalamayı ne de çok istiyorsun o an! İçinde bir yerlerde bir telin koptuğunu his­sediyorsun; ince bir sızının bağrını yararak boğazında çöreklendiğini de… İşte dış ka­pıdan giriyorsun. Avluda seni müthiş ra­hatlatan bir manzara var; sağında bahçe­nin çitleri ve indirme, indirmenin hemen hemen tamamını sarmış olan asma. Sol ta­rafında ise artık kullanılmayan buğday am­barı, bitişiğinde ahır, kümes ve saman­lık. Yarabbi, her şey nasıl da mütevazı! Di­yorsun duyulur duyulmaz bir sesle. Bütün bu görüntüler, her şey ama her şey kalbi­ne, zihnine, hücrelerinin hepsine işlensin istiyorsun. Derin derin nefesleniyorsun bu yüzden. Oysa, bunun bir yarar sağlamıyacağını sen de biliyorsun ama, ısrarla nefeslenmeye devam ediyorsun. Sonra, saman­lığın arka tarafındaki yasağa gidiyorsun hızlı adımlarla. Tavuklar bağrışarak kaçışı­yorlar. Uzanıyorsun oraya boylu boyunca, yer yer kuruyan otların üzerine: İşte diyor­sun, hayat bu! Hayat bu! Biraz sonra ‘Ye­tim’ geliyor. Nasıl da özlemiş seni, çıkardı­ğı sevinç seslerinden anlıyoruz bunu. Ye­tim, köyün en güzel köpeği sana göre. Yıllar sonra,’Kıtmir’i duyduğunda, onu da çok sevmiştin…

Ezanlar biterken bağlantı kopuyor.

Zile bir kere basman yeterli. Basıyorsun ve aşağıdan kim o! Sesleri geliyor. Hızla ini­yorsun merdivenleri. Kapıda karın ve ço­cukların. Sıcacık bir ‘Kış evi’. Allah’ım! Mutluluk bu olsa gerek.Yazmasam da olur diyorsun, yeter ki onlar hep var olsun. Oğ­lan dokuz, kız dört yaşlarında. Ağabeyleri yatılıda; o da on altısında. Yolu uzak, hafta sonları gelebiliyor ancak. Bir de ‘Nahnu’ geliyor zaman zaman; kuşlarıyla, kelebek­leriyle, türlü türlü çerezleriyle, görülmemiş neşesiyle… Büyük oğlana göre o ‘Bir efsa­ne’, küçüklere göreyse, dünyanın en gü­zel, en mükemmel teyzesi….

Bu arada sen, çalışma odası olarak kullan­dığın salona geçiyorsun. Her akşam yaptı­ğın gibi, pencereye gidiyorsun hemen. Bir parçasını görebildiğiniz Boğaz’a dalıp gidi­yorsun bir müddet… Cam buğulanıyor ne­fesinden. Sen biraz daha hohlayıp çocuk­luğunda yaptığın gibi bir ev çiziyorsun. İhtimâl ki, Sezai Karakoç’un ‘Kar Şiiri’ni okuyorsun bir taraftan da…

Bu yazıyı paylaşın