| İnsanın kötülükle olan ilişkisi, Şeytan’ın Allah’a başkaldırması ve kıyamet kopuncaya kadar Allah’tan kötülük yapmak için izin/mühlet istemesi ile başlar. Şeytan, bu başkaldırıyı gerçekleştirmeden önce, insanın günahtan (kötülükten) uzak bir yaşantısı vardır. Adem (a.s.), cennette eşi Havva ile mutlu bir hayat yaşamaktayken, Şeytan’ın ahdini tatbike koyulması ile cennette eşi ile memnu meyveyi yer ve insanın yasaklı olanla ilişkisi başlar, insanın yaratılmasının öncesinde, meleklerin, insanın dünyada kan dökücü olacağına, günah işleyeceğine dair bir bilgi sahibi olduklarını da biliyoruz. Sonrası malum, memnu meyve yendikten sonra insanoğlunun dünya macerası başlar. İnsanın dünya macerasının böyle bir düşünce ile başlatılması, insanın yasaklı olanı işledikten sonra geldiği dünyaya o hatasını da beraberinde getirdiği ve dünyada hiçbir zaman bu hatanın gölgesinden kurtulamayacağı fikrine de götürür. Dünya yaşamının doğru yorumu için, dünya sözcüğünün Arapça’da alçak, aşağılık anlamlarına geldiğini de bilmek gerekiyor. Bu alçak, aşağılık yurtta bir sürgün/atılmışlık hayatı yaşayan insan, ancak bu yurdun aşağılık, alçak olduğunu fark ettikten, ondan el etek çektikten sonra geldiği yere (cennete) gidebileceğine dair tasavvufî düşünceler gelişmiştir. Bu yüzden olsa gerek tasavvuf dilinde dünya, gölge varlık olarak algılanır ve ehl-i tasavvuf dünyanın geçiciliğine çokça vurgu yapar. İnsanın günahı işlemesi özgürlük alanını zorlaması anlamına da gelebilir. Özgürlüğün zorlanması, bazı ayrıcalıkların yitirilmesine sebep olur: Cennetten dünyaya atılma. Günah, beraberinde özgürlük alanını fark ettirir; özgürlük bilinci oluşturur. Dünyasal düzlemde hâlâ özgürlüğün, bir şeylerin rağmına geliştirilmeye çalışılması sanki cennette yitirilen hakları arama uğraşısı şeklinde de yorumlanabilir. Yazımda şu an benim de net bir biçimde saptamadığım birkaç “Klasik kitap”ta “Kötülük” kavramının izini sürmeye çalışacağım. “Kötülük” kavramı ile ilgili olarak Türk romanında önemli veriler bulamayacağımı düşünüyorum. (Bütün genelleyici yargılar gibi bu yargının da haksız kaldığı taraflar vardır.) Toplumsal tezleri bireysel tezlerinin çok üstünde olan Türk romanı (edebiyatı) “İnsanî duyguların” peşine çokça düşmez, onları hak ettiği ölçüde irdelemez. “Doğu- Batı” kavramı/çatışması düşünce dünyamızın en önemli sorunu haline geldiği için, edebiyatımız da bu ve benzeri “Toplumsal tezleri” işlemeyi, daha bireysel, insanî konulara yeğ tutmuştur. Türk Edebiyatında, “Kötülük kavramı” aralığından bakıldığında modern şiirin ayrıcalıklı bir yerde durduğunu düşünüyorum, çünkü modern şiirin “Bireysel alanı” bize daha zengin malzemeler sunuyor. Cervantes’in Don Kişot’u önemli ölçüde insan ve kötülük ilişkisini sorgular. Masal devrinde kalan kötülüğün baş aktörleri devler, bu romanın en önemli sahnesinde yine yerlerini alırlar. Bu da masal devrinin aktörlerinin yerlerini, hâlâ roman kahramanlarına bırakmadıklarını gösterir. Roman boyunca romanın baş kahramanı Don Kişot, birçok kötülükle karşılaşır, hepsinin üstüne bir şövalye şecaati, cesareti ile gider. İlginçtir, karşılaştığı onca soruna rağmen Don Kişot, hiçbir insana gönül koymaz. Ona göre bütün kötülüklerin kaynağı büyücü Freston’dur. Kötülüğü, insan kaynaklı görmeyen Don Kişot, üst bir okumayla insanı kötülüğe iten Şeytan’la bir ilişki kurar ve kötülüğü Freston’a yani Şeytan’a yükler. Bilindiği gibi Don Kişot, kötülüğü fark ettiği andan itibaren ne pahasına olursa olsun kötülüğün üzerine gider. Şövalyelik kimliğini kitaplardan, şövalye kitaplarından, edinen Don Kişot, haksızlıkların üstüne giderken sâdık dostu Sanço Padza, ya kötülükten kendisini sakınmakta ya da Don Kişot’un kötülükler karşısında edinecekleri üzerinden, neler kazanabileceğini düşünür, çıkarcı bir bekleyiş içine girer. Don Kişot, okudukları, yaptıkları itibari ile garipsenen, komik bulunan, kötülülükle mücadele eden entelektüel kimliğe karşılık gelebilir. Çünkü oldukça büyük bir kitaplığa sahip olan Don Kişot, öncesinde, o büyük evinde, dört başı mamur bir hayat sürmekteyken okuduklarının etkisiyle kötülükle savaşan bir kahraman olur. Dünyayı ham, çıplak gözlerle seyreden, okumaktan ve yazmaktan uzak olan köylü Sanço ise kötülükle mücadele etmek gibi bir dert içinde değildir. O küçük insanlara ait, küçük bir çıkarın peşindedir. Roman boyunca okur için akıllı insan tiplemesinin karşılığı Sanço’dur. Çünkü Şeytanî bir düşünce olan çıkardan başka bir tasası yoktur. Roman boyunca Don Kişot, fark gözetmeksizin bütün mazlum ve mağdurlara yardım eder. Günümüzün alaysanan tipidir, çünkü ideolojik bir kaygı gütmeden sadece ve sadece “Haktan” yana tavır alır. “Benim yandaşımın yaptığı yanlış, karşıtımın yaptığı doğrudan yeğdir.” düşüncesi içinde olan ideolojik kahramanlar, Don Kişot’la barışık değildirler. Onlar, yandaşlarını kollarken, Don Kişot bütün insanları kollar. Romanın sonunda şatosuna dönen Don Kişot, mirasından Sanço’ya da bir miktar bırakır ve Sanço’nun hesaplarının farkında olan bir baş kahraman olarak ölür. Don Kişot, masal devirlerinin pazusu bükülmeyen kahramanlarına benzer, devler ve büyücülerle mücadele eder. Çünkü Cervantes, kötü kişi ile değil kötülükle mücadele etmek istemektedir ve kötülüğün kaynağı insan değildir. Bu kötülüğün adı da: “Büyücü Freston’dur.” Belki de dünya edebiyatında “Kötülük kavramını” ruh genlerine kadar çözen ve bunu en iyi şekilde işleyen yazar Dostoyevski’dir. Özellikle başyapıtları olan “Suç ve Ceza” “Karamazov Kardeşler” kötülük kavramı üzerine örgülenmiş, işlenmiştir. Dostoyevski, hak etmediği peşin, kolay bir yargıya kurban edilir. Babasının, o daha küçük bir çocukken, öldürülmüş olması sanki onun romanlarını anlamak ve anlamlandırmak için yeter ve artar bir veriymişçesine abartılarak kullanılır. Suç ve Ceza romanında baba varlığını hissettirmez bile. Romanın adı Suç ve Ceza, kötülük ve kötülüğün karşılığı şeklinde bir okumaya açıktır. Dostoyevski’yi büyük kılan sır, ermişlere özgü kötü kişiyi masumlaştırıcı bakış açısıdır. O, insanın insanî yönüne çokça vurgu yapar. Raskolnikov, tefeci Alyoşa Ivanova’yı öldürmeye giderken aslında cinayetle ilgili bir kurgusu/akılsal çıkarımı vardır; ama tefeciyi öldürmeden önce bir hayli gelgit yaşamıştır. Cinayet öncesi, birçok hesabı tutmaz; fakat sonuçta Ivanova’yı öldürür daha vahimi hiç hesapta yokken cinâyete tanık olan kız kardeş Livazeta’yı da öldürür. Belki de bir günah başka bir günaha kapı aralar. Raskolnikov’un Ivanova’yı öldürmek için kendisince haklı nedenleri de vardır. Öldürülmeyi hak eden tefeci Ivanova’dır. Kız kardeş Livazeta’yı masumken öldürmüştür. Bu durumdan dolayı Rodya’a masum kız kardeş için üzülür, vicdan azabı çeker. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u affetmemesinin sebebi “Ivanova cinayetini önceden kurgulamış olmasıdır. “Kız kardeş, cinayeti o ana denk geldiği için kaçınılmaz olarak işlenmiştir. Kötülüğün tasarlanması, kurgulanması akılla derin bir biçimde ilişkilendirilmesi onu daha ağırlaştırmaktadır ve taşınılmaz kılmaktadır. Ama aklın kötülükle, Ivanova cinayetinin işlenişi biçimindeki gibi, bir ilişki kurması, cinayetin belki de aklın sözcüsü olan Şeytan’la ilişkili olması anlamına gelir. Bu da Raskolikov’un yükünü Şeytan’la paylaşmasıdır; oysa kız kardeş Livazeta, masumken öldürülmüştür ve bütün yük Rodya’nın olmuştur. Herman Hesse: “Akıl Şeytan’dandır.” demişti. Kötülüğün akılla ilişkilenmesi, bize insanın maruz kaldığı ilk şiddeti anımsatmakta: Şeytan’ın aklî delillerle Adem’e secde etmemesini. Karamazov Kardeşler’in Ivan’ı kardeşler içinde okumuş, aklına en fazla yaslanan, aklına en fazla güvenen kahramanıdır. Ivan’ın cinayeti işlediğine ilişkin kesin veriler olmasa da “Baba katilliği” Ivan’ın suçu, günahı olur. Karamazov’un cümlesi de:”Budalalık saftır, kurnazlık bilmez; ama zeka hileye, sinsiliğe başvurur. Zeka dalaverecidir, budalalık ise dürüsttür, doğrudur.” yazarının akla bakışını ele verir. S. Freud’un Dosto-yevski’ye duyduğu hayranlık çok önemlidir. Psikolojinin en önemli düşünürü Dostoyevski’ye hayran olmakta, onun insanî duygularını kahramanlarına yerleştirmesindeki ustalığına şapka çıkarmaktadır. Dostoyevski romanları sanki hayatın maketi gibidir, onlar ideal ölçülerde sergilendiğinde karşımıza kusursuz, gerçek hayat çıkacaktır. Karamazov Kardeşler’deki cinayetin belirsizliği aslında cinayetin (kötülüğün) insanın tek başına ürettiği bir durum olmadığını Şeytan’ın ahdini tatbike devam ettiği şeklinde bir yoruma da açıktır. Suç ve Ceza’da Raskolnikov; Karamazov Kardeşler’de Dimitri Sibirya sürgünü ile işledikleri kötülüğe güç yetirebilirler. Cezayı arzular, onu içlerine sindirirler. Aslında bir günahkârın cehennemi vicdanıdır. Karamazov Kardeşler’de alıntıladığım: “İnsanlar -caniler bile- bizim sandığımızdan çok daha saf, temiz yüreklidirler çoğunlukla. Tabii biz de.” cümle de Dosto’nun suçluya bakışını özetler niteliktedir. Karamazov Kardeşler’in bilgesi Zosima Dede: “Dünyadaki tüm kötülüklerin, insanların işledikleri günahların bile tek sorumlusu bizleriz. Bunun bilincine varan rahip, hatta insan, yaşamasının amacına ermiş demektir.” cümleleri ile konuşmaktadır. Dostoyevski: “Elmayı yiyip iyi ile kötüyü öğrendiler.” diyor. İşledikleri ilk günah, onlara sadece iyiliği (masumluğu) değil kötülüğü (günahı) de fark ettirir. Dinî inançlarını yitiren Ivan, “İnsanoğluna cennet verilmişti onunla yetinmedi, özgürlük istedi…öyleyse ona acımamalı.” diyor. Cennetten dünyaya gelen insan, masumluğunu yitirdi; tıpkı inançlıyken inancını yitiren Ivan gibi. Goethe, Faust adlı o muhteşem eserinde Doktor Faust ile Mefisto arasında geçen hikâyede cennette Adem ile Şeytan arasında başlayan mücadeleyi anlatır. Karamazov Kardeşler’de Ivan’a görünen hayalet: “Mefisto, Faust’un karşısına çıkınca kötülük yapmak istediğini; ama yalnızca iyilik yaptığını söylüyor.” Mefisto Şeytan’dır; Faust ise masum insandır. Goethe, büyük bir cesaretle kötülüğün başlangıcını, insanın ilk günahı işleyişini, doğrudan işleyen bir yazardır, Dostoyevski ise bu konuyu dolayımda işleyen bir yazardır. Ama Dostoyevski’nin kötülük konusunu Goethe’den daha başarılı işlediğini söyleyebiliriz. Karamazov Kardeşler ve Fasut paralel bir okumayla okunduğunda kötülükle ilgili çok önemli veriler verir. Mefisto: “Akıl ve bilgiyi inkâr eden adam, imanı da koruyamaz.” derken, Dostoyevski, aklın kötülüğe kapı araladığını bilir ve aklı iler. Dinde derinleşmemin bir yolu da düşünmektir, (tefekkür) Mefisto: “Fazla düşünen adam hayatın tadını kaçırır.” der. Yine, Mefisto: “Kedi fareyi kovalamaktan nasıl zevk alırsa, ben de imanlı âlimlerle uğraşmaktan öyle zevk alırım.” der. Adem’in yasak meyveyi yemesi onun özgürlük alanını zorlamasıdır. Özgürlük bu noktada insanın cennetten çıkmasına sebep olmuştur. Mefisto ise: “Hürriyet, gençler için büyük bir nimettir.” diyerek özgürlüğün kötülükle olan ilişkisini tetikler. Cennette bütün nimetleri yiyebilen, onlardan yararlanan Adem için Şeytan’ın ona ulaşabileceği tek kapı vardır: Yasak Meyve. Mefisto, Faust’a: “Bilmez misin ki, Şeytan için kilitli kapı yoktur.” diye bağırır. Masum, saf, dindar Faust, Mefisto’nun kışkırtmalarıyla yoldan çıkar sevgilisi Margarete ile birlikte olur. Bu beraberlikten sonra cinayetler işlemesine sebep olur. Romanın sonunda Faust, günahlarından tövbe eden, affedilen kahramandır. Karamazov’un Zosima Dede’sini hatırlamakta yarar var: “İnsanlar -câniler bile- bizim sandığımızdan çok daha saf, temiz yüreklidirler çoğunlukla. Tabii biz de.” Goethe, kötülük kavramını ilk başladığı anda, cennette başladığı biçimde işler. Hiç kimsenin konuşmadığı ama herkesin ağız birliği yaptığı Kafka romanlarında kötülük adı konulmayan, kozmik alanı belli olmayan bir yerden gelir. Sanki Kafka, özellikle bu kötülüğü, kötülüğün kaynağının adını koymaz, vermez. Onun romanlarında, öykülerinde sahici kötü bir karakter yoktur. Ve kötülük tasarlanarak, üzerinde uzlaşılarak ortaya çıkmış değildir, vardır, orada durmaktadır ve varlığını hissettirmektedir. “Dava” romanında Joseps K’nin başı derttedir, sıkıntıları vardır, hapse düşme durumundadır; ama bu ve benzeri durumların “Kırmızı çizgileri” çok net çizilmemiştir. K’ye iflah olmaz bir kötülük bulaşmıştır; gücünü hissettirir ama varoluşu gerçekleştirdiği mekân, alan belli değildir. Daha doğrusu sözleşilmeden birdenbire K’nin karşısına tıpkı mahkeme odaları gibi kötülük çıkmıştır. Mahkemeler, bazen izbe apartman odaları olurken bezen de bir kilise olabiliyor. Joseps K’nin suçunun ne olduğunu okur bir türlü bilemez. Romanın kahramanı Joseps K. ne yaparsa yapsın yakasını bu davadan kurtaramaz. Romanın sonundaki öldürülme sahnesi de son derece siliktir. Kötülüğün bir kişiye indirgenemeyecek kadar kompleks olduğunu düşünen Kafka, Dava romanında bize kötülüğün baş aktörünü vermez. “Dönüşüm” romanında da ‘Gregor Samsa’ sabah uyandığında yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüştür. Daha düne kadar insan olan biri için bu durum, kabulü imkânsız bir durumdur. Ama Gregor, bu durumundan çok yakınmaz, daha başka endişeler içindedir. Böcekleşme işi, ona yapılan kötülük, kimden gelmiştir, bilinmez. Böyle olduğu için de Gregor ne birilerinden yakınır ne de birilerinden medet umar. Öylece çaresiz bir şekilde bekler. Belki Gregor’u sömüren ailesi bu kötülüğe ortaktır; ama bu kötülükten onlar da etkilenmektedir, onlar da bu duruma üzülmektedirler. Bu romanda anne kötülüğe karşıdır ama çaresizce duruşu ile aslında o da kötülüğe yandaştır. Gregor, bir ara odasından salona geçer; fakat ailesi onun bu yeni görüntüsünden korkmaktadır. Babası, meyveler atarak Gregor’u odasına yönlendirmeye çalışmaktadır. Bir meyve Gregor’un sırtına isabet eder ve iz bırakır. Anne, böcekleşen oğlunu koruma isteği ile eşine: “Yeter, Gregor’un canını acıtıyorsun.” der. Sonuçta Gregor’un ölüsü de “Bir böceğe” layık muamele görür ve temizlikçi kadın onun ölüsünü “Hâllettiğini” söyler. Gregor, temizlikçi kadın tarafından “Hâlledilirken” ailesi trende gezintiye çıkar. Kafka romanlarında kötülük tek bir elden çıkmaz, birçok insan bu kötülüğe ortaktır. İnsanlar arasına paylaşılmış bir kötülüktür. Kötülük kavramının son derece özgün işleniş biçimi, Kafka romanlarını güçlü ve ayrıksı tutan bir özelliktir. Lev Tolstoy, Rus ırkının o çok üstün sezme ve anlatma becerilerinin en önemlilerindendir. Anna Karanina romanında güzel Anna bir aşk ilişkisi olarak başlayan Voronski aşkında kötülükle karşı karşıya kalacaktır. Bizler hayatta geleceği bilmeden yaşarız. Roman kahramanları ya da romanı yazan yazarlar da geleceği bilmezler. Ama gelecek adına bazı sezilerimiz her zaman vardır. “Gaybın anahtarı şairlerin elindedir.” hadisi de buna işarettir. Anna, ağabeyi ve yengesi arasında çıkan sorunu çözmek için köye gider; ama köyde onun bütün hayatına mal olacak bir sürpriz onu beklemektedir: Voronski. Anna, kocası kendisinden bir hayli yaşlı da ol sa evli bir kadındır ve hesabında kocasına ihanet etmek yoktur. Yalnız daha Voronski’yi görür görmez kötü şeyler olacağını “Sezer”. Geldiği günün akşamı dönmek ister, döner ama trende onu bir sürpriz beklemektedir: Voronski. Anna, ona trende ne işi olduğunu sorar ve Voronski, Anna’ya onun için trene bindiğini söyler. Anna, buraya kadar kötülükten kaçmaktadır, kaçmaya çalışmaktadır; ama kötülük onu bulmakta kararlıdır. Fırtınalı bir aşk başlar ve şiddetini arttıran olumsuz bir ilişkiye dönüşür, Voronski Anna aşkı. Tolstoy’un kadın kahramanları affedilmeyecek kadar suçludurlar. Çünkü Adem’in cennetten çıkarılmasına Havva sebep olmuş, kötülüğün başlamasına sebep olmuştur. Romanın sonunda, kopan çığlık Anna Karanina’nın bir trenin altında intihar ederken ki çığlıklarıdır. Kazanan dozajını artıran kötülük olmuştur. Üstelik Karanina iyilik yapmak için yola koyulurken karşısına kötülük çıkmıştır. Yine Tolstoy’un kötülük kavramını başarıyla işlediği diğer bir romanı: Kroyçer Sonat’tır. Anna Karanina roma-nında olduğu gibi olay yine seyir hâlindedir. Pozdnişev, trende hayat hikâyesini anlatmaktadır. Kıskandığı için karısını öldüren bir kahramandır Pozdnişev. Karısı bir müzisyenden dersler almaktadır ve o müzisyenle ahbap olmuştur. Roman bize karınsının Pozdnişev’i aldattığına dair bir ipucu, bir veri vermez. (Klasik kitapların gücüdür bu okur ya da yazar kahramandan daha fazlasını bilmez.) Ama Pozdnişev, karısını öldürür. Karanina romanından olduğu gibi fatura bütün ağırlığı, ödenmezliği ile kadına yüklenmiştir. “Yalnız biz erkeklerin bilmediğimiz, daha doğrusu bilmek istemediğimiz, fakat kadınların çok iyi bildiği bir nokta var. En yüksek, şairane dediğimiz aşkta bile manevî değerlerin etkisinden çok, maddî yakınlığın, saç tuvaletiyle, elbisenin renk ve biçiminin rolü vardır.” Kadını kötülüğün sebebi, kaynağı gören Tolstoy’un bu görüşü benimsemesinin en büyük sebebi eşi Sonya Andreyevna’dır. Shakespeare, kötülük kavramını tekil kişide anlatan, onu ete kemiğe büründüren yazardır. Hamlet’te, kötülüğün baş aktörü, Hamlet’in amcası Claudius bütün şerrin kaynağıdır. Claudius, ağabeyini öldürüp yerine tahta oturur. Yengesi ile evlenir. Hamlet’i, yeğenini, defalarca öldürtmeye çalışır. Eserin sonunda amca, anne ve diğer kahramanlar gibi Hamlet de ölür. Shakespeare diğer klasik yazarların aksine, kötülüğü en net biçimde vermiştir. Bir diğer önemi eseri olan Othello’da ise lago, kötülüğün baş aktörüdür. Destamona hikâyenin masum kızıdır. Ama lago, bütün dümenleriyle zenci kumandan Othello ile Destamona’nın evliliklerine sebep olur. Othello, Destamona’yı öldürür. Sheskpaere, kötülük kavramının izlerini dünyevî gerçeklikte sürdürür. Kötülük yine tekil kişi lago da toplanmıştır. Başlığının kuşatıcılığına rağmen birkaç klasikte kötülük kavramına değinebildim. Okuyucular, diğer kitaplarda bu kavramın izlerini gözlemleyebileceklerdir. Günümüzde metafizik arka planı olmayan, kurgularının giriftliğiyle okurlarını sürükleyen fakat okurlarına bilgelik vermekten uzak polisiye romanları kötülük kavramını hakkıyla ele almaktan çok uzaktır. Klasikler hâlâ birçok konuda bize zengin malzeme vermektedir. Italio Calvino’nun “Klasikleri Neden Okumalı” adlı makalesi klasik metinleri okumada ufuk açıcı olacaktır. |