10237.

en sevdiğiniz tarafından

öldürülür en sevdiğiniz

hayalleriniz

…

10238.

2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun ‘Günden Kalanlar’ kitabını okurken bende uyanan vurgu kısaca, “Her ne iş yapıyorsanız yapın, onu hakkıyla yapın,” oldu. Pek çok yerinde, İngiltere yapımı ‘Downton Abbey’nin sahneleri canlandı gözümde. Bu arada ‘Günden Kalanlar’ da 1993’te filme uyarlanmış bir eser. İlk bakışta ‘Aşağıdakiler ve Yukarıdakiler’ kurgusu gibi görünse de aslında pek de öyle değil. Sonuçta kimse kimseyi o işi yapmak için zorlamıyor ve verilen hizmet karşılığında alınan bir bedel var. Ishiguro’nun dikkat çeken bir espri anlayışı olduğunu belirtmeliyim. Ama asıl ilginç olan bir Japon’un İngiliz kültürüne bu kadar derinlemesine girebilmiş olması. Hindistan’da yemek masasının altında dinlenmeye çekilen aslanın akıbeti beni rahatsız etmiş olsa da söz konusu İngiliz kültürü olunca ‘Bu ne ki!’ diye düşündüğümü itiraf ediyorum. Eser, ‘vakar’ kelimesine açıklık getirme çabası etrafında dönüyor. “Vakur değilseniz, isterseniz Şah olun neye yarar!” demeye getiriyor. Günümüzde ara ki bulasın! İşte kitaptan bir alıntı: “Evin yanıyorsa ev halkını oturma odasına toplayıp tam bir saat kaçış yollarını tartışmazsın, öyle değil mi?” (s. 168)

10239.

Yoko Tawada’nın distopik romanı ‘Tokyo’nun Son Çocukları’ ürkütücü, ama şiirsel. Ekolojik ve politik bir felaket sonrası dünyanın geri kalanından izole edilmiş yakın gelecekteki bir Japonya’yı anlatıyor. Kısaca, ‘Hayatta kalmak dışında her şey yasak!” Yaşadığımız dünyada da birileri sürekli yasaklar koyduğu için çok yabancısı değiliz duruma. Birileri için dünyamız bir oyun alanı, insan dahil her şey birilerinin eğlenmesi için birer materyal sadece. Öyleyse, “Biz zaten bu distopyayı yaşıyoruz,” dersem sanırım abartmış olmam. Kitabın ana karakteri de bizim gibi bir dizi saçmalıkla mücadele etmeye çalışıyor. Tokyo’nun Son Çocukları, canlılık ve gücün artık onlara ihtiyaç duymayanlara ait olduğu, melankolik ve absürt bir dünya seriyor okurun önüne. Tawada, geri döndürülemez şekilde zarar görmüş bir dünyanın resmini çizerken Japonya’nın aşırı izolasyonist politikalarını da eleştiriyor ve dış dünyadan kopmanın ülkede durgunlukla beraber yavaş da olsa bir düşüşe yol açtığını öne sürüyor. Buna direnmek gerektiği vurgusu var. Bir sonuca varmasa da direnç göstermenin en olumsuzlukta bile hayatta kalmak için iyi bir sebep olduğu gerçeği gizli satır aralarında. Ama Tawada’nın distopyası, şiddet ve isyan içermeyen pasif bir çürümenin resmini çiziyor: “Çocuklar ölürse yetişkinler yaşamaya devam ederler, ama yetişkinler ölürse çocuklar yaşayamaz.” (s. 36)

10240.

Ayşe Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar’ı hem bir otobiyografi hem de derin bir düşünsel yolculuk. Yazar, psikolojik buhranlarla dolu yaşamını, Batı kültürünün etkisi altında yetiştirilirken deneyimlediği zihinsel çatışmaları ve tasavvufta bulduğu iç huzuru anlatıyor. Türkiye’nin Batılılaşma sürecine eleştirel yaklaşarak bu sürecin bireyler üzerindeki ruhsal ve kültürel etkilerini de sorguluyor bu sırada. Şasa, şizofreniyle yıllar süren mücadelesini detaylandırırken modern psikolojinin getirdiği çözümlerin yetersizliğini eleştiriyor. Tasavvufun sunduğu içsel yolculukla iyileşme sürecine girişini betimliyor. Bu denemelerin bir araya gelmesiyle ortaya sorgulayıcı bir metin çıkmış oluyor böylece. Aslında Delilik Ülkesinden Notlar, bir dönüşüm hikâyesi: “Bize hiçbir şey öğretmediler. Yaşamın ilahi bir mucize olduğunu, her anında ilahi menşeli ayrı bir mucizenin vuku bulduğunu, şu ağzımızdan çıkan konuşmanın, şu kulağa gelen sesin, şu bakan gözün, şu idrak eden aklın, bütün bunların, trilyonlarca mucizevi zuhurattan sadece birkaçı olduğunu bize anlatmadılar. Hayatın ilahi, harikulade bir armağan olduğunu, yüce bir gaye içerdiğini; yaşamanın, insan olmanın sonsuz bir baht olduğunu… Bize hiçbir şey öğretmediler.” (s. 126) Bana göre, hiçbir şey öğretmeyen sadece seküler bakış açısına sahip olanlar değil. Hayatın ilahi, harikulade bir armağan olduğunu, yüce bir gaye içerdiğini bize de öğreten olmadı. -Hem seküler olanlar hem de seküler olmayanlar için- aslında kimse kimseye bir şey öğretme peşinde değildi, söz konusu olan dayatmaydı sadece. Genel anlamda bu tutumda hiçbir değişiklik de yok.

10241.

Hacı Murat, sadece tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda güç, sadakat, ihanet ve savaşın doğası üzerine derinlemesine bir inceleme. Savaşın hiçbir kuralı olamayacağını, savaşla iyi olabilecek hiçbir sonuca varılamayacağını anlatır bana göre yazar. Tolstoy’un kitap boyunca tasvir ettiği Hacı Murat karakteri, ne kadar vahşi, güçlü ve boyun eğmez olsa da sonunda savaşın eziciliği altında kalır. “Savaşta kazanan taraf yoktur,” düşüncesini destekler nitelikte, kahramanlığı yücelten ya da düşmanları kötüleyen birçok savaş anlatısının aksine hiçbir tarafın tamamen iyi ya da kötü olmadığı derin bir insan hikâyesi sunar Hacı Murat: “En kötü barış bile, en iyi kavgadan daha iyidir.” (s. 44)  Her gün yeni bir savaşın patlak verdiği günümüzde de yazık ki idrak edilememiş bir gerçektir bu.    

10242.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nden kelimeler:   

  • korse – sargaç
  • kronik – süreğen
  • prospektüs – tanıtmalık
  • refleks – tepke
  • voleybol – uçan top

10243.

Özel bir yolculuğu anlatan Ruh Dağı, Çinli yazar Gao Xingjian’ın yarı otobiyografik romanı. “Ben neden buradayım?” sorusunun cevabını bulamayacağını bile bile insan, ısrarla bir arayışa girer bazen ve hiç bilmediği yerlere doğru yola çıkar. Xingjian, okuru Çin coğrafyasının derinlerine çekerek unutulmuş yaşanmışlıklarla yüzleştirir. Bu, genel anlamda insanın bir çeşit kendisini tanıma, anlama mücadelesidir aslında. Her şeye sadece parayla sahip olunan günümüz dünyasında ne kadar mümkündür ki bunu yapmak ya da mümkün müdür olmalı asıl soru? Ruh Dağı’nı okurken benzer bir yolculuğa çıkmak için içten içe planlar yaparken yakaladım kendimi ben de. Var olamayacak o yeri arama fikrinin cazibesine kapılmak için çok gerekçe var bence modern hayatın içinde. Bu arada Xingjian, 2000 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış bir yazar. Okuru anlam felsefesinin içine çekip oraya kilitlemek için yeterli materyalin var olduğunu düşünüyorum Ruh Dağı’nda: “Sürekli anlamın peşindeyim, ama sonuçta anlam nedir?” (s. 346)

10244.

kuyu muydu derin olan

yoksa Yusuf muydu

kuyu

…

Bu yazıyı paylaşın