Düşünmek, Anlamak ve Yaşamak

İnsan hayatını özetleyen bir formül ne olabilir sorusuna, “hayat, düşünmek, anlamak ve yaşamaktan ibarettir” şeklindeki bir cevaptan daha özlü bir cevap verilemezdi herhalde.  İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli nitelik, düşünme, tefekkür etmedir. Bu anlamda insan tanımlarından biri de ‘insan, düşünen bir canlıdır’ şeklindedir. Düşünme yetisiyle insan hayata anlam katar, var olanı araştırır, inceler, keşfeder, farkına varır, çevresinde olanlardan sorumlu olur. İnsanın sorumlu olması onun düşünme yetisiyle alakalıdır. Aralarında anlam farkları olmakla birlikte dilimizde düşünmeyi ifade eden birçok kavram bulunmaktadır. Tefekkür, tedebbür, teemmül, taakkul, nazar, i’tibar bunlardan bazılarıdır. Bütün bu kavramlar insanın hayatı anlamlandırmada bir yönüne işaret etmektedir. Nazar ve tefekkür, ‘bir şey hakkında tefekküre dalmak, nazari araştırmalarda bulunmak’; tedebbür, ‘bir işin sonucunu başından hesap etmek’; taakkul, ‘teorik ve pratik konular üzerinde düşünmek’; teemmül, ‘bir nesne hakkındaki düşünceyi zihinde yoğunlaştırmak’, i’tibar, ‘bir şeyi benzerinin bilinen özelliklerini dikkate alarak kavrama, ibretli sonuçlar çıkarma’[1] şeklinde tanımlanabilir. Hikmet, cesaret, iffet ve adaletten oluşan dört temel erdem anlayışı da insanın düşünme yetisi üzerine kuruludur. İnsan, hikmet erdemi sayesinde eşyanın hakikatini kavrar, arzularına yenik düşmez, kendisine yönelen tehditlere karşı durur ve tüm işlerinde adalete riayet eder.

 Tarihi süreç içerinde insanın düşünme yetisine neredeyse bütün düşünürler vurgu yapma gereği duymuşlardır. Endülüslü filozof İbn Bacce de bunlardan biridir. O, insanın akıl yetisi üzerinde ısrarla durmuş, insan-kâinat ilişkisini ele alarak kâinatın büyük bir insan, insanın ise küçük bir âlem olduğunu belirtmiştir. Ona göre akıl, insanı diğer canlılardan ayıran yegâne unsurdur. Ve insan aklını kullanarak, düşünerek bilgi edinir. Aklını kullanarak yetkinleştikçe dünyanın faniliğini, maddenin bir kıymetinin olmadığını farkeder, Allah’ın varlığını hisseder ve mutluluğu yakalar.  Bu anlamda da insan ömür boyu düşünme etkinliği içerisinde olması gerekir. Kur’an-i Kerim’de de insan akletmeye, düşünmeye, tedebbür etmeye, tefekkür etmeye davet edilmiş, ancak düşünme sonucunda hakikati kavranabileceği dile getirilmiştir, aklını kullanmayanlar, tefekkür etmeyenler yerilmiştir. Nisa Suresi’nin 82. ayet-i kerimesinde Allah dışında başka ilahların varlığının imkansızlığı konusunda şöyle buyrulmaktadır:

“Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!”

 Düşünmek, tefekkür etmek insanın insan yapan en temel özelliktir. Çünkü insan hakikati ancak düşünme, tefekkür etme sayesinde kavrayabilir. İnsanın hayattaki temel gayesi de hakikati en berrak haliyle kavrayıp ona göre bir yaşam sürmektir. Yoksa bir fayda elde edemeden hayatını boş işlerle geçirip durur ve sonunda kaybedenlerden olur. Düşünme insana böylesine bir anlam kattığı gibi hayatı düşünmeden, tefekkür etmeden aklı olmayan canlılar gibi sürdürmek insana o derece de değer kaybettirir. Yunus Suresi’nin 100. ayet-i kerimesinde bu hususa işaret edilmiş ve:

“… O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır.” buyrularak düşünmeyenlerin, aklını kullanmayanların inançsızlık bataklığına sürüklenecekleri belirtilmiştir.

Her düşünen hakikati yakalayabilir mi? İnsan düşünse bile çoğu zaman isabetli sonuçlar çıkaramaz. Bu anlamda insanın savunduğu fikirleri, ulaştığı sonuçları başka düşüncelerle de karşılaştırması, yapılan eleştirilere tutarlı cevaplar verebilmesi şarttır. Bu hususta varılan sonuçların mantıklı, tutarlı ve doğru olması gerekir. Pehlivanlık nasıl ki er meydanında belli oluyorsa, isabetli fikirler de fikir meydanında belli olur. Bilimsel veriler anlık bilgilerdir, sürekli değildir, bugün böyledir, yarın başka şekilde olabilir, tüm zamanları, her şeyi, tüm kâinatı kuşatamaz. Dünün hakikatleri yarın bir efsane haline gelebilir, gelmektedir. Bu anlamda çağımızda insanın düşünce dünyasını sınırlayan, bir bilim kilisesi kurulmuş gibidir, tüm insanlığın ona iman etmesi beklenmektedir. Bu ise mantıksal açıdan birçok çelişkiler içeren bir anlayıştır. Bu yüzden insan, Gazzâlî’nin dediği gibi ilahi vahyin ışığına muhtaçtır. Zira insanın gözü yani aklı var ama, ışık olmayınca gözün görmesi, aklın hakikatleri doğru bir şekilde kavraması imkânsızdır.

İnsan tefekkür sonunda bazı gerçeklere ulaşıyor, kanaate varıyor. Düşünürler bunu değişik teorilerle bir sistem halinde ortaya koymuşlardır. Kısa bir yazı içerisinde ayrıntılı bir şekilde bunlara değinmenin imkânsızlığı ortadadır. Düşünme tefekkür sonucunda varılan sonuçlardan bir iki örnek vermekle yetinmek istiyorum. Genelde bu noktadaki hatıralara, itiraflara, ya da varılan kanaatlere, anladım ki sözcükleri ile başlanır ya bir itirafta bulunulur ya da ortaya konulmak istenen fikri zemin izah edilir, anlaşılan şey açıklanır. Genç okuyuculara daha faydalı olabilir ümidiyle düşünürlerden burada aktaracağım metinlere özetlemeden biraz uzunca yer vermek istiyorum. Bunlardan ilki İbn Hazm’ın el-Ahlâk ve’s-Siyer fi Müdavâti’n-Nüfûs – (Ahlâk ve Davranış Tarzları ve Nefislerdeki Ahlâki Hastalıkların Tedavisi) adlı eserinden olacaktır. O bu eserinde şöyle demektedir:

“Öncelikler şunu belirtmeliyim ki, bu kitabımda, zamanın akışı ve olayların birbirini izlemesi sonucunda, Yüce Allah’ın bahşettiği (zihnimin) ayırt etme gücü sayesinde pek çok anlamlı bilgiler topladım. Bunu da şanı Yüce Allah’ın inayeti sayesinde hayatın sıkıntılarını yaşayarak ve olaylar üzerine zihin yorarak yaptım. Öyle ki ömrümün çoğunu bu uğurda harcadım. Hayat tecrübelerim üzerinde düşünüp araştırma yapmayı, birçoklarının elde etmek istediği bütün lezzetlere ve gereksiz mal edinmeye tercih ettim. Bu husustaki bütün tecrübe birikimimi bu kitapta topladım. … Akıllı kimsenin ayırt etme (temyiz) gücünden, alimin ilminden, bilgenin hikmetten ve şanı Yüce Allah için çalışanın bu çabasından duyduğu lezzet; yiyenin yediğinden, içenin içtiğinden, cinsel ilişkide bulunanın bu ilişkiden, çalışıp kazananın kazandığından, oyun oynayanın oyundan ve yöneticinin yöneticilikten aldığı zevkten daha üstündür. … Bütün olayların mahiyetini iyice incelersen, sonunda dünyadaki her şeyin bozulup dağıldığını görürsün ve bütün dünya hallerinin anlamını yitirmesi sebebiyle, düşüncenin son noktasında, nihai hakikatin sadece ahiret için çalışmak olduğunu anlarsın. Çünkü gerçekleştirdiğin her amacın sonunda hüzün vardır; zira nihayetinde ya sen onu terk edeceksin ya da o seni. Bu iki durumdan birinin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. … İstisnasız bütün insanların güzel bulup peşinden koştuğu tek hedefin ne olduğunu araştırdım ve bunun bir tek şey olduğunu gördüm: Kaygı ve korkudan kurtulmak. … Dünya var olalı beri kaygıyı iyi sayan ve ondan kurtulmak istemeyen bir tek kişi bile yoktur. İşte bu değerli bilgi tam olarak zihnime yerleştiği, bu ilginç sır çözülüp aydınlandığı ve Yüce Allah bu büyük hazineyi düşüncemde açığa çıkardığı vakit, tasadan kurtulmanın gerçek yolunun ne olduğunu araştırmaya başladım. Âlimiyle-cahiliyle, iyisiyle-kötüsüyle bütün insanların üzerinde ittifak ettikleri bu hedefe ulaşmanın yolunun âhiret kurtuluşu için gereken amelleri işlemek suretiyle Allah’a yönelmekten başka bir şey olmadığını anladım. … İyi düşüne bilir ki Ahiret için çalışma dışındaki bütün yapılanların gerçekleşmesi esnasında vukuu kaçınılmaz bazı kaygılar vardır. … Fakat ben ahiret kurtuluşu için çalışmanın, her türlü kusurdan uzak, bütün kederlerden arınmış, nihayet tam anlamıyla korku ve kaygıdan kurtulma amacına ulaştırıcı bir çaba olduğunu anladım. Ayrıca ahiret kurtuluşu için çalışan kişinin -bu yolda bazı sıkıntılarla imtihan edilse bile- kaygı ve korku duymadığını, aksine sevinçli ve mutlu olduğunu gördüm.”[2]

İkinci olarak düşünme, tefekkür sonucunda vardığı sonuçlara dair fikirlerine yer vereceğim düşünür Gazzâlî’dir. O el-Munkız mine’d_Dalâl ve’l-Mûsılu ila zi’l-İzzeti ve’l-Celâl- (Dalaletten Kurtuluş ve İzzet ve Celal Sahibi Yüce Allah’a Sığınış) adlı otobiyografik eserinde fikir çilesini ortaya koymuştur. Gazzâli bu noktada tefekkür sonucunda vardığı sonuçları şöyle dile getirmektedir:

“Daha sonra kendi halimi düşündüm, bir de baktım ki alakalar içine batmışım, etrafımı alakalar kuşatmış. Yaptığım işleri, meşguliyetlerimi gözden geçirdim. Bunların en güzeli ders vermek ve ilim öğretmekti. Gördüm ki onda da ahiretçe faydasız bir takım önemsiz ilimlerle uğraşmaktayım. Daha sonra ders verme hususundaki niyetimi tefekkür eyledim. Anladım ki, o da Allah rızası için olmayıp makam ve şöhret kazanmak arzusu içindi. Bunun üzerine kesin olarak anladım ki, tamamıyla uçurumun kenarındayım, uçuruma düşeceğim, geçmişi telafi etmek için uğraşmasam ateşe yuvarlanacağım. … Bununla beraber kendi kendime düşünmeye başladım. Bir gün Bağdat’tan çıkmayı ve o hallerden ayrılmayı kurar ve ertesi günü tekrar vaz geçer idim. Ayağımın birini atar birini çeker idim. Ahirete yönelme hususundaki arzum her sabah içtenlikle ve saf duygularla ortaya çıkıyor, akşam ise şehvet orduları hücum ederek o içtenliği yok ediyordu. Dünyanın şehvet zincirleri Bağdat’ta ikamet etmek için beni çeker ve zorlarken, iman tellalı ise şöyle nida eder idi:

“Haydı haydı git, kalan ömrün az, gidilecek yol uzun. Kazandığın ilim ve amel ise rüya ve tahayyüldür. Ahirete şimdi hazırlanmaz isen ne zaman hazırlanacaksın? Bu alakaları şimdi kesmeyip ne zaman keseceksin?”[3]

Bunun sonucunda Gazzâlî nefis mücadelesini kazanmış, bütün alakalarla ilişkisini kesmiş ve 10 yıl gibi insan hayatı için uzun sayılacak bir süreyi tefekkürle inzivada geçirmiş, tefekkür sonucunda ulaştığı hakikatlere göre de bir yaşam sürmeye çalışmıştır.

Düşünmek, anlamak ve yaşamak. İşte hayatın parolası. Çağımız insanı robot haline getirildi. Yeme, içme, giyinme, seyahat etme v.b. en basit davranışları bile kendisi belirleyemez hale geldi. Dijital teknolojinin geldiği aşama, yapay zekâ uygulamalarıyla ortaya çıkan seçenekler en ideal fikir olarak insana dayatılmakta, moda yaşam tarzlarıyla bir tüketim kültürüne mahkûm edilmektedir. Düşünmeye, araştırmaya, konuşmaya, tartışmaya vakti olmayan, vakit bırakılmayan bu yeni insan ne kadar insandır? Bu insanın, kendisi, ülkesi, milleti, dini, vatanı için ortaya çıkan ve çıkacak olan tehditleri anlaması, kavraması mümkün müdür? Bu yüzden insan yeniden özüne dönmeli, tefekkür ufkunun mücadelesini vermelidir. Bu bir hayat memat meselesidir. Düşünmeyen, hissetmeyen, merhamet etmeyen, başkalarını hesaba katmayan ve sadece kendi çıkarını düşünen insan en büyük güvenlik sorunudur.


[1] Kutluer, İlhan “Düşünme”, TDVİA, c. 10, s.53, TDV Yayınları, İstanbul 1994.

[2] İbn Hazm, Ahlâk ve Davranış Tarzları ve Nefislerdeki Ahlâki Hastalıkların Tedavisi, s. 1-8,  Tercüme eden: Mustafa Çağrıcı, TDV Yayınları, Ankara 2012.

[3] Gazzâlî, Hakikat Arayışı, s.160-161, Büyüyenay Yayınları, İstanbul 2022.

Bu yazıyı paylaşın